Kıbrıs’ta son dönemde baş döndürücü bir görüşme trafiği yaşanıyor.

Tufan Erhürman ile Nikos Hristodulidis görüşüyor.

Müzakereciler görüşüyor.

Birleşmiş Milletler devrede.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres devrede.

Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguín devrede.

Şimdi bütün yollar New York’a çıkıyor.

Peki bütün bu görüşmelerin sonunda Kıbrıs Türk tarafı somut olarak ne kazandı?

Asıl sormamız gereken soru budur.

17 Eylül’deki son Erhürman-Hristodulidis görüşmesinden de somut bir anlaşma çıkmadı.

Yeni geçiş kapısı konusunda anlaşma yok.

Güven artırıcı önlemlerin bütünü üzerinde anlaşma yok.

Müzakere yöntemi üzerinde anlaşma yok.

Yeni bir 5+1 toplantısı konusunda da anlaşma yok.

Erhürman’ın kendisi de yeni bir genişletilmiş toplantının şartlarının henüz oluşmadığını söylüyor.

BM Genel Sekreteri Guterres de New York’ta 3+1 veya 5+1 toplantısı yapılmasını beklemediğini, daha yapılması gereken çok iş bulunduğunu ve geçmişteki hataların tekrarlanmaması gerektiğini açıkladı.

O halde soruyorum: BU KADAR GÖRÜŞMENİN SOMUT SONUCU NEDİR?

Diplomaside görüşmek elbette önemlidir.

Ama görüşmenin kendisi başarı değildir.

Diplomaside başarı, görüşme sayısıyla değil alınan sonuçla ölçülür.

RUM TARAFI NE İSTEDİĞİNİ SAKLAMIYOR

Rum tarafının yaklaşımı da ortadadır.

Hristodulidis yeniden müzakere sürecine geçilmesini istiyor.

Geçmiş müzakerelerde ortaya çıkan sözde “yakınsamaların” korunmasını istiyor.

Crans-Montana’ya kadar oluşan zeminin yeni sürece taşınmasını istiyor.

17 Eylül’deki son görüşmeye de tam 19 ayrı başlıkla geldiğini kendisi açıkladı.

Bu başlıkların müzakerelerin esası, yöntemi ve güven artırıcı önlemlerle ilgili olduğunu söyledi.

Daha da önemlisi, geçmiş yakınsamalar meselesinde yeni ve somut fikirler sunduklarını da açıkladı.

Şimdi bunlar New York’a taşınacak.

Holguín devrede olacak.

Guterres devrede olacak.

Geçmiş yakınsamalar konuşulacak.

Yeni bir yol haritası konuşulacak.

İşte tam burada dikkatli olmak zorundayız.

Çünkü diplomaside bazen devletlerin önüne büyük paketler bir anda konulmaz.

Önce:

“Güven artırıcı önlemler” denilir.

Sonra:

“Yöntem” denilir.

Sonra:

“Yakınsamalar” denilir.

Sonra:

“Müzakere müktesebatı” denilir.

Sonra da bir bakarsınız ki yıllar önce terk ettiğiniz siyasi zemin yeniden müzakerenin başlangıç noktası haline gelmiş.

Benim endişem budur.

ERHÜRMAN’IN DÖRT MADDESİ BİZİ HANGİ DEVLETE GÖTÜRÜYOR?

Tufan Erhürman’ın ortaya koyduğu dört maddelik müzakere yöntemine dikkatle bakmak gerekir.

Birinci başlıkta siyasi eşitlik, etkin katılım ve dönüşümlü başkanlığın ilkesel olarak kabul edilmesini istiyor.

İkinci başlıkta Crans-Montana’ya kadar ortaya çıkmış yakınsamaların ilkesel olarak kabul edilmesini istiyor.

Üçüncü başlıkta müzakerenin takvime bağlanmasını istiyor.

Dördüncü başlıkta ise yeni bir başarısızlık halinde Kıbrıs Türklerinin yeniden mevcut duruma dönmemesine ilişkin güvence arıyor.

Ben burada çok temel bir soru soruyorum:

BİZ HANGİ DEVLETİ KONUŞUYORUZ?

“Dönüşümlü başkanlık” diyorsunuz.

Hangi devletin başkanlığı?

“Siyasi eşitlik” diyorsunuz.

Hangi devletin içerisinde siyasi eşitlik?

