7 Ağustos günü Mekke'de, Safa Sarayı'nda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan bir ortak savunma anlaşmasını imzaladı. Ertesi gün bütün gazeteler aynı yerden baktı; kaç asker, hangi silah, hangi üs. Anlaşmanın "İslam NATO'su" olup olmadığı tartışıldı. Bu yorumlarda eksik olan şey anlaşmanın ekonomik boyutuydu. Ve daha da önemlisi anlaşma bugünkü haliyle eksiktir. Eksik olan halkanın adı İran'dır.
Güvenlik karşılığı dolar düzeni
İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan para düzeninin bir tarihi var. 1971'de Amerika doların altına çevrilebilirliğini kaldırdı. Bretton Woods çöktü. Dolar bir anda karşılıksız kaldı. Peki karşılığı ne oldu? Petrol. 1974'te kurulan denklem basitti: Amerika Körfez monarşilerinin güvenliğini garanti edecek, onlar da petrolü dolarla satacak ve elde ettikleri fazlayı Amerikan tahvillerinde tutacaktı. Yani dolar artık altına değil, petrole ve o petrolü koruyan uçak gemilerine dayanıyordu. Bu düzenin ekonomiyle ilgili kısmı çok konuşuldu. Ama düzenin taşıyıcı kolonu ekonomik değildi. Askerîydi. Suudi Arabistan'ın güvenliğini ABD sağladığı için Riyad parasını ABD’ye emanet ediyordu. Denklemin mantığı buydu.
Şimdi şu soruyu soralım: Güvenliği artık Washington sağlamıyorsa, para neden Washington'da dursun? Mekke Anlaşması'nın gerçek anlamı burada. Bu anlaşma bir tahvil satmıyor, bir para birimi ilan etmiyor, bir merkez bankası kurmuyor. Ama elli yıllık bir denklemin askerî kolonunu gevşetiyor. Kolon gevşerse üstündeki bina da zamanla oturur. Bunun bir gecede olmayacağını baştan söyleyeyim. Kimse yarın Körfez petrolünün dolarla satılmaktan çıkacağını beklemesin. Ama yön bellidir. Ve bu yön petrodoların yıkılışının en somut adımıdır.
Elli yedi ülke, gelirin onda biri
Şimdi acı tabloya bakalım. İslam İşbirliği Teşkilatı'nın elli yedi üyesi var. Bu ülkeler dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini barındırıyor. Peki küresel gelirin ne kadarını üretiyorlar? Onda birini. Küresel mal ticaretindeki payları yüzde on-on bir civarında. Nüfusun dörtte birine sahipsiniz, gelirin onda birini üretiyorsunuz. Bu bir kader değildir. Bu bir örgütlenme sorunudur. Dahası var. Teşkilat kendi içinde ticaretin toplam ticarete oranı için yüzde yirmi beş hedefi koymuştu. Bu hedefe hâlâ ulaşılamadı. Üstelik yüzde yirmi beş hedefinin kendisi bile düşük bir hedeftir. Avrupa Birliği'nde iç ticaretin payı yüzde altmışın üzerindedir.
Neden böyle? Cevabı kimse yüksek sesle söylemiyor ama basit: İslam İşbirliği Teşkilatı bildiri üreten bir kurumdur, program üreten bir kurum değil. Elli yedi üye, yarım yüzyılda ortak bir üretim zinciri kuramadı. Ortak bir standart rejimi kuramadı. Ortak bir ödeme altyapısı kuramadı. Tercihli Ticaret Sistemi diye bir mekanizma kırk yıldır kâğıt üzerinde duruyor. Toplantılar yapıldı, fotoğraflar çekildi, sonuç bildirileri yayımlandı. Ama fabrika kurulmadı. İşte Mekke Anlaşması'nın önemi de tam burada. Çünkü ilk defa siyasi bildirinin ötesinde, taahhüt içeren, yükümlülük doğuran bir metin ortaya çıktı. Savunma alanında çıktı ama zemin oluştu. Soru şu; bu zemin ekonomiye taşınabilir mi?
