Geçen hafta içinde ABD ile Japonya, 1998'den bu yana ilk kez el ele verip döviz piyasasına girdi ve Japon yenini desteklemek için ortak bir müdahale gerçekleştirdi. Neoliberal ana akım ekonomistler olayı her zamanki gibi yorumladı; "finansal istikrar korunuyor", "kontrolsüz kur hareketleri risk oluşturuyor", "devletler koordineli hareket ediyor". Kulağa hoş gelen, kimseyi rahatsız etmeyen, her şeyi açıklıyormuş gibi görünen ama aslında hiçbir şeyi açıklamayan cümleler bunlar. Soyut bir "piyasa istikrarı" söylemi meselenin özünü örtüyor. Oysa sorulması gereken soru çok basit; serbest piyasanın havarisi Washington, neden birdenbire başka bir ülkenin para birimini kurtarmak için kolları sıvadı?
Meselenin özü: Japonya tahvil satarsa Amerika yanar
Önce tabloyu netleştirelim. Japonya, elinde yaklaşık 1 trilyon dolarlık Amerikan devlet tahvili tutan, Amerikan tahvillerinin en büyük yabancı yatırımcılarından biridir. Yeni savunmak isteyen bir Japonya'nın normalde yapacağı şey bellidir. Elindeki dolar varlıklarını, yani Amerikan tahvillerini satar, eline geçen dolarla piyasadan yen toplar.
İşte Amerika'nın kâbusu tam da burada başlıyor. ABD ekonomisi bugün yılda 2 ila 4 trilyon dolar arasında borçlanmak zorunda olan, kendi analistlerinin bile "borç sarmalı" dediği bir yapının içinde. Böyle bir ortamda en büyük yatırımcınız tahvil stokunu piyasaya boca etmeye başlarsa ne olur? Tahvil fiyatları çöker, faizler fırlar, Amerikan Hazinesi'nin borçlanma maliyeti katlanır ve zaten kırılgan olan dolar sistemi sarsılır. Yani Japonya'nın kendi parasını savunmak için atacağı en doğal adım, Amerika için varoluşsal bir tehdittir.
ABD tahvillerini kurtarma operasyonu
Peki ne yaptılar? Fed, Japonya'ya şunu söyledi: "tahvillerini satma. Onları bana rehin bırak, ben sana karşılığında taze dolar vereyim." Bu mekanizmanın adı FIMA Repo. Yabancı merkez bankalarının ellerindeki Amerikan tahvillerini satmadan, teminat göstererek Fed'den dolar borçlanmasını sağlayan bir düzenek. Böylece Japonya yeni savunacak dolara kavuşuyor, ama Amerikan tahvil piyasasına tek bir satış emri düşmüyor. Üstelik New York Fed, müdahalenin bir bölümünü finanse etmek için Kur İstikrar Fonu'ndaki avro varlıklarını da devreye soktu.
Şimdi soralım; bu operasyonun neresi Japonya ile dayanışmadır? Bu operasyon, Amerika'nın kendi tahvil piyasasını kurtarma operasyonudur. Ana akım yorumcuların "küresel finansal istikrar" diye pazarladığı şey, doların ve Amerikan borç mekanizmasının korunmasından ibarettir. Dahası, tahviller satılmadan piyasaya taze dolar likiditesi verilmesi, adı konmamış bir parasal genişlemedir. Uluslararası piyasalarda bu işlemin takma adı çoktan kondu bile: "Arka kapıdan para basma."
Plaza Anlaşması: "Başarılı koordinasyon" değil, Japonya'nın idam fermanı
Neoliberal ana akım iktisatçıların tarih anlatısına gelelim. Bugünlerde 1985 Plaza Anlaşması yeniden hatırlatılıyor ve bize şöyle anlatılıyor; "beş büyük ülke bir araya geldi, doların aşırı değerlenmesi sorununu ortak müdahaleyle çözdü. Kısa vadede hedefe ulaşıldı ama Japonya sonrasında yanlış politikalar izlediği için varlık balonu yaşadı." Bu anlatı, tarihin en kaba çarpıtmalarından biridir.
Gerçek hikâye şudur; 1980'lerin başında Japonya, otomotivden elektroniğe kadar her alanda Amerikan sanayisini ezip geçen bir üretim devine dönüşmüştü. Amerikan dış ticaret açığı büyüyor, Amerikan sanayisi çöküyordu. Washington'da Japon mallarına karşı korumacı yasa tasarıları üst üste Kongre'ye geliyordu. Plaza Anlaşması bu ortamda, Japonya'nın gönüllü olarak imzaladığı bir "iş birliği" belgesi değil, güvenliğini Amerikan şemsiyesine emanet etmiş bir ülkeye dayatılan bir teslimiyet belgesiydi. Japonya'ya söylenen açıktı; ya paranın değerini artırırsın, ihracat gücünü kendi elinle boğarsın ya da pazarlarımızı yüzüne kapatırız.
