İsrail’in sınırımızın yaklaşık 70 km. ötesindeki kullanılmayan Ebu Zuhur askeri üssüne saldırısı 18 Aralık’ta gerçekleşti.
Bu saldırının ardından İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu dahil soykırımcı çetenin doğrudan NATO üyesi Türkiye’yi tehdit eden açıklamaları birkaç gün ara ile yapıldı.
Aynı anda hem İsrail hem NATO üyesi Yunanistan basınında Türkiye’yi (İstanbul), KKTC’deki Türk askeri varlığını hedef gösteren yayınlar yapıldı. Koordineli olduğu şüphesi yüksek yayınlarda İsrail’in İstanbul’u bile vurabileceği, KKTC’deki Türk askeri varlığına saldırabileceği, KKTC’deki saldırıda KKTC NATO toprağı olmadığı için de NATO 5’inci maddesinin devreye girmeyeceği ileri sürüldü.
Önce NATO kurucu anlaşmasının kolektif savunmayı hükme bağlayan iki maddeyi inceleyelim. NATO Anlaşması’nın 5’inci maddesi şöyle:
“Taraflar, Avrupa veya Kuzey Amerika'da bir veya daha fazla tarafa yönelik silahlı bir saldırının, tüm taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edileceği konusunda mutabıktır ve dolayısıyla, böyle bir silahlı saldırı meydana gelirse, her biri, Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesiyle tanınan bireysel veya kolektif öz savunma hakkını kullanarak, saldırıya uğrayan Taraf veya Taraflara derhal, bireysel olarak ve diğer Taraflarla birlikte, Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğini yeniden sağlamak ve korumak için gerekli gördüğü eylemleri, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere, gerçekleştirerek yardımcı olacağı konusunda mutabıktır.
Bu tür silahlı saldırılar ve bunların sonucunda alınan tüm önlemler derhal Güvenlik Konseyi'ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği yeniden tesis etmek ve korumak için gerekli önlemleri aldığında bu önlemler sona erecektir.”
Yani diyor ki, NATO’nun Avrupa veya Kuzey Amerika’daki bir veya daha fazla üyesine yapılan saldırıya kolektif ve bireysel olarak gerekli gördüğü eylemlerle destek verecektir. Bu eylemler arasında silahlı kuvvet kullanımı da dahil.
6’ncı maddede 5’inci maddenin uygulanmasını gerektirecek İttifak'ın coğrafi kapsamının ne anlama geldiğini ayrıntılı olarak açıklamaktadır:
“Madde 5 amaçları doğrultusunda, Taraflardan birine veya daha fazlasına yönelik silahlı saldırı, aşağıdaki durumlarda gerçekleştirilen silahlı saldırı olarak kabul edilir:
• Avrupa veya Kuzey Amerika'daki Taraflardan herhangi birinin topraklarında, Fransa'nın Cezayir Departmanlarında, Türkiye topraklarında veya Yengeç Dönencesi'nin kuzeyindeki Kuzey Atlantik bölgesinde Taraflardan herhangi birinin yargı yetkisi altındaki adalarda;
• Taraflardan herhangi birinin kuvvetleri, gemileri veya uçakları, bu topraklarda veya Avrupa'da, Anlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihte Taraflardan herhangi birinin işgal kuvvetlerinin konuşlandığı herhangi bir başka bölgede veya Akdeniz'de veya Yengeç Dönencesi'nin kuzeyindeki Kuzey Atlantik bölgesinde bulundukları sırada.”
Bizi ilgilendiren boyutu şu:
1. Türkiye topraklarına bir saldırı olursa 5. madde devreye girer. (Terörle mücadelemizde hiç uygulanmadı. Aksine NATO müttefiklerimiz terör örgütlerini destekledi.)
2. Türkiye’nin 1974’ten bu yana Kıbrıs Adası’nın kuzeyinde, 1983’ten itibaren Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adını alan devlette garantör olarak askeri kuvveti var. Kıbrıs Adası, Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alıyor. Evet, KKTC’yi tanımıyorlar ama Türkiye’nin garantörlük hakkı uluslararası anlaşmalara dayanıyor. 1959 Zürih ve 1960 Garanti Anlaşmaları ile Türkiye garantör ülke konumunda. Hatta Garanti Anlaşması’nın 4. maddesi gereği Kıbrıs Türklerinin güvenliği için hiçbir çözüm bulunmazsa Türkiye’ye müdahale hakkı da veriyor. Özetle, 6’ncı maddeye göre Türkiye’nin KKTC’deki askeri varlığına saldırı, aslında NATO’ya saldırıdır.