Üçlünün ekonomik mantığı: Sermaye, üretim, pazar
Mekke'de bir araya gelen üç ülkeye siyasi gözlükle değil, iktisatçı gözlüğüyle bakalım. Ne görüyoruz? Suudi Arabistan sermaye fazlası olan bir ülke. Petrol geliriyle biriken, yatırılacak yer arayan bir sermaye havuzu. Ama sanayi tabanı zayıf. Vizyon 2030 tam da bu yüzden var; ekonomiyi petrolden koparma çabası. Pakistan iki yüz elli milyona yaklaşan nüfusuyla büyük bir iç pazar ve genç bir işgücü havuzu, doğu Asya’ya açılan kapı. Buna nükleer caydırıcılık kapasitesi ekleniyor. Ama sermayesi yok ve kronik döviz sıkıntısı çekiyor.
Türkiye ise bu üçlü içinde imalat sanayii derinliği olan tek ülke. Otomotivden beyaz eşyaya, gıdadan savunma sanayiine kadar üretim yapıyor, üstelik ihraç ediyor. Yani tablo şu; sermaye Körfez'de, pazar Güney Asya'da, üretim Anadolu'da. Bu üç ülke birbirinin rakibi değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. İktisatta buna ‘tamamlayıcı ekonomiler’ denir ve kalıcı entegrasyonların hepsi bu mantık üzerine kurulmuştur.
Ve bu denklemde Türkiye bir taraf değil, merkezdir. Çünkü sermayeyi üretime çevirebilecek olan ülke Türkiye'dir. Sermaye tek başına üretmez, pazar tek başına üretmez. Fabrikayı kuran, tezgâhı çalıştıran, mühendisi yetiştiren taraf üretici güçtür. Bu anlaşmanın ekonomik ayağını kurma kapasitesi fiilen bizdedir.
Ve şimdi asıl mesele: İran neden eksik halka?
Mekke Anlaşması'nın bugünkü haline dikkatle bakın. Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan. Haritayı açın ve bu üç ülkeyi işaretleyin.
Fark ettiniz mi? Bu üç ülke birbirine kara yoluyla bitişik değil.
Türkiye ile Pakistan arasında kara bağlantısı yoktur. Arada İran vardır. Suudi Arabistan ile Türkiye arasında da doğrudan sınır yoktur; arada Irak ve Suriye vardır. Yani bugünkü haliyle bu anlaşma coğrafi olarak kopuk bir anlaşmadır. Askerî olarak bu bir sorun yaratmayabilir. Ama ekonomik olarak felakettir. Çünkü ticaret havadan yapılmaz, ticaret karadan ve denizden yapılır. İstanbul-Tahran-İslamabad demiryolu hattı yıllardır konuşulur, arada bir çalıştırılır, sonra unutulur. O hattın adına dikkat edin: Ortadaki isim Tahran'dır. Türkiye ile Pakistan'ı birbirine bağlayan tek kara koridoru İran'dan geçer. Başka yolu yoktur. Bu, İran'ın bu denkleme neden er ya da geç gireceğinin en yalın cevabıdır; coğrafya.
İran ne getirir?
Birincisi, enerji. İran dünyanın en büyük doğal gaz rezervlerinden birine sahiptir; Rusya ile başa baş yarışır. Petrol rezervlerinde ise dünyanın ilk dört ülkesinden biridir. Suudi Arabistan'ın petrolüyle İran'ın gazı yan yana geldiğinde, ortaya dünya hidrokarbon rezervlerinin çok ciddi bir bölümünü elinde tutan bir havza çıkar. Türkiye ise bu havzanın hemen kuzeyinde duran, enerjiye aç bir üretim merkezidir. Bu eşleşme doğaldır.
