Sıcak Para Değil, Akıllı Para: İFM'yi Gerçek Bir Kalkınma Motoruna Dönüştürmenin Yolu

Sıcak Para Değil, Akıllı Para: İFM'yi Gerçek Bir Kalkınma Motoruna Dönüştürmenin Yolu
Serhat Latifoğlu
04.05.2026 Pazartesi 10:05 | Son Güncelleme: 04.05.2026 Pazartesi 10:05

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın Dolmabahçe'de açıkladığı 'Türkiye Yüzyılı Yatırım İçin Güçlü Merkez Programı', cesur ve doğru yönde atılmış bir adımdır. İmalat-ihracat sektöründe kurumlar vergisini yüzde 25'ten yüzde 9'a indirmek, İstanbul Finans Merkezi'nde (İFM) transit ticaret kazançlarını tamamen vergiden muaf tutmak, 20 yıl boyunca yurt dışı kaynaklı gelirlerde sıfır vergi uygulamak — bunların hepsi küresel standartlarda rekabetçi adımlardır. Ama burada durmak olmaz. Çünkü bir finans merkezini ayakta tutan şey yalnızca vergi avantajı değildir. Asıl soru şudur: Bu merkeze gelen para nereye akacak? Türk ekonomisinin reel sektörünü besleyecek mi, yoksa kısa vadeli spekülatif araçlarda mı dolaşacak?

FİNANS MERKEZLERİ REEL SEKTÖRE YARAR MI?

Tarih bize net bir ders veriyor. 1980'lerde ve 1990'larda inşa edilen birçok 'offshore finans merkezi' — Londra, Lüksemburg, Dublin, bazı Karayip adaları — yalnızca vergi arbitrajı üzerine kuruldu. Bu merkezler büyüdü, ancak ev sahibi ülkelerin reel ekonomisine kayda değer bir katkı sağlamadı. 2008 küresel krizi patlak verdiğinde bu merkezlerin kırılganlığı da gün yüzüne çıktı.

Türkiye'nin hedeflemesi gereken model bu değildir. Türkiye 85 milyonluk nüfusu, köklü imalat sanayii, güçlenen savunma teknolojisi ve benzersiz jeopolitik konumuyla çok daha iddiası olabilecek bir ülkedir. Doğru model, finans sektörünü reel ekonominin hizmetine koşan, üretimi ve teknolojiyi destekleyen, girişim sermayesini kanalize eden bir yapıdır. Bunun en somut örneği günümüzde Çin'dir.

ÇİN ŞANGHAY'I NEDEN BAŞARDI? TÜRKİYE İÇİN DERSLER

2019-2020 yıllarında Çin, küresel varlık yöneticilerine Şanghay kapılarını araladı. BlackRock, Fidelity, Neuberger Berman, Amundi gibi dünyanın en büyük fonları Çin'de şirket kurdu ve lisans aldı. Üstelik Çin bunu yaparken sermaye kontrollerini kaldırmadı, yargı sistemini değiştirmedi, 'bağımsız merkez bankası' oluşturmadı. Peki ne yaptı?

Birincisi, Çin aşamalı ve öngörülebilir bir açılış takvimi sundu. 2013'te sadece nitelikli yatırımcılara yönelik özel fon yönetimine izin verdi. 

İkincisi, Çin 'erişim primi' silahını ustaca kullandı. Yabancı kurumlar Çin'e kendi kurallarıyla girmek istedi; çünkü 1,4 milyar kişilik pazara başka türlü giremiyorlardı. Kurallar ağır olsa da erişim bu ağırlığa değiyordu.

Üçüncüsü ve en kritik olanı, Çin yabancı kurumları yerli ortaklarla buluşturdu. Amundi ile Bank of China Servet Yönetimi Birimi ortak girişim kurdu. Bu ve bunun gibi çok sayıda ortak girişim gerçekleşti.