“Crans-Montana yakınsamaları” diyorsunuz.

Bu yakınsamalar bizi hangi devlet modeline götürüyor?

Peki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti nerede?

KKTC’nin Cumhurbaşkanı var.

Meclisi var.

Hükumeti var.

Bakanlıkları var.

Bayrağı var.

Toprağı var.

Halkı var.

Devlet kurumları var.

O halde bu devletin geleceği ne olacak?

Bu soruya açık cevap verilmeden “yakınsamalar”, “dönüşümlü başkanlık”, “federal siyasi eşitlik” gibi kavramların üzerinden geçilemez.

ANKARA BUGÜN ÇOK AÇIK KONUŞTU

Tam da bu tartışmalar devam ederken Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz bugün KKTC’de çok önemli bir açıklama yaptı.

Dedi ki:

“Adada iki devletin olduğu bir gerçeklik var.”

Ve devamında Kıbrıs Türk halkını azınlık konumuna düşürecek, devlet olma vasfını ortadan kaldıracak yaklaşımların başarılı olamayacağını söyledi.

Şimdi ben tekrar soruyorum:

TÜRKİYE “İKİ DEVLET” DİYORSA, MASADA HANGİ DEVLET KONUŞULUYOR?

Türkiye’nin resmi yaklaşımı iki devletli çözüm ise, yürütülen müzakere sürecinin bu yaklaşımla ilişkisi açıkça ortaya konulmalıdır.

Bir tarafta Ankara:

“Adada iki devlet gerçeği vardır.”

diyor.

Diğer tarafta dönüşümlü başkanlık, geçmiş yakınsamalar, Crans-Montana ve federasyon zemininde oluşmuş müzakere birikimi konuşuluyor.

O halde bunun açıklanması gerekir.

Bu iki yaklaşım nasıl bağdaştırılacaktır?

Çünkü mesele kelime oyunu değildir.

Mesele KKTC’nin devlet olarak geleceğidir.

RUM TARAFI TÜRKİYE-KKTC BAĞININ GÜÇLENMESİNDEN NEDEN RAHATSIZ?

Cevdet Yılmaz’ın bugünkü açıklamasının bir başka bölümü de çok önemlidir.

Türkiye ile KKTC arasında yürütülen fiber altyapı ve doğal gaz projelerine Rum tarafından ve bazı çevrelerden gelen tepkiler üzerine Yılmaz:

“Demek ki birilerini rahatsız etmişiz.” dedi.

Ardından da kim ne derse desin KKTC’nin faydasına, Kıbrıs Türklerinin refahına olan projelerin desteklenmeye devam edeceğini söyledi.

Bence üzerinde durulması gereken noktalardan biri de budur.

Türkiye’den KKTC’ye su geldi.

Şimdi fiber altyapı konuşuluyor.

Doğal gazın getirilmesi konuşuluyor.

Ekonomik ve altyapısal bütünleşme güçleniyor.

Bunlar KKTC’nin ekonomik kapasitesini ve Türkiye ile bağlarını kuvvetlendiren projelerdir.

Eğer gerçekten “iki devlet” diyorsak, bunun gereği yalnızca diplomatik açıklama yapmak değildir.

KKTC’nin ekonomisini güçlendirmek gerekir.

Enerji güvenliğini güçlendirmek gerekir.

İletişim altyapısını güçlendirmek gerekir.

Devlet kapasitesini güçlendirmek gerekir.

Dış dünyayla temas imkanlarını artırmak gerekir.

Yani KKTC’yi ortadan kaldıracak bir gelecek değil, KKTC’yi güçlendirecek bir gelecek inşa etmek gerekir.

BİR TARAFTAN “GÜVEN” DENİLİYOR, DİĞER TARAFTAN BASKI DEVAM EDİYOR

Bir başka temel çelişki de budur.

Sürekli “güven artırıcı önlemler” konuşuluyor.

Peki güven yalnızca Türk tarafının atacağı adımlarla mı artırılacak?

Kıbrıs Türklerinin uluslararası temaslarına yönelik engellemeler ne olacak?

Mülkiyet meselesinin ceza davaları ve tutuklamalar üzerinden siyasi baskı aracına dönüşmesi konusundaki Türk tarafının itirazları ne olacak?

KKTC’ye yönelik izolasyonlar ne olacak?

Kıbrıs Türklerinin uluslararası alandaki temsil sorunları ne olacak?