İkincisi, Hürmüz. Dünya petrol ticaretinin beşte biri bu boğazdan geçer. Boğazın kuzey kıyısının tamamı İran'dır. Bugünlerde yaşadığımız kriz bunu herkese hatırlattı. Boğazda gemi trafiği durunca fiyatlar fırlıyor, navlun ve sigorta maliyetleri katlanıyor, bizim enflasyonumuzun bir kısmı orada fiyatlanıyor. Şunu açık söyleyelim; Hürmüz'ü dışarıda bırakan bir bölgesel güvenlik ve enerji mimarisi kurulamaz. İran dışarıdayken bu anlaşma bir güvenlik mimarisi değil, İran'a karşı bir blok gibi okunur. Ki bu da onu bölgesel bir proje olmaktan çıkarır, Washington'ın eski projesine benzetir.
Üçüncüsü ve belki en değerlisi; yaptırım deneyimi. İran kırk beş yıldır dolar sisteminin dışında ticaret yapmayı öğrenmek zorunda kaldı. Takas, barter, yerel para ile ödeme, altın karşılığı ticaret, alternatif mutabakat kanalları, üçüncü ülke üzerinden mahsuplaşma. Bunların hepsini zorunluluktan geliştirdi.
Şimdi dikkat; eğer bu coğrafyada dolar dışı bir ticaret altyapısı kurulacaksa, bu işin pratiğini bilen tek ülke İran'dır. Suudi Arabistan bunu bilmez, çünkü hiç ihtiyaç duymadı. Pakistan bilmez. Türkiye kısmen bilir. Yani İran'ın kırk beş yıllık mecburiyeti, bugün bir teknik birikime dönüşmüş durumdadır. Dedolarizasyonu konuşuyorsak, o masada oturması gereken ülke İran'dır.
Dördüncüsü, sanayi. Yaptırımlar İran'ı fakirleştirdi ama aynı zamanda ithal ikameci bir sanayi kurmaya zorladı. Otomotiv, çimento, petrokimya, ilaç, savunma sanayii. Bu sanayi verimsizdir, teknolojisi geridir, sermayeye açtır. Ama vardır. Ve Türk sermayesi ile Türk teknolojisiyle buluştuğunda hızla dönüşebilecek bir tabandır.
Beşincisi, pazar ve insan. Doksan milyona yakın, genç ve eğitim düzeyi yüksek bir nüfus. Mühendislik geleneği güçlü bir ülke. Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacmi için yıllardır otuz milyar dolar hedefi konuşulur; gerçekleşen rakam on milyar dolar bandında kalmıştır. Aradaki fark, ekonomik potansiyelin değil, siyasi ve finansal engellerin ölçüsüdür.
"Mezhep engeli" artık eski bir hikaye
Buraya kadar okuyanların bir kısmının aklından geçen itirazı biliyorum: Suudi Arabistan ile İran nasıl aynı masaya oturacak? Bu itiraz beş yıl önce haklıydı. Bugün değil. 2023 yılında Suudi Arabistan ile İran, Çin’in arabuluculuğuyla diplomatik ilişkilerini yeniden kurdu. Bu, bölgenin son yirmi yıldaki en önemli diplomatik gelişmesiydi ve Türkiye'de hak ettiği ilgiyi görmedi. O anlaşmanın anlamı şuydu: İki ülke de aralarındaki gerilimden faydalananların kendileri olmadığını anladı.
Yani mezhep meselesi bir sebep değil, kullanılan bir araçtı. Araç işlevini yitirdiğinde engel de küçülür. Çin’in başlattığı normalleşmeyi Mekke'nin sürdürmesi, işin doğal seyri olacaktır. Bugün İran'ın Amerika ve İsrail ile yaşadığı çatışma, kısa vadede bunu geciktirir. Bunu inkâr etmiyorum. Ama orta vadede tam tersi yönde çalışır. Çünkü o çatışmanın bittiği gün İran'ın önünde iki yol olacak: Ya tekrar yalnızlaşacak ya da bölgesel bir mimarinin parçası olacak. Bölgedeki herkesin çıkarı ikinci yoldadır.
Peki neden otuz milyar dolar hedefi hiç tutmadı?