TÜRKİYE'YE ÖZGÜ MODEL: ÜÇ SACAYAĞI

Tüm bu analizin ışığında Türkiye için önerilen model üç sacayağı üzerine kuruludur.

Birinci sacayak, kontrollü ama öngörülebilir açılış: bir anlamda sermaye kontrollerini uygularsak sorun olmaz. Çin sermaye kontrollerini kaldırmadı ve başardı. Ama kurallar net, tutarlı ve takvimli olmalı. Her adım önceden ilan edilmeli, ilan edilen tarihte hayata geçirilmeli. İFM'ye gelecek yabancı kurumlar için Çin'in JV (joint venture) zorunluluğuna benzer biçimde Türk kurumu ortaklığı başlangıçta teşvik edilmeli; zamanla sahiplik oranı artırılabilir. Bu model hem know-how transferini sağlar hem kontrolün Türkiye'de kalmasını güvence altına alır.

İkinci sacayak, zorunlu alokasyon mekanizması: İFM'de faaliyet lisansı alan kurumların yönettiği varlıkların belirli bir oranını — örneğin yüzde 15 ila 20'sini — yapay zeka, savunma teknolojisi ve yenilenebilir enerji gibi Türkiye'nin stratejik sektörlerine yatırmaları lisans koşulu haline getirilmelidir. Bu bir zorlama değil, erişim bedelidir. Şanghay'a giren fonlar Çin pazarına erişim karşılığında bu bedeli ödedi. İstanbul'a giren fonlar da Türkiye'nin büyük iç pazarına, AB pazarına, Türk Devletleri Teşkilatı pazarlarına, İslam İşbirliği Teşkilatı pazarlarına, ve Afrika pazarlarına erişim karşılığında bu bedeli ödeyebilir.

Üçüncü sacayak, üretimi besleyen finansman kanalları: İFM'nin başarısı yalnızca Transit Ticaret veya offshore işlemlerle ölçülmemelidir. Asıl ölçüt şu olmalıdır: Bu merkezden geçen uluslararası sermaye Türk imalat sanayiini, teknoloji girişimlerini ve ihracatçısını ucuz ve uzun vadeli finansmana kavuşturuyor mu? Bunun için TVF'nin fund of funds modeline dönüştürülmesi, eşleştirme fonu (matching fund) mekanizmasının hayata geçirilmesi ve İFM bünyesinde Büyüme Pazarı'nın kurulması zorunludur.

VERGİ İNDİRİMİNDEN VİZYON DEĞİŞİKLİĞİNE

Açıklanan paket doğru bir başlangıçtır. Ama bir finans merkezi binasıyla ve vergi muafiyetiyle kurulmaz; kurumsal mimarisiyle, reel ekonomiyle bağlantısıyla ve girişim ekosistemiyle anlam kazanır.

Türkiye Dubai veya Singapur olmaya çalışmamalıdır. Bu ülkeler saf transit merkezlerdir; Türkiye ise hem büyük bir üretim ekonomisi hem de güçlü bir coğrafi köprüdür. Bu iki özelliği birleştiren, üretimi ve teknolojiyi finans sektörüyle buluşturan, Çin modelinin kendi özgün koşullarına uyarlandığı bir vizyon çok daha güçlü ve sürdürülebilirdir.

Şanghay on yılda başardı. İstanbul da başarabilir. Ama bunun için gerekli olan şey sadece vergi indirimi değil; net bir yol haritası, güçlü devlet iradesi, reel sektörü besleyen finansman kanalları ve girişim ekosistemini ayağa kaldıracak mekanizmalardır. Bu vizyon kurulursa İFM gerçek anlamda bir kalkınma motoruna dönüşür. Kurulmazsa yalnızca zenginlerin vergi optimizasyon merkezi olarak kalır — bu ise Türkiye'nin ne hak ettiği ne de ihtiyacı olan şeydir.


haber365.com