Bazı tartışmalar vardır ki yıllardır aynı cümlelerle yinelenir.
“Başörtüsü laikliğe aykırıdır.”
Burada iki büyük hata var:
1. • Laikliğin ne olduğunun unutulması ve çarpıtılması,
2. • Başörtüsü yasağının hangi dönemde, hangi mevzuatla taşındığının çarpıtılması.
Ben bugün sizlerle sadece “yorum” değil, belgeler ile ve tarihlerle konuşan bir yazı paylaşmak istiyorum.
Konuya “Laiklik nedir, ne değildir ve ne anlama gelmektedir?” sorusu ile başlamak ise bu kavramı doğru bir zemin üzerine oturtabilmek anlamında önem arz ediyor. Zira laikliği kendi siyasi ilkelerine göre tanımlayarak tekelleştiren güruhların asıl hedeflerinin laiklik değil “toplumu ayrıştırmak” olduğunun gün yüzüne çıkması elzemdir.
Laiklik “din düşmanlığı” değildir. “Dini kamusal hayattan kazımak” da değildir. Laiklik; devletin din ve inançlar karşısında tarafsız olmasıdır.
Anayasa Mahkemesi bunu çok net bir dille şöyle açıklıyor:
“Laiklik, devletin din ve inançlar karşısında tarafsızlığını sağlayan, devletin din ve inançlar karşısındaki hukuki konumunu, görev ve yetkileri ile sınırlarını belirleyen anayasal bir ilkedir.”
Aynı kararda daha da kritik bir şey var: çoğulcu laiklik vurgusu. Yani laikliğin, farklı inançların barış içinde bir arada yaşamasını mümkün kılan bir çerçeve sunmasıdır; devletin bireyin inancına “ayar çekmesi” değildir.
Osmanlı İmparatorluğu’nda da halkın “inanç özgürlüğü” kavramının da uygulaması bu şekilde değil miydi? Aksini iddia edenleri ise araştırmaya davet ediyorum. Osmanlı döneminde inançları nedeniyle dışlanan, katledilen kesim hangi dine mensup olursa olsun bu topraklara sığınmadı mı?
Kısacası laiklik, devletin tarafsızlığıdır. Vatandaşa “şu şekilde giyineceksin, bu şekilde inanacaksın” diye kimlik dayatması değildir.
Peki “Başörtüsü yasağını Atatürk getirdi.” İddiasına ne demeli?
Bu anlayışın, kendi lehlerine reklam olarak kullanılması ise yazının başında belirttiği bahsettiğim güruhun ard niyetli tutumuna veya cehaletine dayanmaktadır. Üçüncü bir ihtimal göremiyorum.
Mustafa Kemal Atatürk’ü din düşmanı olarak göstermek bu ülkeye yapılacak en büyük ihanettir. Dönemin şartlarını bilmeden yapılan yorumlar, cehalet kokan tespitler ve art niyetli PR çalışmaları Türk düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek demektir.
Başörtüsü Yasağı, mevzuat olarak 1982 anayasasında gündeme taşındı;
Anayasa Mahkemesi’nin 2015/8491 sayılı kararında konu doğrudan ifade ediliyor, isteyenler araştırabilir. Bu ifade de diyor ki:
• 1980’lerden yakın tarihlere kadar başörtüsü yasağına dayanak alınan asli düzenlemeler şunlar:
- 657 sayılı Kanun’a 12/5/1982 tarihli 2670 sayılı Kanun’la eklenen Ek 19. madde
- 25/10/1982 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan “Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelik”
Ve en kritik cümle: “Yönetmelik’in 5. maddesinin … (a) bendine göre … kadın personelin görev mahallinde başı daima açık olacaktır.”
Bu cümle bir “yorum” değil; Mahkeme tespitidir. Üstelik Mahkeme, bu hükme uymamanın yaptırımının disiplin cezalarıyla bağlandığını da açıkça yazmaktadır.
Laikliği kendi siyasi emellerine alet edenlere üzülerek söylüyorum ki bu tarihler Atatürk dönemi değildir ve kararlar da rahmetli Atatürk’ün kararları ve kavramları değildir.
Laikliğin, merhum Atatürk’ün kendi sözleriyle en net ifade edilen çerçeve:
• “Din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış konuşardır.”
• “Din ve mezhep, hiçbir zaman siyaset aracı olarak kullanılamaz.”
Bu iki cümle, onun laiklik anlayışının özünü ifade ediyor: Devlet işleyişinde dinî otorite/kurallar belirleyici olmasın; din bireyin vicdanında kalsın, kimse kimseye inanç dayatamasın ve din siyaset mühendisliğine dönmesin.