Burada dürüst olmak zorundayız. Türkiye ile İran arasındaki ticaret hedefi yıllardır otuz milyar dolar olarak konuşulur. Her ziyarette tekrarlanır, her ortak bildiriye yazılır. Gerçek nedir? En yüksek seviyeye 2008 yılında ulaşıldı: 10,2 milyar dolar. Bugün ise yaklaşık 6 milyar dolar seviyesinde. Yani hedefin beşte biri. Üstelik ticaret ilerlemedi, geriledi. Bu, üzerinde düşünülmesi gereken bir başarısızlıktır. Sebeplerini sıralayalım, çünkü sebepleri bilmeden çözüm önerilmez.
Birincisi ve en önemlisi: bankacılık kanalı yok. Türk bankaları ile İran bankaları arasında muhabir bankacılık ilişkisi kurulamıyor. Bunun sebebi ticari değil, hukuki: Amerikan ikincil yaptırımları. Bir Türk ihracatçısı İran'a mal satarken akreditif açamıyor. Ödeme nakitle, döviz bürosu üzerinden, üçüncü ülke şirketleri aracılığıyla yapılıyor. Bu yöntem hem yüzde üç-beş ek maliyet getiriyor hem de hukuki risk taşıyor. Sonuç ne oluyor? Kurumsal büyük şirketler bu pazara hiç girmiyor. Geriye KOBİ ölçeğinde tüccarlar kalıyor. Yani ticaret yapısal olarak küçük kalmaya mahkûm ediliyor. Sorun İran'ın talebi değil, ödemenin yapılamaması.
İkincisi: bu ticaret aslında ticaret değil, tek bir enerji sözleşmesiydi. 1996'da Refah-Yol hükümeti döneminde imzalanan doğal gaz anlaşması 2001'de yürürlüğe girdi ve Türkiye'ye yılda dokuz-on milyar metreküp gaz alma hakkı verdi. Ticaret hacmi 2001'de 1,2 milyar dolarken 2008'de 10,2 milyar dolara çıktıysa, bunun sebebi sanayi ilişkisinin derinleşmesi değildi. Tek bir boru hattıydı. Boru zayıflayınca ticaret de zayıfladı.
Üçüncüsü: sözleşmenin kendisi kötüydü. Al ya da öde hükmü gereği Türkiye daha az gaz alsa bile on milyar metreküpün parasını ödemek zorundaydı. Fiyat uyuşmazlıkları tahkime taşındı.
Dördüncüsü: Türkiye bu arada yolunu ayırdı. Türkiye 2025'te toplam 58,4 milyar metreküp doğal gaz ithal etti. Son iki yılda uzun vadeli sıvılaştırılmış gaz anlaşmaları imzalandı; 2026-2045 dönemi için yıllık dört milyar metreküp eşdeğeri tedarik bağlandı. Karadeniz'deki Sakarya sahasının üretimi bugün yılda 3,5 milyar metreküp seviyesindeyken 2026 sonunda 7, 2028'de 14 milyar metreküpe çıkması bekleniyor. Azerbaycan hattı da devam ediyor. Yani İran boru gazına duyulan yapısal ihtiyaç azalıyor.
Beşincisi: sınır kapıları ve lojistik. Gürbulak, Kapıköy, Esendere. Kamyon kuyrukları, gümrük gecikmeleri, yıllardır tam kapasite kullanılamayan demiryolu bağlantısı. Ticaretin fiziki altyapısı 1990'lardan kalma.
Yeni bir pencere açıldı
Şimdi ilginç olan şu; o yirmi beş yıllık gaz anlaşması bu yılın Temmuz ayında sona erdi. Yeni bir çerçeve için müzakere masası açık. Ve bu, Mekke'de imzaların atıldığı döneme denk geldi. Burada iki şey aynı anda doğrudur. Bir yandan, Doğu Anadolu'daki boru hattı altyapısı İran gazına göre tasarlanmıştır. Sıvılaştırılmış gaz batı sahillerine gelir; doğuya boru gazı lazımdır. Yani teknik olarak İran gazının yeri kolay doldurulmuyor. Öte yandan Türkiye bu masaya artık 2001'deki konumundan oturmuyor. Elinde alternatifi olan bir alıcı var karşısında. Bu, Türkiye'nin pazarlık gücünün tarihte ilk defa dengelendiği an demektir.
