Haber365 YouTube kanalında yayınlanan Pusula programının yeni bölümünde Seda Ateşoğlu’nun sorularını yanıtlayan Müstafi Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı; 1897 Girit Osmanlı-Yunan Savaşı sonrasında yaşanan tarihi kumpası, Girit'te Türklere uygulanan acı soykırımı, günümüzde Kıbrıs üzerinden yürütülen federasyon/garantörlük tartışmalarını ve KKTC'deki Türkiye karşıtı fonlamaları tarihi belgeler ve kartpostallar eşliğinde deşifre etti.
Programın açılışında Doğu Akdeniz ve Kıbrıs üzerindeki tehlikeli senaryolara dikkat çeken Seda Ateşoğlu, Yunanistan'ın arkasına aldığı küresel güçlerle Türk askerini hedef aldığını vurgulayarak şunları söyledi:
"Yunan askeriyle birlikte Gayri Askeri Statüdeki Adalar'da Türkiye'ye meydan okuyan Yunanistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde de Türk askerini istemiyor biliyorsunuz. Ve bunu yaparken de arkasına Avrupa Birliği'ni alıyor, Birleşmiş Milletler'i alıyor ve Türk askerinin adadan çıkarılması adına bazı planlar da kamuoyuna sızıyor.
Peki bir hatırlatma yapalım. Ekrana şimdi 1890'ların sonundan bir Fransız kartpostalı gelecek. Kartpostalda birtakım fotoğraflar var. Bu fotoğraflar bize ne anlatıyor Sayın Amiralim? Nereden bu fotoğraflar?"
"Girit çok hazin bir Türk soykırımı hikayesidir"
Seda Ateşoğlu'nun sorusu üzerine programda gösterilen 1897 yılına ait Fransız kartpostalı üzerinden tarihi gerçekleri anlatan Müstafi Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı, Girit'in elden çıkış sürecinde yaşanan vahşeti ve büyük devletlerin kumpasını dile getirdi:
"Bu fotoğraf 1897 yılında çekilmiş. Hikaye aslında çok hazin. Bu kartpostalda Türk askerinin yanı sıra Alman, Avusturya-Macaristan, İngiliz, Fransız ve Rus askerleri var. Nerede çekilmiş bu fotoğraflar? Girit Adası'nda. Asıl önemli nokta bu. Girit Adası. Peki hangi tarihte çekilmiş 1897. Şimdi gerçekten tarihin tozlu raflarında özellikle tozlanmaya bırakılmış, tozlu kalması istenen bir sayfa yaşalım. O sayfa nedir? 17 Nisan 1897'ye gidelim.
1896 yılında Yunanistan, Girit'in Yunanistan'a bağlanmasını istiyor. Fakat Girit, o tarihte tartışmasız bir Osmanlı Türk adasıdır. Biliyorsunuz, Osmanlı'nın ve bu coğrafyanın ismi aslında öteden beri Türkiye'dir. Haritacılığın gelişmeye başladığı 12. ve 13. yüzyıllardan itibaren yapılan ilk haritalardan bu yana Anadolu coğrafyası hep Türkiye olarak gösterilmiştir. 'Burası sonradan Türkiye oldu' diyenlerin iddiaları tamamen yalandır. Ancak Yunanistan, Megali Idea (Büyük Ülkü) çerçevesinde Ege adaları, Girit ve Kıbrıs'ın tamamının kendisine ait olması gerektiği hayaliyle hareket etmektedir. Şimdi Kıbrıs isteniyor ya; Girit bu açıdan çok hayati bir derstir. 1896'da Girit'te Rumlar isyan başlattı. Yunanistan adaya gizlice asker sokarak yerel halkı kışkırttı; Türk askerleri şehit edildi, sivil Türkler öldürülmeye başlandı. Girit, tarihin en hazin ve en acı Türk soykırımı hikayelerinden biridir."
"Son 150 yılın en büyük soykırıma uğrayan milleti Türk milletidir!"
