Kitabın ortasından konuşalım.

Son birkaç on yılda İsrail, Mısır (denizden), İran, Irak, Ürdün, Lübnan, Katar, Suriye, Tunus (denizden) ve Yemen'in egemenliğini ihlal etti. Filistin coğrafyasını tam işgali hedeflediğini, bunun için soykırım dahil tüm insanlık dışı eylemleri yaptığını da biliyoruz.

Elbette, İsrail'in hiçbir eylemi ABD'nin ekonomik, askeri ve siyasi desteği olmadan mümkün değil. Gazze'deki son iki buçuk yıllık soykırım, on yıllardır bilinen bir gerçeği daha da açık hale getirmiştir: İsrail, hem ABD içinde paralel bir devlet yapılanması bulunduruyor ve bu yapılanmayı kontrol ediyor hem de ABD'nin bölgede ve ötesinde güç gösterisi için bir ileri karakolu özelliğini koruyor. Dönem dönem yazılarımızda, Washington’daki yöneticilerin birey olarak İsrail’in bu kontrolünü kırmaya çalıştığını, ancak sistemin bunun üzerine kurulu olması nedeniyle çok da başarılı olmadığını ve olmasının kolay olmadığını aktarıyoruz. 

Mevcut durum nedeniyle Arap dünyasında, İsrail'in Filistin'deki cezasızlığının, bölgenin herhangi bir yabancı güce bağlı olmaksızın kendi jeopolitik stratejilerini ve vizyonlarını geliştirme yetersizliğini yansıttığına dair örtük bir anlayış vardır. Son yıllarda bu anlayış kırılmaya başladı. Bu başlık altındaki ilk yazımızda buna Suudi Arabistan örneğini vermiştik. Suudi Arabistan, ABD’nin “İsraille normalleşme” olarak tanımlanan politikasının baskısını kırmak için net bir şart ortaya koymayı başardı: Filistin’deki işgal sona erene kadar ve Filistin tanına kadar normalleşme sürecinin gerçekleşmeyeceği gerçeğini muhataplarına iletti.

Kimse, yıllara yayılan bağımlılık ilişkilerinin bir günde sona erdirilmesini beklemesin. Bu, bizim için de geçerliydi. Dönem dönem bağımsız alanlar açmaya çalışmamıza rağmen ülkemizde de kaos ve darbe dinamiklerinin nasıl bağımlılık ilişkilerini koruduğunu biliyoruz. Ancak 15 Temmuz darbe ve işgal saldırısı sonrasında başlayan Gladyo temizliği sonrasında bazı kalıcı adımları atabildik. Buna rağmen halen bağımlılık alanlarında baskılandığımız gerçeği gözümüzün önünde duruyor. Özellikle ekonomik alandaki baskılama dönem dönem siyasi ve askeri hamlelerimize yansıyor. Buna rağmen özellikle savunma sanayii alanında oluşturduğumuz özerk alan bize siyasi ve askeri anlamda avantajlar sağlıyor. Özeti, bizim yıllarca yaşadığımız baskının benzerini Arap dünyası da yıllardır yaşıyor. Ancak bağımsız hareket etme kodlarının eksikliği dolayısıyla bizim gibi Kıbrıs Barış Harekatı, terörle mücadele gibi bağımsız alan oluşturmada zorlanıyorlardı. Şimdi adım adım özerk alan açmaya çalışıyorlar. Suudi Arabistan, Katar bunlara iki örnek olarak verilebilir.

Mekke Savunma Anlaşmasına gelecek olursak...

Hint merkezli Eurasiantimes sitesinde “Karşılıklı savunma anlaşması büyük ölçüde sembolik” dese de veriler pek onu göstermiyor.

Kitabın ortasından konuşalım. Anlaşma, geçtiğimiz yüzyıl içinde yapılan ikili veya üçlü geçici anlaşmalara benzemiyor. Bana NATO’nun kuruluş sürecini hatırlatıyor. Yani dönemsel değil de uzun vadeli bir sürecin başlangıcını yaşıyoruz gibi.

NATO’nun 16 Aralık 1957’de yapılan ilk Liderler Zirvesi’nin bildirisinde şu yazıyordu:

“Birbirimize, birimize yapılan saldırıyı hepimize yapılmış bir saldırı olarak kabul edeceğimize ve emrimizdeki tüm güçlerle karşılık vereceğimize dair ciddi bir garanti verdik. Birleşmiş Milletler Şartı'na sadık kalarak, ittifakımızın asla saldırgan amaçlar için kullanılmayacağını yeniden teyit ediyoruz. Uluslararası sorunları, herkesin meşru çıkarlarını dikkate alarak, müzakere yoluyla çözmeye her zaman hazırız. Dünya geriliminin sona ermesini ve dünya genelinde barışın, ekonomik refahın ve sosyal ilerlemenin teşvik edilmesini amaçlıyoruz.”