Ve doğru hamle, bu gücü sadece fiyat kırdırmak için kullanmak değildir. Doğru hamle, sözleşmeyi bir tedarik anlaşması olmaktan çıkarıp bir sanayi anlaşmasına dönüştürmektir. Uzun vadeli ve indirimli gaz tedariki karşılığında Türk müteahhitlik ve sanayi yatırımlarına İran pazarında güvenceli alan açılması. Ödemelerin yerel para ile ve iki merkez bankası arasında kurulacak bir mutabakat mekanizmasıyla yapılması. Ortak petrokimya ve gübre yatırımları. Kapıköy demiryolunun ve sınır kapılarının modernizasyonu.
Yani gazı hammadde olarak almak yerine, sanayinin girdisi haline getirmek. Bu, benim yıllardır savunduğum şeyin somut halidir: enerji ilişkisi rant ilişkisi değil, üretim ilişkisi olmalıdır. Ödeme kanalı kurulmadan bunların hiçbiri olmaz elbette. İşte bu yüzden yukarıda anlattığım dolar dışı ödeme altyapısı bir slogan değil, ticaretin ön koşuludur. Sorunun kaynağı ile çözümü aynı yerde duruyor: Bankacılık kanalı.
Dört ortak olduğunda ortaya ne çıkar?
Şimdi bu dört ülkeyi bir arada düşünün: Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, İran. Toplam nüfus dört yüz elli milyonu aşar. Elinizde dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervlerinin ciddi bir bölümü olur. Hürmüz Boğazı'nın her iki yakası da masadadır. Türkiye Boğazları ve Doğu Akdeniz erişimi masadadır. Hint Okyanusu'na Gwadar ve Karaçi üzerinden çıkış masadadır.
İşlevsel dağılım şöyle olur:
• Enerji: İran ve Suudi Arabistan
• Üretim ve teknoloji: Türkiye
• İşgücü, pazar ve stratejik caydırıcılık: Pakistan
• Koridor ve transit: Dördü birlikte, kesintisiz bir kara hattı
Bu, üçlünün toplamından fazlasıdır. Çünkü üçlüde coğrafi süreklilik yoktur; dörtlüde vardır. İran girdiği anda Edirne'den Karaçi'ye kesintisiz bir kara koridoru doğar. Bu koridor, Çin'in Kuşak Yol Girişimiyle de doğrudan buluşur.
Somut olarak ne yapılmalı?
Niyet beyanı yeterli değildir, somut bir program şarttır. O yüzden yedi somut başlık sayayım.
Bir. Tercihli Ticaret Sistemi fiilen işletilmeli. Kırk yıldır kâğıt üzerinde duran bu mekanizma hayata geçmeden gerisi laftır. Gümrük indirimi olmadan ticaret artmaz.
İki. Körfez İşbirliği Konseyi ile serbest ticaret anlaşması müzakereleri sonuçlandırılmalı. Pakistan ile mevcut tercihli ticaret anlaşmasının kapsamı genişletilmeli. İran ile de tercihli ticaret anlaşması yenilenmeli.
Üç. İstanbul-Tahran-İslamabad demiryolu hattı ciddi bir yatırım programıyla ayağa kaldırılmalı; Irak üzerinden Kalkınma Yolu ile Körfez limanlarına bağlanmalı. Ticaret ancak fiziki bağlantı varsa artar.
Dört. Milli para ile ticaret ve ortak bir mutabakat-takas altyapısı kurulmalı. Dört ülkenin merkez bankaları arasında karşılıklı swap hatları ve bir takas mekanizması kurulmalı. Bu, siyasi bir slogan değil, teknik bir iştir ve yapılabilir.
Beş. Ortak kalkınma finansmanı. İslam Kalkınma Bankası'nın sermaye yapısı güçlendirilmeli, proje bazlı ortak fonlar ve varlığa dayalı finansman modelleri devreye alınmalı. Enerji geliri Batı varlıklarına değil, bölge içi üretime akmalı.