Girit'te sivillere yönelik başlayan vahşetin insanlık dışı boyutlarına ve Türk milletinin yakın tarihte yaşadığı toplu kıyımlara dikkat çeken Müstafi Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı, şu tarihi gerçekleri dile getirdi:
"Girit'teki Türkler o günlerde, 'Daha düne kadar ekmeğimizi paylaştığımız komşularımız karınlarımızı deşmeye, boğazlarımızı kesmeye başladılar' diyordu. İnsanlar canlarını kurtarmak için bebekleriyle, kadınlarıyla, yaşlılarıyla kendilerini sahile vurup sandallarla Türkiye'ye kaçmaya çalıştılar. O sandalların %80'i daha Türkiye kıyılarına ulaşamadan battı; insanlar can havliyle kendilerini denize attı.
Gerçekten acı ve yürek burkan bir hikayedir. Şunu açıkça ifade etmek gerekir ki; son 100-150 yılın en büyük soykırıma ve sürgüne uğramış milleti Türk milletidir. Sadece Girit'te değil; Balkanlar'da, Ege Adaları'nda, Kıbrıs'ta, Kafkaslar'da, Yemen'de, Suriye'de ve Irak çöllerinde Türkler katledilmiş, kıyıma uğramış ve yurtlarından sürülmüştür."
"Savaşta galip gelip masada mağlup olduk: Girit ders olmalıdır!"
Yunanistan'ın Girit'e asker çıkarması üzerine Sultan II. Abdülhamid Han'ın tavizsiz duruşunu ve ardından yaşanan diplomatik kumpası aktaran Müstafi Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı, tarihsel süreci şu sözlerle özetledi:
"1897 yılının Nisan ayında Yunanistan adaya asker çıkardı; önce çeteler aracılığıyla Türk nüfusunu soykırıma uğratıp kaçmaya zorladı ve Türk askerlerini şehit etti. Bunun üzerine Sultan Abdülhamid Han, 'Sen bu adaya sahip olamazsın, bu ada benim toprağımdır' diyerek 17 Nisan 1897'de Yunanistan'a savaş ilan etti.
Savaş başlayınca Türk ordusu hızla ilerledi; Teselya ve Epir'i alarak Atina kapılarına kadar dayandı. Yunan ordusu adeta yok edildi ve savaş sadece bir ay sürdü. Ancak 19 Mayıs 1897'de tam zafere ulaşılacakken araya büyük devletler girdi. Almanya, Fransa, Rusya, İngiltere ve Avusturya-Macaristan masaya oturarak Osmanlı ordusunun kazandığı topraklardan geri çekilmesini istedi.
Şehitler ve gaziler verilerek kazanılan bu zaferin ardından, İstanbul Antlaşması ile Yunanistan'a sadece sembolik bir savaş tazminatı ve kağıt üzerinde milimlik bir sınır düzenlemesi uygulandı. En acı ve trajik olanı ise, Osmanlı'nın savaşı 'Girit benim toprağımdır' diyerek kazanmasına rağmen masada Girit'e özerklik verilmesi oldu. Türk devleti sahada ezici bir galibiyet elde etmişken, büyük güçlerin müdahalesiyle masada mağlup ilan edildi.
Savaşta galip gelen bizdik ama masada Girit’e özerklik verildi. Yunan Kralı'nın oğlu yönetici yapıldı. Uluslararası güçler 'Sizin aranızda çatışmalar var, Türk askeri gerilim doğuruyor' diyerek adaya asker çıkardı. Avustralya, Maceristan, Alman, Fransız, Rus ve İngilizler buraya asker çıkartıyor. Türk askeriyle beraber. İşte o kartpostalda görülen resim Türk askerleri ve diğerleri bu anlaşmanın sonucunda adada bulunan askerlerdir. Sonra da 'Size gerek yok, huzuru biz sağlıyoruz' diyerek Türk askerini adadan kovuyorlar! Ada 1913’te tamamen elimizden çıktı. Girit, bugün için çıkarılması gereken çok acı ve hayati bir derstir."
