30 Temmuz 2026 sabahı Avrupa, uzun yıllardır görülmemiş büyüklükte bir sınır kriziyle karşı karşıya kaldı.

İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı olan Septe’ye (Ceuta), 30 ve 31 Temmuz tarihlerinde yaklaşık 50 bin göçmen geçti. İspanya İçişleri Bakanlığının açıkladığı verilere göre İspanyol ordusu, polis ve sınır güvenlik güçleri olağanüstü tedbirler alarak 48 binden fazla kişiyi yeniden Fas tarafına çıkardı. Yaşanan izdiham ve deniz geçişleri sırasında resmî rakamlara göre en az 67 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı. İspanya, sınır hattına asker sevk etti; Tarajal sahiline yeni güvenlik sistemleri ve yüzer bariyerler yerleştirmeye başladı.

Ortaya çıkan tablo, Avrupa’nın son yıllarda yaşadığı en büyük kitlesel sınır ihlallerinden biridir.

Ancak bana göre asıl mesele rakamlar değildir.

Asıl mesele, iki gün içerisinde 50 bin insanın bir Avrupa Birliği sınırını nasıl geçebildiğidir.

Septe neden önemlidir?

Septe, Afrika kıtasında bulunmasına rağmen İspanya toprağıdır.

Dolayısıyla aynı zamanda Avrupa Birliği toprağıdır ve Schengen bölgesinin Afrika’daki kara sınırını oluşturmaktadır.

Fas ise onlarca yıldır Septe ve Melilla’nın kendi toprağı olduğunu savunmaktadır. Bu nedenle burada yaşanan her gelişme yalnızca göç meselesi değil; egemenlik, uluslararası hukuk ve jeopolitik rekabet meselesidir.

İki gün içinde ne oldu?

30 Temmuz sabahı binlerce kişi Fas tarafından Septe sınırına yöneldi.

Sınır kapıları, tel örgüler ve deniz hattı aynı anda zorlandı.

31 Temmuz itibarıyla İspanya olağanüstü güvenlik tedbirleri almak zorunda kaldı.

İspanyol ordusu sınır bölgesine konuşlandırıldı.

On binlerce kişi yeniden Fas tarafına çıkarıldı.

Bütün bunlar sadece kırk sekiz saat içerisinde yaşandı.

Bu kadar büyük bir insan hareketinin birkaç insan kaçakçısının organizasyonuyla gerçekleştiğini söylemek ikna edici değildir.

İspanya ne diyor?

İspanya Başbakanı Pedro Sánchez yaşananları ülkesinin egemenliği ve kamu düzeni açısından çok ciddi bir kriz olarak değerlendirdi.

Madrid yönetimi, olayların sosyal medyada yayılan yanlış bilgiler ve insan kaçakçılığı şebekeleri tarafından tetiklendiğini açıkladı.

Dikkat çekici olan ise şudur:

İspanya, yaşadığı bütün bu krize rağmen Fas’ı doğrudan suçlamaktan özellikle kaçındı.

Bunun nedeni açıktır.

Madrid yönetimi, Rabat ile açık bir diplomatik çatışmanın yeni göç dalgalarını tetikleyebileceğini hesaplamaktadır.

Fas ne diyor?

Fas yönetimi ise göçmenleri bilinçli olarak yönlendirdiği iddialarını reddetti.

Rabat, yaşananları ekonomik şartlara, insan kaçakçılarına ve sosyal medyada yayılan yanlış bilgilere bağladı.

Ancak burada cevap bekleyen çok önemli bir soru bulunmaktadır.

İlk iki gün boyunca yaklaşık 50 bin kişinin sınırı geçmesine engel olunamazken, Fas makamlarının müdahalesinden sonra on binlerce kişinin birkaç saat içerisinde yeniden geri dönmesi nasıl açıklanacaktır?

İspanyol basınında yer alan haberlere göre Rabat’ın talimatından sonra sınır kısa sürede yeniden kontrol altına alınmıştır.

Bu da bize şunu göstermektedir:

Demek ki sınır kontrol edilebilmektedir.

O hâlde neden ilk anda edilmemiştir?

Avrupa Birliği ne yaptı?

Avrupa Komisyonu, Septe’nin Avrupa Birliği’nin dış sınırı olduğunu vurgulayarak İspanya ile dayanışma mesajı verdi.

Ancak uygulamaya bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıktı.

Fransa sınır kontrollerini artırdı.

İtalya ilave tedbirler almaya başladı.

Yani Avrupa Birliği ortak bir güvenlik refleksi geliştirmek yerine öncelikle kendi ulusal sınırlarını koruma yolunu tercih etti.

Bu, Avrupa Birliği’nin göç konusundaki çifte standardını bir kez daha ortaya koymuştur.

Bu kriz neden şimdi yaşandı?

Jeopolitikte zamanlama tesadüf değildir.

10 Aralık 2020’de ABD, Batı Sahra üzerindeki Fas egemenliğini tanıdı.

22 Aralık 2020’de Fas ile İsrail arasında İbrahim Anlaşmaları kapsamında ilişkilerin normalleşmesini içeren ortak bildiri yayımlandı.