Altı. Savunma sanayiinde alıcı-satıcı ilişkisi değil ortak üretim ve ortak mülkiyet. Türkiye'nin bu alanda sunacağı en değerli şey silah değil, teknoloji ortaklığıdır. Offset değil, birlikte üretim.
Yedi. Enerji ile sanayinin eşleştirilmesi. Bölge ham petrol ve gaz satıyor, işlenmiş ürünü Batı'dan alıyor. Bu sömürgeci bir denklemdir. Ortak petrokimya ve gübre yatırımları, uzun vadeli indirimli enerji tedarik anlaşmaları karşılığında Türkiye'de kurulacak üretim tesisleri. Enerjiyi hammadde olarak değil, girdi olarak kullanmak.
Zorlukları da dürüstçe yazalım
Bu satırları okuyup "her şey güllük gülistanlık" havasına kapılan olmasın. Önümüzde ciddi engeller var ve bunları görmezden gelmek, bu fikre en büyük kötülük olur.
Birincisi, Körfez sermayesinin alışkanlığı. Bu sermaye on yıllardır Amerikan tahvilinde, Londra gayrimenkulünde, Avrupa hisse senedinde durdu. Alışkanlıklar kolay değişmez. Bölge içi üretime yönelmesi için sadece siyasi irade değil, cazip getiri ve hukuki güvence gerekir.
İkincisi, ikincil yaptırım korkusu. İran'la iş yapan bankalar Amerikan finans sisteminden dışlanma riski taşıyor. Bu, İran'ın entegrasyonunun önündeki en somut engeldir. Aşılmasının tek yolu, dolar dışı bir ödeme altyapısının fiilen kurulmasıdır. Yani sorun ile çözüm aynı yerde duruyor.
Üçüncüsü, asimetri. Dört ülkenin üçü enerji ihracatçısı, biri enerji ithalatçısı. Türkiye bu denklemde sürekli açık veren taraf olur. Bunun dengelenmesi için Türk sanayi ürünlerine ve müteahhitlik hizmetlerine karşılıklı pazar açılması şarttır. Yoksa ticaret büyür ama Türkiye'nin cari açığı da büyür.
Dördüncüsü, siyasi güven. Bu ülkelerin hepsinin birbirine karşı tarihsel şüpheleri var. Bunlar bir imzayla silinmez. Ancak ortak proje ve ortak mülkiyet ile aşınır. İnsanlar birlikte fabrika kurdukça birbirine güvenir; toplantı yaptıkça değil.
Son söz
Sonuç olarak, Mekke'de imzalanan metin bir savunma anlaşmasıdır. Ama tarihe geçecekse, savunma anlaşması olarak geçmeyecektir. Çünkü tarihte sadece askerî ittifaklar ayakta kalmamıştır. Ayakta kalanlar, ortak üretim kurmayı başaranlardır. Avrupa Birliği bir savunma paktı olarak değil, kömür ve çelik topluluğu olarak başladı. Yani bir üretim anlaşmasıyla. Bugün elimizde bir zemin var. Elli yedi üyeli bir teşkilatın yarım yüzyılda kuramadığı somut yükümlülük, üç ülke arasında kuruldu. Bu zemin ekonomiye taşınırsa, bölgenin son yüzyıldaki en önemli dönüşümünün başlangıcı olabilir. Taşınmazsa, güzel bir fotoğraf karesi olarak kalır.
Ve bu yapı, İran olmadan tamamlanmaz. Coğrafya buna izin vermiyor, enerji denklemi buna izin vermiyor, Hürmüz buna izin vermiyor. Bugünkü çatışma ortamında bunu söylemek zor gelebilir; ama ekonomi siyasetten daha sabırlıdır ve sonunda coğrafya kazanır. Türkiye bu denklemde bir taraf değil, üretici güçtür. Sermayesi Körfez'de, enerjisi Basra'da, pazarı Güney Asya'da, üretimi Anadolu'da olan bir modeli kurabilirsek, Mekke'de atılan imza tarihî olur. Kuramazsak, arşivlerde bir fotoğraf olarak kalır. Tercih bizimdir.
Henüz yorum yapılmamış
Bu içerik hakkında ilk yorumu siz yapın!