Merhum Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerini manipülatif biçimde yorumlamak suretiyle bu ilkeler siyasi bir barikat olarak kullanmak Atatürk’ün ilkelerine ve anlayışına ihanettir.
Atatürk’ü barikat olarak kullanıp siyaset malzemesi yapmak da başlı başına merhuma ihanettir.
Atatürk 1938’de vefat etti. Buradaki kritik mevzuat omurgası ise 1982’de Ek madde + yönetmelik ile karşımıza çıkıyor.
Yani “Atatürk yaptı” anlatısı, tarih çizelgesiyle bile uyuşmuyor.
“Peki bu 1982 dönemi kimin dönemi?”
12 Eylül 1980 darbesini yapan askeri yönetimin başındaki isim Kenan Evren’di. Bunu tarih kitapları da yazar, uluslararası basın da.
Dolayısıyla kamuda başörtüsünü fiilen yasaklayan omurga mevzuatın (1982 Ek madde + 1982 yönetmelik) 12 Eylül rejimi ikliminde şekillendiğini söylemek, “siyasi slogan” değil, basit bir zaman-mekân tespitidir. Bu tespitin yapılması için basit ilkokul tarihi bilgisi dahi yeterlidir.
Anayasa Mahkemesi kararında, 8/10/2013 tarihli Resmî Gazete ile “binalar dahilinde başı açık bulunmak kaidedir” cümlesinin yürürlükten kaldırıldığını yazarak bu anlayışa bir son verilmiştir.
Ayrıca Türkiye Belediyeler Birliği duyurusu da aynı tarihte yönetmelikte değişiklik yapıldığını belirtir.
Mahkeme de bugünkü durumu şöyle bağlar:
“Halihazırda kadın devlet memurları için başörtüsü kullanmak serbesttir.”
Öyleyse “başörtüsü gelince laiklik gidiyor” refleksi nedir?
Bu refleks çoğu zaman laikliğin “tarafsızlık” tanımından değil, eski yasak rejiminin psikolojisinden beslenen bir reflekstir.
Çünkü laikliği doğru anlayınca tablo değişiyor:
• Laiklik, devletin tarafsızlığı ise, devletin görevi “başörtüsünü yasaklamak” değildir. Hatta tam aksine özgürlüğü sağlamaktır.
• Devletin görevi herkesin inanç özgürlüğünü güvence altına almak ve kamu hizmetini adil yürütmektir.
Anayasa Mahkemesi’nin çizdiği “çoğulcu laiklik” çerçevesi tam olarak bunu söyler: farklı inançların kendini ifade edebildiği çoğulcu bir ortam, barışçıl bir farkındalık…
Son söz: Bir fikri merhum Atatürk’ü otorite göstermek suretiyle, sanki Atatürk’ün düşüncesiymişçesine kendisine atfetmek kolaydır; belgelere ve tarihe bakmak zordur çünkü araştırma gerektirir.
Kamudaki başörtüsü yasağını “Atatürk’ün icraatı” diye pazarlamak, üç durumun oluşmasına sebep oluyor.
1. Laiklik kavramını daraltıp hırpalıyor ve tarafsızlık yerine “yasakçılık” üretiyor.
2. 12 Eylül sonrası mevzuat rejimini tarih dışı gösteriyor yani 1982 omurgasını görmezden geliyor.
3. Rahmetli Mustafa Kemal Atatürk’ün kemiklerini sızlatıyor.
Eğer gerçekten bu ülkenin ortak aklına katkı vermek istiyorsak, laikliği bir “kıyafet polisliği”ne indirgemek yerine, asıl anlamına döndürmek zorundayız:
Devletin tarafsızlığı, vatandaşın özgürlüğü, toplumun barışı.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü siyasi malzeme unsuru olmaktan çıkarabilmek, ilkelerini günümüz şartlarına uygun olarak güncellemek ve rahmet ile ve ilkelerinin güncellemiş haline sıkı sıkıya bağlanmak ülkemizin geleceğinin teminatıdır.
- Atatürk’ün Kemiklerini Sızlatanlara. Konu:Laiklik 26.02.2026
- 2025: “Güç” Yılında Türkiye’nin Görünmez Kalkanı MİT 19.02.2026
- MHP: Bir Parti Değil, Ortak Bir Ruhun Adıdır 10.02.2026
- Türkiye’yi hangi çılgın durduracakmış? 08.02.2026
- Hakikat, Teori ve Karanlık Bağlar: Epstein Dosyası’nın Görünmeyen Yüzü 06.02.2026
- Tümünü Gör