Bir önceki yazımızı bitirirken King's College London öğretim üyesi Andreas Krieg’in “Üç ülke alışılmadık derecede birbirini tamamlıyor” cümlesini açacağımızı söylemiştik. Önce Krieg’in cümlesinin devamını tamamlayalım: “Petrol zengini Suudi Arabistan zenginliğe sahip ancak yerli askeri-sanayi gücü sınırlı… Türkiye teknoloji ve üretim kapasitesine sahip ancak pazarlara ve yatırıma ihtiyaç duyuyor. Pakistan insan gücüne, askeri kurumsal derinliğe ve nükleer caydırıcılığa sahip ancak finansmana ve sanayi fırsatlarına ihtiyaç duyuyor.”
Evet bakıldığında Mekke Savunma İttifakı’nı oluşturan ülkelerin öne çıkan özellikleri ve eksikleri kısaca analiz edilmiş.
Washington merkezli Arab Center da, anlaşma sonrası yaptığı analizde, Türkiye ve Pakistan açısından durumu şu sözlerle özetlemiş:
“Pakistan'ın Suudi sermayesine ve Türk askeri teknolojisine daha fazla erişim sağlamasına olanak tanıyor. İslamabad ve Riyad'ın Eylül 2025'te SMDA'yı imzalamasından bu yana, Pakistan Nisan 2026'da döviz rezervlerini güvence altına almak için Suudi Arabistan'dan 3 milyar dolarlık nakit desteği sağlamayı başardı. Anlaşma ayrıca Pakistan'a bölgede daha yüksek bir konum kazandırarak diplomatik sermayesini artırıyor ve hem Riyad hem de Washington için vazgeçilmez görünmesini sağlıyor.
Türkiye, savunma sanayisi için pazar erişimi kazanırken, bölgesel varlığını da genişleterek Libya, Katar ve Suriye ile zaten sahip olduğu güvenlik taahhütlerinin ötesine geçiyor. Riyad, askeri sanayi alanında yeni silah tedarikçileri ve teknoloji transferleri elde ediyor. Savunma ortaklıklarına rağmen, Suudi Arabistan ve Türkiye'nin Suriye ve Lübnan gibi ülkelerdeki bölgesel nüfuz rekabetinden vazgeçmeleri pek olası değil. Bu tür konulara farklı yaklaşımlar sergiliyorlar ve aynı öncelikleri paylaşmıyorlar.”
Ancak King's College London öğretim üyesi Andreas Krieg’in, Suudi Arabistan özelinde altı çizilecek devam cümlesi de var: “Suudi Arabistan'ın tek bir Amerikan şemsiyesi yerine birkaç güvenlik katmanı araması kendi çıkarınadır.”
Evet, meselenin Suudi Arabistan açısından güvenlik şemsiyesi boyutunu ele almakta fayda olacaktır. Çünkü yaşanan çatışma ve gerilim ortamında en çok zorlanan ülke Suudi Arabistan oldu. NATO üyesi olmasına rağmen askeri kapasitesi ve bu kapasitenin kullanımı noktasında şimdiye kadar Amerikan güvenlik şemsiyesine başvurmadan güvenliğini sağlayabilen ülkelerin başında Türkiye geliyor. Bunu birçok gerilimde, mücadelede gördük. Maalesef başta ABD olmak üzere müttefiklerimiz gerek Kıbrıs meselesinde gerek terörle mücadelede Türkiye’nin yanında yer almadı. Pakistan da şu aşamaya kadar yaşadığı tehditlere göre, askeri kapasitesiyle karşılık verme güç ve kapasitesine sahip. Ancak Suudi Arabistan yaşadığı bölgedeki güvenlik tehditlerini yıllarca Amerikan güvenlik şemsiyesi ekseninde çözmeye çalıştı. Ancak İsrail’in soykırımcı ve işgalci politikaları ve İran’a yönelik ABD/İsrail saldırısı, bölgemizdeki tüm dengeleri değiştirdi. Suudi Arabistan açısından güvenlik ve ekonomi anlamında tehditlere karşı caydırıcı etki yapabilme ve karşılık verebilme kapasitesi sınırlı kaldı. ABD’nin de çatışma coğrafyasında İsrail’in güvenliğini savunma hattının merkezine taşıması, başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerini zor durumda bıraktı. Bu nedenle Suudi Arabistan’ın Mekke Savunma İttifakı’nına öncülük etmesinde, ABD'nin tek başına güvenlik şemsiyesi taahhüdünün artık güvenliği sağlamak ve istikrarı korumak için yeterli olmadığı gerçeği etkili oldu.
Yine Washington merkezli Arab Center’da yayımlanan bir analize göre, ABD şemsiyesine duyulan güvenin azalması, son dönemde Suudi Arabistan'daki yorumlarda "güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirme" söyleminin yaygınlaşmasına yol açtı.
