Ege’nin Kalbinde Bir Direniş Hikâyesi: Kızıl Buğday
Hafta sonu TÜYAP Kitap Fuarı’na yaptığım ziyarette, uzun zamandır listemde olan pek çok kitaba kavuşma fırsatı buldum. Bu kitaplardan biri de Ahmet Büke’nin "Kızıl Buğday"ıydı. Büke, daha önce okumadığım ancak konusunun dikkat çekiciliğiyle beni cezbeden bir yazardı. Daha önce Bekir Büyükarkın’ın Bozkırda Sabah romanını, Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni ve Millî Mücadele Tarihi (1. ve 2. cilt) eserlerini, ayrıca Kemal Tahir’in unutulmaz Esir Şehir Üçlemesi’ni okumuş bir okur olarak; bu dönemin insan ruh halini merak ediyordum.Benim tercihim; hamasetten sıyrılmış, insanı tüm çıplaklığıyla bilen ve anlatan romanlardan yana. İşte Kızıl Buğday tam da bu noktada karşıma çıktı.
Çukurova’dan Ege’ye: Reji ve Ağalık Düzeni
Çukurova’nın ağalarına İnce Memed’den dolayı aşinayız; ancak Ege ağaları hakkında —birkaç eser dışında— derinlemesine bir bilgim yoktu. Reji sisteminin sömürü çarklarını öğrenmek isteyenler Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabına bakabilir. "Bir millet nasıl soyulur, nasıl kandırılır ve hak nasıl yenir?" sorularının cevabı orada saklıdır. Kızıl Buğday’da ise gözlerimizi Akhisar, Gördes, Manisa ve İzmir hattında açıyoruz. Ahmet Büke’nin dili öyle lezzetli ki; yer yer Yaşar Kemal’in o eşsiz anlatım tadını aldığımı söyleyebilirim.Kurgusal Bir Eleştiri: Kahramanın Yolculuğu
Esere Fethi Naci’nin eleştirel gözlüğüyle bakarsak, kurguya dair bazı sorular zihnimi kurcalıyor. Kitabın asıl kahramanı Arapoğlu Ali ile ancak kitabın ortalarına doğru karşılaşıyoruz. İlk yüz sayfada "Acaba kahraman bu mu, yoksa şu mu?" diye düşünerek ilerliyoruz. "Ali Cengiz oyunları" ile toprakların el değiştirdiği, konakların ve kulelerin yükseldiği bir ortamda Arapoğulları’nın en çok ezilen kesim olması, kahramanın oradan çıkacağını fısıldıyor zaten.
Ancak olay örgüsü, bazen araya giren yan hikâyelerle kesintiye uğruyor gibi hissettiriyor. Örneğin Yüzbaşı Cemil’in bölümü ve ağabeyi ile yaptığı savaş üzerine sohbetlerin hikâyeye katkısını tam olarak çözümleyemedim. Öte yandan Arapoğlu Ali’nin sigara muhabbeti ve arkadaşlarıyla olan o şakacı, samimi diyaloğu çok daha sahiciydi. Derin düşünceleriyle tezat oluşturan bu neşeli hali, karakteri içselleştirmemi sağladı.
Sömürü ve Mücadele
Kayalıoğlu ailesinin hikâyesi ise mültezimiyle, mütegallibesiyle (yerel zorba) hep aynı kapıya çıkıyor: Halkı ve devleti soyma düzeni. Bu tip yapıların siyasi bir omurgası yoktur; onlar için tek geçer akçe çıkardır. İngiliz bayrağı ya da Yunan bayrağı fark etmez; ceplerini hangisi dolduracaksa onun bayrağını asarlar.
Okur olarak insan, bu bölümleri hızla geçip Arapoğlu Ali’nin mücadelesine; Çanakkale, Filistin ve Suriye cephelerinden sonra Batı Anadolu’daki o yüksek tempolu direnişe dönmek istiyor. Özellikle "Hüseyniler" kısmı kitabın en sevdiğim bölümlerinden biri oldu.
Son Bir Not: O Yumruk Atılmalıydı
Ahmet Büke Hocamıza küçük bir sitemim ya da okur beklentim diyeyim: Keşke sonunda okuyucuyu biraz rahatlatsaydı. Adnan Bey’e bir kurşun sıkılsın, en azından bir yaralansın istiyor insan. Esir Şehrin Mahpusu’nda Kâmil Bey hasmına o yumruğu attığında nasıl ferahladıysak, Arapoğlu Ali’nin de hasmının ağzının ortasına bir tane patlatmasını bekledim.
Yazarımız Ahmet Büke’nin eline, diline sağlık. Diğer eserlerini de listeme ekledim; en kısa zamanda okuyacağım. Kitap okumayı seven herkese bu güzel Anadolu anlatısını tavsiye ediyorum.