"Kıbrıs, Girit olmasın! Garantörlükten vazgeçilemez"
Girit'te uygulanan senaryonun birebir aynısının bugün Kıbrıs üzerinde uygulanmaya çalışıldığını belirten Müstafi Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı, federasyon ve garantörlük tartışmalarına sert tepki gösterdi:
"Rahmetli Rauf Denktaş da söylerdi: Kıbrıs, Girit olmasın! Tarihi bilen herkes bilir. Bu adalar elimizden böyle çıkmıştır bizim. Şimdi Kıbrıs'ta da aynı oyun oynanıyor.
Müzakereler yapalım, garantörlüğü Türkiye'den alalım. Türkiye garantör olmasın. Avrupa garantör olsun, Avrupa Birliği garantör olsun, Birleşmiş Milletler garantör olsun ya da NATO garantör olsun. Aynı hikaye. Girit'teki aynı hikaye. O zaman Avrupa Birliği yoktu ama Avrupa Devletleri vardı. Avrupa Devletleri gelmişti. Şimdi Avrupa Birliği var ya da Birleşmiş Milletler. Türk askerine gerek yok' anlayışını yerleştirmeye çalışıyorlar.
Daha geçen gün Fener Rum Kilisesi’nin başpapazının yetkisi olmadığı halde atadığı Rum Başbiskoposu, 'Adanın Türkleştirilmesinin önüne geçmeliyiz' diye demeç verdi. Bunu hiç unutmamak lazım. Ama bunlarla birlikte hareket eden bizim bazı menfaatperestler de var. 'Avrupa Birliği içerisinde yaşarız, Türkiye’ye ne gerek var' diyorlar.
Yunanistan Avrupa Birliği üyesi değil mi? Yunanistan sınırları içerisindeki Batı Trakya Türklerinin görmediği eziyet, çekmediği çile kalmadı! Sen önce dönüp oradaki soydaşlarımızın haline bir bak! Şimdi Türkiye'nin garantörlüğünün sona erdirilmesi, tıpkı Girit'teki o meşum yöntemle yapılmak isteniyor."
"1974'te kazandık ve 52 senedir buradayız: Türk milleti bedel ödedi ama vazgeçmedi!"
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile 1897 zaferi arasındaki stratejik farkı ortaya koyan Yaycı, Türk milletinin Kıbrıs davasındaki kararlılığını şu sözlerle vurguladı:
"Biz 1974’te, tıpkı 1897’deki gibi askeri olarak galip geldik ve bunları defettik. Eğer müdahale edilmeseydi, adadaki Türklerin hepsini tıpkı Girit’te yaptıkları gibi katledecekler ya da süreceklerdi. 1897’de kazandığımız zaferi bir ayda masa başında geri vermiştik ama 1974’te vermedik!
1878’de elimizden çıkan adaya 96 yıl sonra tırnaklarımızla tekrar sahip olduk ve neticede 52 senedir oradayız. Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu 52 yıldır Kıbrıs meselesi yüzünden yemediği ambargo, uğramadığı baskı kalmadı ama yine de vazgeçmedi, vazgeçmemelidir! Türk milleti hiçbir zaman 'Şu ambargolardan kurtulalım, verin gitsin Kıbrıs'ı da rahat edelim' demedi. Bu milli davadan asla geri adım atılamaz."
"Kıbrıs kararı sadece adadakilerin değil, Türkiye'deki Türk halkınındır!"
Federasyon ve müzakere söylemlerinin Kıbrıs'ı Girit gibi elden çıkarma kumpası olduğunu söyleyen Yaycı, kararın ortak alınması gerektiğini ifade etti:
"Kıbrıs meselesi sadece KKTC’deki Türk halkının tek başına vereceği bir karar değildir. Çünkü bunun eziyetini, maddi ve manevi yükünü çeken, şehitleri veren aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ndeki Türk halkıdır; Türk halkının da onayı lazımdır. Yürütülen federasyon tipi görüşmeler, Kıbrıs’ın Girit gibi elden çıkması için kurgulanmıştır.