Bunlar devam ederken hangi güvenden bahsediyoruz?

Güven karşılıklıdır.

Tek taraflı güven artırıcı önlem olmaz.

GARANTÖRLÜK VE TÜRK ASKERİ MESELESİ

Bugün müzakerelerde henüz güvenlik ve garantiler başlığına geçilmiş değildir.

Fakat geçmiş federasyon müzakerelerinin nereye vardığını biliyoruz.

Güvenlik ve garantiler meselesi eninde sonunda önümüze gelecektir.

Rum tarafının Türkiye’nin mevcut etkin ve fiili garantörlüğünün devamına ilişkin yaklaşımı da bilinmektedir.

İşte burada Girit tarihini unutmamak gerekir.

Ben yıllardır bunun için:“KIBRIS GİRİT OLMASIN!” diyorum.

Girit’te de önce uluslararası müdahale geldi.

Sonra Türk askerinin varlığı tartışıldı.

Sonra Türk askeri çıkarıldı.

Sonunda egemenlik el değiştirdi.

Bugün bunun aynısının mutlaka yaşanacağını söylemiyorum.

Ama tarih bize güvenlik mekanizmalarının değiştirilmesinin ne kadar büyük sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.t

Türkiye’nin garantörlüğünün yerine Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, NATO veya başka bir uluslararası yapının geçirilmesi düşünülüyorsa bunun Türkiye ve Kıbrıs Türkleri açısından sonuçları son derece ciddi biçimde değerlendirilmelidir.

Çünkü Kıbrıs yalnızca adada yaşayan Kıbrıs Türklerinin güvenliği meselesi değildir.

Kıbrıs aynı zamanda Türkiye’nin güvenliği ve Doğu Akdeniz’deki stratejik konumu meselesidir.

NEW YORK’TA ASIL MESELE TOPLANTI DEĞİL, ZEMİNDİR

Şimdi herkes New York’a bakıyor.

Ben ise “toplantı olacak mı, olmayacak mı?” sorusundan daha önemli bir soru olduğunu düşünüyorum.

YENİ SÜRECİN ZEMİNİ NE OLACAK?

Geçmiş yakınsamalar başlangıç noktası mı kabul edilecek?

Crans-Montana’dan mı devam edilecek?

Federasyon modeli yeniden müzakerenin temel çerçevesi mi olacak?

Yoksa adadaki iki devlet gerçeği mi esas alınacak?

Türkiye’nin bugün açıkça ifade ettiği iki devletli çözüm yaklaşımı müzakere sürecinin neresinde olacak?

KKTC masaya bir devlet olarak mı oturacak, yoksa yeniden bir “toplum” seviyesine mi indirilecek?

Bunlar cevaplandırılmadan yeni bir müzakere sürecine girmenin çok ciddi sonuçları olabilir.

GÖRÜŞMEK BAŞARI DEĞİLDİR

Tekrar söylüyorum:

Diplomasi gereklidir.

Görüşmek gereklidir.

Ama görüşmenin kendisi başarı değildir.

Başarı sonuç almaktır.

KKTC’nin statüsü güçleniyorsa başarıdır.

Kıbrıs Türklerinin üzerindeki kısıtlamalar kalkıyorsa başarıdır.

Kıbrıs Türklerinin egemen iradesi kabul görüyorsa başarıdır.

Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin güvenliği güçleniyorsa başarıdır.

Yoksa haftada bir görüşmek, fotoğraf vermek, müzakerecileri tekrar tekrar bir araya getirmek ve ardından “yararlı bir görüşme oldu” demek tek başına başarı değildir.

52 yıldır Türk milletinin büyük bedeller ödeyerek koruduğu Kıbrıs’taki kazanımların diplomatik kavramların arasında aşındırılmasına izin verilmemelidir.

Bugün Ankara: “Adada iki devlet gerçeği vardır.” diyor.

O halde New York’a giderken sorulması gereken soru çok açıktır:

ANKARA İKİ DEVLET DİYOR; MASADA HANGİ DEVLET KONUŞULUYOR?

Ve bundan daha önemlisi: KKTC BU MASADAN NE KAZANARAK KALKACAK?

Kıbrıs meselesinde esas mesele kaç defa görüştüğümüz değildir.

Neyi görüştüğümüz, hangi statüyle görüştüğümüz ve görüşmenin sonunda ne elde ettiğimizdir.