Teknik ayarlama değil güç ilişkisi
Sonuç ne oldu? Yen iki yıl içinde dolar karşısında neredeyse iki kat değer kazandı. İhracatı boğulan Japonya, ekonomiyi ayakta tutmak için faizleri dibe çekmek zorunda kaldı. Ucuz kredi gayrimenkule ve borsaya aktı, tarihin en büyük varlık balonlarından biri şişti ve 1990’da patladı. Ardından gelen şey, Japonya’nın “kayıp on yıllar” diye anılan otuz yılı aşkın durgunluğudur. Dünyanın bir numaralı sanayi gücü olmaya aday bir ülke, tek bir kur anlaşmasıyla küresel rekabetten fiilen tasfiye edildi. Buna “başarılı bir koordinasyon örneği, ama Japonya sonrasını yanlış yönetti” demek, idam edilen adama “ipi yanlış kullandı” demek kadar abestir.
Plaza Anlaşması’ndan çıkarılacak asıl ders şudur; kur müdahaleleri teknik ayarlamalar değil, güç ilişkileridir. Hegemon devlet, rakibini finansal araçlarla dize getirir. Nitekim aynı Amerika bugün benzer baskıyı Çin’e uygulamaya çalışıyor; Çin’in Plaza fotoğrafını duvarına asıp “bize bunu yapamazsınız” demesinin sebebi de tam olarak Japonya’nın başına gelenlerdir. Bu tarihi bilmeden bugünkü yen operasyonunu yorumlamaya kalkmak, filmi ortasından izleyip eleştiri yazmaya benzer.
Doksan yıllık zincir: 1934'ten bugüne aynı mekanizma
Neoliberal ana akım analizin ikinci büyük zaafı, olaylara hep üç aylık, bilemediniz üç yıllık bir pencereden bakmasıdır. Oysa bu müdahalede kullanılan araçların soy kütüğü doksan yıl geriye gider ve bu soy kütüğü okunduğunda ortaya bambaşka bir tablo çıkar.
Yen müdahalesinde devreye giren Kur İstikrar Fonu, 1934'te kuruldu. Nasıl kuruldu? Roosevelt yönetimi altının resmi fiyatını 20,67 dolardan 35 dolara çıkardı, yani doları altın karşısında bir gecede devalüe etti ve bu muhasebe oyunundan elde edilen yaklaşık 2 milyar dolarlık kârla bu fonu oluşturdu. Bugün yeni "kurtarmak" için kullanılan kasa, doksan iki yıl önceki bir dolar devalüasyonunun ürünüdür.
ABD kendi yarattığı krizlerle kendi gücünü büyütür
Zincirin ikinci halkası 1971'dir. Nixon, doların altına olan bağını tek taraflı olarak kaldırdı, dünyaya verilmiş sözler bir televizyon konuşmasıyla çöpe atıldı. Avrupalı devletler, Amerika'nın bütçe açıklarını Fed eliyle sessizce para basarak kapattığını fark ettiklerinde, 1973'te sistemden çekildiler ve dünya dalgalı kura sürüklendi. Yani bugünkü "serbest" kur rejimi, bir tasarımın değil, Amerikan finansal hilelerinin iflasının ürünüdür.
Ve zincirin bugünkü halkası; FIMA Repo gibi "geçici", "acil durum" etiketiyle devreye sokulan likidite muslukları. Finans tarihçilerinin altını çizdiği bir kural vardır; merkez bankaları kriz anlarında elde ettikleri olağanüstü yetkileri kriz bittiğinde asla iade etmezler. Buna "tek yönlü dişli çark" deniyor; çark hep ileri döner, geri dönmez. 2008'de "geçici" denilen tahvil alımları kalıcılaştı. 2020'de "pandemiye özel" denilen imkânlar kurumsallaştı. Bugün "yen krizine özel" denilen mekanizma da yarın küresel finans mimarisinin kalıcı bir parçası olacak. Doksan yıllık tasarım hep aynıdır; ABD kendi yarattığı krizleri, kendi para gücünü büyütmek için kullanır.
Yüzeysel yorum masum değildir
Sonuç olarak, neoliberal ana akım ekonomistlerin yüzeyselliği bir üslup meselesi değil, bir işlev meselesidir. Olayı "istikrar arayışı" diye anlatırsanız, güç ilişkilerini gizlersiniz. Plaza Anlaşmasını "başarılı koordinasyon" diye anlatırsanız, bir ülkenin finansal araçlarla nasıl tasfiye edildiğini gizlersiniz. FIMA Repo'yu "teknik bir likidite imkânı" diye anlatırsanız, arka kapıdan para basıldığını ve dolar hegemonyasının kurumsallaştırıldığını gizlersiniz. Kısa vadeli, tarihsiz, güç ilişkilerinden arındırılmış iktisat yorumu, farkında olsun ya da olmasın, kurulu düzenin sözcülüğüdür. Bugün yaşanan şey bir "yen kurtarma operasyonu" değil, doksan yıllık Amerikan finansal mühendisliği zincirinin son halkasıdır. Japonya'nın 1985'te başına gelenler, finansal hegemonyaya kayıtsız şartsız bağlanan ülkelerin kaderinin ne olduğunu göstermiştir. Türkiye'nin buradan çıkaracağı ders açıktır; parasal egemenlik pazarlık konusu yapılamaz, rezerv yapısı çeşitlendirilmeli, dolar dışı ticaret ve ödeme mekanizmaları büyütülmeli, üretime dayalı bağımsız bir ekonomi inşası kararlılıkla sürdürülmelidir.
Henüz yorum yapılmamış
Bu içerik hakkında ilk yorumu siz yapın!