Kamuoyunu etkilemek adına tarafsızlık, güven ve barış gibi süslü kelimeler kullanıyorlar. 'Türk askeri çıksın, AB denetiminde bir bölge oluşturulsun' diyorlar. Türk askerinin ve Kıbrıs Türk halkının güvenliğini Avrupa sağlayabilir mi?
Dönün yakın tarihe bakın: Kosova’da, Bosna’da, Bulgaristan’da soykırımlar yaşanırken AB ne yaptı? NATO ne yaptı? Son 30-40 yılda gözümüzün önünde olan somut örnekler varken Batı'nın güvenliğine nasıl inanılır?"
"AB, Yunanistan'ın yanında saf tutuyorsa Türkiye'nin güvenliği risktedir"
Yunan Başbakanı'nın Meis Adası'ndaki açıklamalarını değerlendiren Yaycı, Kıbrıs'ın Türkiye'nin beka meselesi olduğunu vurguladı:
"Geçtiğimiz günlerde Meis’e gelen Yunan Başbakanı, Türkiye’yi 'Avrupa Birliği’nin düşmanı' ilan etti. Eğer Yunanistan Türkiye’yi AB’nin düşmanı ilan ediyorsa ve AB buna sessiz kalıyorsa, o zaman AB de Türkiye’nin düşmanı demektir. 'Burası AB sınırı' diyorlar. Biz şimdi KKTC’yi AB’ye teslim edip dolaylı yoldan Yunanistan’a mı devredeceğiz?
Kıbrıs, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik meselesidir. Yanı başıma Yunan mı gelsin? 'Burası AB toprağı, istediğim silahı koyarım' mı desin? Böyle bir mantıksızlığa izin verilebilir mi?"
"Yüksek maaşları Türkiye ödüyor ama Rum fonlarından beslenen ihanet şebekeleri var!"
KKTC'deki kamu bütçesi ve dış kaynaklı fonlar hakkında çarpıcı iddialarda bulunan Yaycı, konuşmasını sert uyarılarla tamamladı:
"Türk milleti Kıbrıs için büyük fedakarlıklarda bulundu ve bulunmaya devam ediyor. KKTC'de bir ilkokul öğretmeninin maaşının 300-400 bin lira, üniversitedeki bir profesörün maaşının 700 bin lirayı bulduğu söyleniyor. Bunların kaynağı Türkiye’dir. Türkiye oradaki vatandaşların gönlünü hoş tutmak için elinden geleni yapıyor. Bugün bu öğretmenler ya da akademisyenler AB üyesi bir ülkede 10-20 bin euro maaş alabilirler mi? Alamazlar.
Ancak tüm bu imkanlara rağmen bunların içerisinden Türkiye’ye hainlik yapanlar çıkıyor. Hem Türkiye’den maaş alıyorlar hem de Rum tarafından aktarılan fonlardan besleniyorlar! KKTC’deki bazı sendikaların gelirleri ve giderleri mutlaka araştırılmalıdır; bu paraların kaynağı nereden geliyor?
Bazı siyasiler çıkıp 'Kıbrıs Türk halkı ne karar verirse saygılıyız' diyor. Yürü git! Böyle bir mantık olabilir mi? O zaman Türkiye’nin bir bölgesindeki insanlar toplanıp karar verince orayı da mı devredeceksiniz? Kıbrıs Türk halkının kaderi Türkiye’de yaşayan Türk vatandaşlarının kaderinden ayrı tutulamaz. Kıbrıs bizim Mavi Vatan’daki kallemizdir, bu kumpaslara asla geçit verilemez."
Henüz yorum yapılmamış
Bu içerik hakkında ilk yorumu siz yapın!