Tarih yaprakları bizi son derece kritik bir eşiğe, bir karar anına getirmiş bulunuyor. Ankara’da gerçekleştirilecek olan NATO Zirvesi, sadece diplomatik nezaketlerin sergilendiği, mutat aile fotoğraflarının çekildiği sıradan bir toplantı değildir. Bu zirve, Türkiye açısından ezberlerin bozulması ve acı gerçeklerin masaya yatırılması gereken tarihî bir dönemeçtir.
Bugün geldiğimiz noktada, diplomatik illüzyonları bir kenara bırakıp şu tespiti yüksek sesle yapmanın vakti gelmiştir: NATO, Türkiye için güvenilir bir koruma kalkanı olmaktan çıkmış, aksine her geçen gün giderek büyüyen ve derinleşen bir jeopolitik risk jeneratörüne dönüşmüştür.
Güvenlik haritalarındaki derin çatlak
Bir ittifakın ayakta kalabilmesi, üyelerinin tehdit algılarının asgari müşterekte buluşmasına bağlıdır. Oysa bugün Türkiye’nin millî güvenlik haritası ile üyesi olduğu NATO’nun tehdit haritası arasında uçurumlar vardır ve bu iki harita artık hiçbir şekilde birbiriyle örtüşmemektedir.
NATO’nun mevcut stratejik aklı ve öncelikleri tamamen farklı bir rotaya kilitlenmiştir. İttifak; bütün enerjisini, diplomatik ağırlığını ve askeri kapasitesini Rusya, İran ve Çin eksenine karşı küresel bir cephe hattı örmeye harcamaktadır. Küresel hegemonya mücadelesinin bir yansıması olan bu yeni "Soğuk Savaş" cepheleşmesi, ittifakın ana varlık nedeni haline getirilmiştir. Peki, müttefiklerimizin zihni binlerce kilometre ötedeki güç mücadeleleriyle meşgulken, Türkiye’nin asıl ve yakıcı tehditleri nerede kümelenmektedir? Cevap son derece açıktır: Bizim varoluşsal tehditlerimiz doğumuzda veya kuzeyimizde değil, tam olarak güneyimizde, burnumuzun dibindedir.
Güneyimizde örülen ateş çemberi ve İsrail kuşatması
Türkiye’nin çevresine dikkatlice baktığımızda, müttefiklik ruhuyla asla bağdaşmayan bir tabloyla karşı karşıyayız. Suriye’nin kuzeyinde, bizzat "müttefiklerimiz" tarafından silahlandırılan, eğitilen ve siyasi olarak desteklenen bir terör koridoru inşa edilmek istenmektedir.
Doğu Akdeniz ve Ege’de uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımız gasp edilmeye, ülkemiz Antalya Körfezi'ne hapsedilmeye çalışılmaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) egemen varlığına yönelik bitmek bilmeyen saldırılar devam ederken, Mavi Vatan idealimize set çekmek için uluslararası koalisyonlar kurulmaktadır.
Bütün bu tabloya eklenen ve tehlikenin boyutunu zirveye taşıyan asıl mesele ise, bölgemizde İsrail merkezli olarak hızla inşa edilen yeni kuşatma jeopolitiğidir. Coğrafyamızı kan gölüne çeviren, on binlerce masumun katledildiği bu yıkıcı politikalar, bölgesel barışı dinamitlerken ülkemizin de etrafındaki ateş çemberini daraltmaktadır. İşin en acı tarafı ise, Türkiye’ye karşı kurulan bu denklemlerin, atılan bu diplomatik ve askeri adımların arkasında çoğunlukla aynı ittifakın çatısı altında bulunduğumuz başkentlerin yer almasıdır.
Emrivakilere ve sahte bayrak operasyonlarına geçit yok
Böylesine kaotik ve güvensiz bir ortamda, Türkiye’nin NATO üyeliğinin yarattığı asimetrik riskleri masaya yatırmaktan çekinmemeliyiz. NATO'nun küresel bir aktör olma hevesi, ittifak üyelerini her an kendilerini ilgilendirmeyen bir çatışmanın ortasına çekme potansiyeli taşımaktadır.
Türkiye; savaş ve barış gibi, bu milletin evlatlarının kanını, ülkenin kaynaklarını ve geleceğini doğrudan ilgilendiren hayati kararları hiçbir emrivakiye kurban edemez. Başka başkentlerde yazılmış sahte bayrak (false flag) senaryolarıyla tetiklenebilecek krizlerin bedelini bu toprağın insanları ödememelidir. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ve Türk devlet aklının harekât kabiliyeti, Ankara'nın millî çıkarlarını öncelemeyen hiçbir dış komuta zincirinin inisiyatifine bırakılamaz.
İkinci yüzyılda Atatürk'ün tam bağımsızlık rotası
Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında, devletimizin ve milletimizin önüne koyduğu ufuk, vizyon ve hedefler bellidir. Bu hedefler doğrultusunda, başkalarının jeopolitik hırslarının sahadaki aracı, vekili ya da köhnemiş bir güvenlik mimarisinin "ileri karakolu" olamayız. Statüko bize edilgen bir rol biçmeye çalışsa da Türkiye'nin potansiyeli ve tarihi birikimi bu dar gömleği yırtıp atmaya muktedirdir.
Bugün yapmamız gereken şey çok nettir: Kurucu Cumhuriyet iradesine, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün "tam bağımsızlık" çizgisine tavizsiz bir şekilde dönerek kendi millî güvenlik mimarimizi hızla inşa etmek. Savunma sanayisinde atılan adımları, bağımsız bir dış politika vizyonuyla taçlandırmaktan başka güvenli bir seçeneğimiz yoktur.
Elbette bu bağımsızlık yürüyüşünün, küresel sistemden ayrışmanın, kendi kararlarımızı almanın ve ekonomik bağımsızlığımızı tahkim etmenin bir bedeli olacaktır. Bu bedel, kısa vadede sancılı ve ağır olabilir. Ancak tarih bize şunu sayısız kez öğretmiştir: Kendi iradesine sahip çıkmanın bedeli ne kadar ağır olursa olsun, jeopolitik bağımlılığın ve başkalarının stratejik hesaplarında bir piyon olmanın bedeli her zaman, ama her zaman çok daha ağırdır.
- NATO şemsiyesi altında büyüyen tehdit: Kendi göbeğimizi kesme vakti 06.07.2026
- Batı Asya'da Emperyalizmin Çöküşü: Küresel Hegemonyanın Küllerinden Doğan Direniş 18.06.2026
- Büyük Anlaşma mı, Tarihi Teslimiyet mi? Trump’ın Tahran Çıkmazı 16.06.2026
- Suriye’de Güç Dengeleri: Rusya’nın Sessiz Dönüşü 20.10.2025
- Rusya ile Stratejik Ortaklık İsrail'e Karşı İran'ın Elini Güçlendirecek mi? 03.10.2025
- Tümünü Gör