3. Yine KKTC’de ve Suriye’de İsrail’deki soykırımcı terör yönetimi gibi bizi ahlaksızca işgalci gören sözde müttefiklerimiz var. Ancak burada bile çuvallıyorlar. 6’ncı maddede bir NATO üyesi işgalci bile olsa onun kuvvetine yapılacak saldırıya yine 5’inci madde kapsamında kolektif ve bireysel olarak yanıt verilmesi ifadesi yer alıyor. Yani NATO müttefiklerimiz, her türlü yasal ve meşru olduğumuz yerlerde Türkiye’yi ahlaksızca işgalci olarak görse bile savunmak zorunda.
Özetle, NATO yetkililerinin, üye ülke temsilcilerinin, Kudüs’ü de işgal eden Tel Aviv’deki soykırımcı terör örgütlenmesinin Ebu Zuhur saldırı, açıklamaları/tehditleri ve dezenformasyonları sonrası çıkıp “Türkiye’yi savunmaları ve İsrail’i uyarmaları” gerekirdi. Saldırının yapıldığı 18 Ağustos’u da sayarsak 9 gün geçti. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte dahil hepsi sessizliğe gömüldü.
Rutte’nin Ankara’da yapılan NATO Zirvesi sonrası Sky News Arabia'ya yaptığı açıklamada Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimi yorumlaması istendiğinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın tecrübe ve liderliğine güvendiğini söyleyerek “Türkiye'nin kontrolden çıkacak bir durumun içine girmekten kaçınacağına” belirtmesi hafızalarda. Rutte’nin soruyu, sanki kontrolden çıkan İsrail değilmiş gibi yanıtlaması dikkat çekmişti.
Gazetecinin ısrarla “Peki Sayın Netanyahu çatışmayı kaçınılmaz kılarsa” sorusuna verdiği yanıt, NATO liderliğinin İsrail’e karşı Türkiye’yi savunmayacaklarının işaretiydi. Rutte soruya, “Bu konuda spekülasyon yapmak istemem. 7 Ekim 2023'te Hamas'ın İsrail'e düzenlediği korkunç saldırıyı unutmayalım. Yani bu süreç İsrail ile başlamadı” yanıtını vermişti.
Oysa aynı NATO, Rusya ile gerek Kasım 2015’teki uçak düşürme krizinde gerekse de Şubat 2020’deki İdlib saldırısında Türkiye’ye gereken desteği vereceklerini beyan etmişlerdi. Türkiye’ye satmasalar da Patriot bataryaları yerleştirmeyi gündeme getirmişlerdi. Dönemin NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, “Tüm müttefikler başsağlığı diledi ve Türkiye ile tam dayanışma içinde olduklarını ifade etti. NATO halihazırda Türkiye'ye destek veriyor. Müttefikler, Türkiye için daha fazla ne yapılabileceğine bakıyor” ve “Rusya ve Esad rejimine saldırıları durdurma ve uluslararası hukuka uyma çağrısı yapıyoruz” açıklamasını yapmıştı. Destek vereceklerinden değil ama mesele Rusya ve Esad Suriyesi olunca hareketlenen NATO’nun konu İsrail olunca kulağının üstüne yatması, Siyonist çeteye/Epstein Koalisyonuna teslimiyetin göstergesi.
Bu satırları yazarken şunu da bilerek yazdım. Bizim NATO’ya veya oradaki müttefiklerin askeri desteğine ihtiyacımız yok. Yine de altını çizelim: Biz bir gün İsrail’le karşı karşıya kalırsak, NATO müttefiklerimizin başat güçleri bulunması gerektiği halde, yanımızda bulunmayacaktır.
NOT: Malazgirt Zaferimizin ve Büyük Taarruzumuzun yıldönümü yazısını bir gün sonraya, yani 27 Ağustos’a bıraktım.
Henüz yorum yapılmamış
Bu içerik hakkında ilk yorumu siz yapın!