Aziz Alghashian da amwaj.media sitesinde yazdığı analizde üç ülkenin durumunu şu sözlerle aktararak, ağırlığı Suudi Arabistan’ın politikasına verdi: “Türkiye için, bölgesel varlığını genişletmek gibi jeopolitik hedeflerin yanı sıra, yerli askeri sanayisinin yabancı müşterilere ihtiyacı var. Ankara, Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer ülkeler için Batı silahlarına geçerli bir alternatif olarak kendini sundu. Pakistan için ise bu ittifak, özellikle Suudi Arabistan'ın Hindistan ile giderek güçlenen bağları arasında, Krallık ile stratejik ilişkisini pekiştirmesine olanak tanıyor; bu dinamik Pakistan tarafından son derece endişe verici bulunuyor. Peki Suudi Arabistan için bunun ne anlamı vardı?”
Alghashian analizinde, Mekke Anlaşması'nın savunmaya ne kadar odaklandığına bakılmaksızın, Suudi Arabistan'ın bölgedeki ve özellikle İran'a yönelik diplomatik stratejisini güçlendirdiğini belirtmiş. Alghashian’ın aktardığına göre, Riyad, İran-ABD savaşı öncesinde İran İslam Cumhuriyeti ile yeni ve daha geniş bir ilişki geliştirmek için diplomasiye yönelmek istiyordu. Temel mantık, bunun güvenliği sağlamanın en iyi yolu olduğu yönündeydi. Suudi yönetici elit, diplomasiyi hâlâ ilk savunma hattı olarak görüyor; bu da devam eden çatışmanın sonuçlarının bunu değiştirmediğini gösteriyor.
Bu duruma kanıt olarak, Mekke Savunma İttifakı’nın açıkça bir aktörü hedef göstermemesi sunuluyor. Örneğin, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı'nın en üst düzey kamu diplomasisi yetkilisi, "anlaşmanın askeri bir eksen veya mezhepsel bir blok kurma çabası olmadığını" yineledi. Aziz Alghashian’a göre, açık bir düşmanın olmamasının iki temel diplomatik amacı var: Suudi Arabistan'ın tercih ettiği strateji olan İran'ı daha fazla kızdırmamak ve ABD'nin olumsuz bir tepkisini kışkırtmamak için İsrail'in açıkça adını anmaktan kaçınmak.
Hatırlanacağı üzere Riyad ve Tahran yönetimleri arasında Çin arabuluculuğuyla 2023 yılında imzalanan normalleşme anlaşması, Suudi yönetiminin İran ile olan ilişkilerine ne kadar yatırım yaptığını gösteriyor. Aslında, bu diplomasi hem Ekim 2023'te patlak veren Gazze savaşı hem de Haziran 2025'teki İran-İsrail çatışmasının ardından başarılı oldu. Suudi Yönetimi, İran’a saldırganlığa karşı temkinli davrandı. Suudi Arabistan geçen yıl 12 günlük savaştan kendini korumayı başarmış olsa da, diplomasi ABD'nin İran'a yönelik saldırganlığı söz konusu olduğunda sınırlı bir fayda sağladı.
Suudi Arabistan özelinde ABD dışı ortaklıklar İran’la savaştan önce de vardı, ancak son çatışma onları daha görünür hale getirdi. Örneğin, İngiliz Sky Sabre birlikleri ve Kraliyet Topçu personeli, Bahreyn, Kuveyt ve Suudi Arabistan'ı kapsayan daha geniş bir İngiliz konuşlandırmasının parçası olarak, 2026 baharından beri ülkede faaliyet gösteriyor. Bir Yunan Patriot bataryası 2021'den beri Yanbu yakınlarında konuşlandırılmış durumda ve Temmuz ayında Yunan güvenlik kaynakları tarafından doğrulanan bir çatışma da dahil olmak üzere, Kızıldeniz rafinerilerini hedef alan füzeleri ve insansız hava araçlarını defalarca engelledi. Mayıs ayında bildirildiği üzere, Eylül 2025 Suudi-Pakistan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması'ndan (SMDA) bu yana İslamabad, Suudi Arabistan'a yaklaşık 8.000 asker, bir JF-17 savaş uçağı filosu ve Çin yapımı bir HQ-9 hava savunma sistemi konuşlandırdı; ekipman Pakistanlı personel tarafından işletiliyor ve Riyad tarafından finanse ediliyor.
Yunan Patriot bataryaları için şöyle bir not düşelim: Atina yönetimi, Mekke Anlaşması’nın imzalanmasından sonra, bataryaların Suudi Arabistan’da bulundurulmasının süresini yıllık değil aylık değerlendirmelerle uzatma kararı aldı. Bu da anlaşmadan duydukları rahatsızlık olarak değerlendirildi.
Velhasıl kelam, Suudi Arabistan için Pekin ve Moskova’ya güvenlik bağlamında doğrudan başvurmadan, ABD’nin güvenlik şemsiyesi haricinde yine ABD ile ortaklıkları bulunan ülkelerle anlaşmalarla güvenliğini çeşitlendirmeye çalışıyor.
Türkiye için de nüfuz alanını ve savunma pazarını genişletme ve emperyalist-siyonist saldırganlığa karşı caydırıcı bir bariyer oluşturma imkanı oluşturuyor.
Henüz yorum yapılmamış
Bu içerik hakkında ilk yorumu siz yapın!