Bir önceki yazımda işletmelerin gelişiminin önündeki en büyük engel olan "orta gelir tuzağı" ve bu tuzağın işletme stratejisi oluşturmaya mâni olan zihinsel örüntüsünden bahsetmiştim.
Bu yazımda ise sizlere, işletmelerde stratejinin gerekliliği, yönetimde yapılan genel yanlışlar ve bu yanlışların toplumu ilgilendiren milli yönleri hakkındaki görüşlerimi paylaşmak istedim.
Bilindiği üzere Birleşmiş Milletler, Dünya üzerindeki ülkeleri birçok kriteri baz almak suretiyle ölçeklendirerek gelişmişlik seviyelerine göre sınıflandırmaya tabi tutmaktadır. Bu kriterlerin içerisinde ise ülkenin iktisadi yapısı, gücü ve ekonomik değer yaratma kabiliyeti en büyük puanlamaya sahip kriterler arasında yer almaktadır.
Ülkeler gelişmişlik seviyelerine göre 3 sınıfa ayrılmaktadır.
• Gelişmiş ülkeler
• Gelişmekte olan ülkeler
• Az gelişmiş ülkeler
Türkiye bu üç sınıf içerisinde "Gelişmekte olan ülkeler" statüsünde yer almaktadır. Bu durum, ülkedeki genel mali politikalar ve iktisadi uygulamalar ile alakalı olduğu kadar milli ekonominin yapı taşları olan büyük ve küçük bütün işletmelerin de adeta bir karnesi niteliği taşımaktadır. Her ne kadar sorumluluk reddi veya gelişim kısıtlarından kaynaklanan çaresizlik psikolojisi ile savunmaya geçsek bile patronlar ve CEO'lar olarak bu karnenin asıl sahibi konumunda ana aktör bizleriz. Ülke yönetimini eleştirerek, mevcut konjonktürü eleştirerek bi yere varamayız. Yapacağımız her eleştiriyi bir sorun tespit fırsatı olarak görmek, adımlarımızı sorunların çözümleri doğrultusunda atmamızı sağlayacaktır. Eleştirileri kendimize yönelttiğimizde ise karşılaşacağımız sonuçların muazzamlığı konusunda sizleri temin edebilirim.
Bizler, mevcut şartlar altında, bütün olumsuzluklara rağmen gelişmeye mecbur olan bir milletiz. Gelişmek için ilk önce zihinsel özgürlüğümüzü tesis etmeli, ardından durum ve sorun tespiti yapmalı, bunun ardından da çözüm yollarını konuşmalıyız.
Hükümetlerin iktisadi eylemlerini eleştirmekle herhangi bir aşama kaydedemeyeceğimiz gibi başarılı olmak için harcamamız gereken ve asla geri gelmeyecek olan zaman ve enerjiyi beyhude tartışmalarla boşa harcamış olacağız.
Her ne kadar hoşunuza gitmese de gözlemlerim sonucunda elde ettiğim ve söylemekle yükümlü olduğum işletme yönetimi yanlışları çok fazla. Herhangi bir maddi kaygı gütmediğim gibi, trend olacak konulara değinmek, reyting sağlamak gibi hedeflerim de olmadı ve olmayacak. Tek motivasyon kaynağımın, ektiğim bir tohumun bir gün yeşermesi umudu olduğunu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bir çoğumuz aslında bahsedeceğim yanlışların farkında fakat bazı (!) nedenlerden dolayı dile getirmeye çekiniyorlar.
Günü kurtarmak adına gerçekleştirilen stratejik her adım, işletmelerin ömründen çalmaktadır. Kısa vadede kâr maksimizasyonuna odaklanan CEO'lar, mevcut şartlardan dolayı adeta buna zorunlu bırakılmaktadır. Aksi durumda Patronlar ve CEO'lar başarısız olarak sıfatlandırılacakları için sürdürülebilir strateji temelinden yoksun, ciro artırmaya yönelik anlık kararların hâkim olduğu bir işletme ekosistemine mahkûm ediliyoruz. Belli başlı sebeplere dayanan, tabiri caizse bu "vur-kaç" ekosistemi özellikle ekonomik krizlerin periyodik olarak yaşandığı bir dünyada, şirketlerin kırılganlığını artırmaktadır.
Gelişim ivmesi bakımından düşüş eğilimi yaşayan, büyümesi bir yerden sonra sınırlanan, kırılgan iktisadi yapıya sahip işletmelerden oluşan bir ülkenin ekonomisinde genel durumun düzeltilmesi için devlet tarafında hayata geçirilebilecek politikalar çoğu zaman yetersiz ve silik kalmaktadır. Her şeyi de devletten beklememenin gerekliliği ise altı çizilmesi gereken en önemli husustur.
Evet kısıtlarımız fazla, zor bir coğrafyada yaşıyoruz, savaş ekonomisi tüm Dünya'yı sarmış durumda. Kendisini "Gelişmiş ülke" olarak adlandıran ülkelerin ambargoları nedeniyle birçok ülkenin ve birçok saygın iş insanımızın itibarı zedelenmekte ve hatta ticari hayatları sonlandırılmak istenmekte. Bu iş insanları, ülke ekonomisine muazzam faydalar sağlayabilecek kapasitede ve kendilerini geliştirmiş insanlar. Gelişmiş (!) ülkeler, ekonomilerinin güçlü olmasına ve işletme temellerinin sağlamlığına güvenerek bu sorumsuz ve şımarık tavırlara cüret etmekten çekinmemekteler.
Peki bu kadar olumsuzluğun içerisinde bizler ne yapmalıyız?
Eğer bu soru zihninizi kurcalamaya başladıysa bu metnin hazırlanış amacı hasıl olmaya başlamış demektir.
"Ticaret Savaşları" olarak adlandırdığım bu süreçte patronlara ve işletme yöneticilerine seslenmek istiyorum.
Bizler, patronlar ve CEO'lar olarak bu ülkenin ticari ordularıyız. Savaşların ekonomik olarak tetiklendiği dünyada kişisel servetimizi sürdürülebilir ve ilkeli biçimde artırmanın yollarını araştırmakla kalmayıp, bu vatan için de doğru ekonomik stratejiler geliştirerek kolektif bilinçle hareket etmeliyiz ki gelişebilelim. Bu bilinç ile hareket ettiğimiz müddetçe "Dünya'da biz de varız!" diyebilecek güce, eskiden olduğu gibi bugün de sahip olabiliriz.
- Epstein Dosyası bir Skandal Değil ! Kurulan Sistemin Bir İfşasıdır 03.02.2026
- Krizde Rekabeti Para Değil Strateji Belirler 30.01.2026
- Ticaret Savaşları 27.01.2026
- Orta Gelir Tuzağından Kurtuluş Reçetesi 23.01.2026
- Tümünü Gör