Bu tarihten sonra Fas ile İsrail arasındaki askerî ve istihbarî ilişkiler hızla gelişti.

ABD’nin siyasi desteği de Rabat yönetiminin bölgesel politikalarına önemli bir güç kazandırdı.

Diğer tarafta ise İspanya bulunmaktadır.

İspanya, 28 Mayıs 2024 tarihinde Filistin Devleti’ni resmen tanıdı.

Gazze’de yaşananlar konusunda Avrupa’da İsrail’e en sert tepki gösteren ülkelerden biri oldu.

Uluslararası hukuk mekanizmalarının işletilmesini savundu.

Tam da böyle bir dönemde Fas üzerinden tarihin en büyük göç baskılarından birinin İspanya’ya yönelmesi elbette dikkat çekmektedir.

Yair Netanyahu’nun açıklamaları neden önemlidir?

25 Mayıs 2019 tarihinde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun oğlu Yair Netanyahu, X hesabından yaptığı paylaşımda Araplara ve Müslümanlara seslenerek, “İşgal altındaki Arap ve İslam topraklarını kurtarmak mı istiyorsunuz? İşte size iyi bir başlangıç.” ifadelerini kullandı ve Septe ile Melilla’yı işaret etti.

Bu paylaşımlar İspanya’da büyük tepki doğurdu.

İsrail’in Madrid Büyükelçiliği açıklama yaparak bunların resmî devlet politikası olmadığını belirtmek zorunda kaldı.

Elbette bu açıklamaların tek başına İsrail devletinin resmî politikası olduğu söylenemez.

Ancak Fas ile İsrail arasındaki stratejik yakınlaşma, ABD’nin Fas’a verdiği destek ve bugün yaşanan gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, bu açıklamaları tamamen önemsiz ve bağlamından kopuk görmek de mümkün değildir.

Jeopolitik analiz yalnızca yazılı emir aramak değildir.

Jeopolitik analiz; aktörleri, çıkar ilişkilerini, ittifakları, zamanlamayı ve ortaya çıkan sonucu birlikte değerlendirebilmektir.

Göç artık hibrit savaşın silahıdır

21’inci yüzyılda savaş sadece tankla, topla ve uçakla yapılmıyor.

Ekonomik yaptırımlar…

Siber saldırılar…

Terör örgütleri…

Enerji koridorları…

Bilgi operasyonları…

Ve kitlesel göç hareketleri…

Bunların tamamı hibrit savaşın araçları hâline gelmiştir.

Bir ülkenin sınırına yüz binlerce insanın yönlendirilmesi; ekonomisini zorlar, kamu düzenini etkiler, demografik yapısını değiştirir ve millî güvenliği üzerinde baskı oluşturur.

Göç artık yalnızca insani bir dram değildir.

Göç, aynı zamanda stratejik bir baskı aracıdır.

Dün Türkiye, bugün İspanya

Türkiye de uzun yıllardır benzer hibrit baskılarla karşı karşıya kalmıştır.

Suriye başta olmak üzere farklı coğrafyalardan milyonlarca insan Türkiye’ye yönlendirilmiş; bunun ekonomik, sosyal ve güvenlik yükü büyük ölçüde Türkiye’nin omuzlarına bırakılmıştır.

Burada sorgulanması gereken, insanların çaresizliğini jeopolitik hesapların parçası hâline getiren, kitlesel göçü yönlendiren ve bundan stratejik sonuç üretmeye çalışan anlayıştır.

Bugün benzer bir tablo İspanya’da yaşanmaktadır.

Fas’ın ABD ve İsrail ile geliştirdiği stratejik ortaklık…

Batı Sahra konusunda aldığı güçlü siyasi destek…

İspanya’nın Filistin konusunda İsrail’e yönelik sert tutumu…

Yair Netanyahu’nun yıllar önce yaptığı açıklamalar…

Ve ardından gelen tarihin en büyük göç baskılarından biri…

Bütün bunların hiçbir ilişki kurulmadan değerlendirilmesi eksik bir analiz olur.

Sonuç

Septe’de yaşananlar yalnızca bir göç krizi değildir.

Bu olay, kitlesel göçün devletlere karşı hibrit baskı aracı olarak kullanılabileceğini gösteren en önemli güncel örneklerden biridir.

Dün benzer baskıyı Türkiye yaşadı.

Bugün İspanya yaşıyor.

Yarın hangi ülkenin hedef olacağını ise devletlerin bu yeni nesil tehditleri ne kadar doğru okuyabildiği belirleyecektir.

Devletler artık göçü yalnızca insani bir mesele olarak değil, aynı zamanda millî güvenlik, egemenlik ve jeopolitik mücadele perspektifinden değerlendirmek zorundadır.

Çünkü 21’inci yüzyılda göç, sadece insanların yer değiştirmesi değildir. Gerektiğinde devletlerin egemenliğini, demografik yapısını ve stratejik karar alma süreçlerini hedef alan hibrit savaş araçlarından biri hâline gelebilmektedir.