Mekke Savunma İttifakı’nın İstanbul’da yapılan ilk Mekke Ortak Savunma Anlaşması Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi'nin ortak bildirisinde de şu vurgular vardı:

“Üç ülke, bölgelerinde sürdürülebilir barış ve istikrarın sağlanmasını teminen, bölgesel sahiplenme anlayışıyla, Mekke Anlaşması’nın sunduğu çerçeve dahilinde birlikte çalışma kararlılıklarını teyit etmektedir. Bu hedef doğrultusunda, krizlerin barışçıl çözümünü teşvik etmek üzere, gerilimin düşürülmesine ve itidali sağlamaya yönelik gayretleri desteklemeyi sürdüreceklerdir.”

NATO’nun kuruluş sürecinde ve sözünü ettiğimiz toplantının bildirisinde açıkça Sovyetler Birliği ve müttefikleri hedef alınırken, Mekke Savunma İttifakı’nın doğrudan ülke(ler) ismi zikretmediğini söylemek mümkün.Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da ısrarla ittifakın hiçbir ülkeyi, özellikle İran’ı hedef almadığının altını çiziyor.  

Ancak anlaşmanın İsrail’in yayılmacı, soykırımcı ve işgalci hedeflerinin sahada kendini gösterdiği ve Suudi Arabistan ile İran arasındaki gerilimin tırmanma endişesine yol açtığı bir dönemde olması doğal olarak dikkatleri bu iki ülkeye çekiyor.

Bu kapsamda İttifakın İsrail’in bölgede soykırım ve işgallerle yayılma hedefini durdurmak ve gerekirse geriletmek açısından caydırıcı etki oluşturacağı muhakkak. Ayrıca İran ile Suudi Arabistan arasındaki İslam medeniyeti içi gerilimin daha itidalli bir şekil almasına katkı yapacağı da...

Dönelim NATO meselesine...

NATO, geçen yüzyılın küresel sisteminin en önemli aktörlerinden biri olarak dizayn edildi. Batı merkezli sistem BM üzerinden siyaseti, IMF-Dünya Bankası üzerinden ekonomiyi, NATO ve Japonya ile ABD arasındaki savunma anlaşması üzerinden askeriyeyi yönetir şekilde kuruldu. Ancak NATO, Soğuk Savaş merkezli oluşmasına rağmen Soğuk Savaş bitmesine rağmen yeni hedefler konularak devam ettirildi. Yani dönemsel olmadığı ortaya çıktı. Ayrıca askeri boyutunun yanı sıra, ülkeleri silahlı ayağı da bulunan Gladyo örgütlenmesi gibi örgütlenmeler üzerinden siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyolojik olarak dizayn etme amacı da taşıdı. Bunu Türkiye’nin NATO üyeliği sürecinden biliyoruz. Siyasete askeri darbeler dahil olmak üzere müdahaleler, kaos operasyonları, ekonomik operasyonlar vb. yöntemlerle bağımsız siyaset üretme kapasitesi hep sınırlı tutulmaya çalışıldı. Bu nedenle NATO askeri boyutunun yanı sıra siyasi, diplomatik ayaklar üzerine de oturtulmuştu.

Mekke Savunma İttifakı’nda da bölgemizde ve küresel anlamda yaşanan gelişmeler dolayısıyla askeri caydırıcılık, savunma merkezli olmasına rağmen güçlü bir diplomatik ve siyasi ayak da gözüküyor. Siyasi ve üç ülkenin ekonomik kapasitesi dolayısıyla ekonomik olarak da yaşanan gelişmelerin ortak güvenlik problemleri üreteceği göz önünde bulundurulursa mesele sadece bir askeri veya savunma ittifakı olarak pek gözükmüyor.

Ayrıca Mısır, Suriye, Katar gibi ülkelerin de ilk aşamada dahil olması ihtimali meselenin çok boyutluluğuna işaret ediyor. Endonezya ve Malezya da bu ittifaka katılırsa şaşırmamak gerekir. 

Orta vadede belki İran da, içindeki radikal mezhepçi unsurların etkisini kırabilirse, ittifakın başat güçlerinden biri olabilir. Yüzlerce yıl savaşan İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin NATO ve AB süreçlerinde medeniyet içi barışı, görece ve çıkar odaklı sağladıkları da göz önünde bulundurulursa Suudi Arabistan ve İran arasında da benzer bir uzlaşı neden olmasın, diye düşünüyor insan.

Sonraki yazımızda da Mekke Savunma İttifakı’nı oluşturan üç ülkenin potansiyel güç kapasitelerini ele alacağız ve King's College London öğretim üyesi Andreas Krieg şöyle diyor: “Üç ülke alışılmadık derecede birbirini tamamlıyor” cümlesini açacağız.