Hafızalarımızı biraz tazeleyelim:
Takvimler 2015 yılını gösterdiğinde endüstrinin dev kalesi Star Wars: Güç Uyanıyor için 447 milyon dolarlık astronomik bir bütçe ayrılmıştı. Dönemin şartlarında vizyonu sallamış ve küresel çapta 2 milyar dolar gibi devasa bir hasılat elde etmişti.
Gişedeki bu gövde gösterisini bir kenara bırakıp dijital dünyaya baktığımızda da manzara pek farklı değil. Geçtiğimiz dönemde Avengers’ın yönetmenleri Russo Kardeşler’in Netflix’te yayınlanan bilimkurgu yapımı The Electric State için 300 milyon dolardan fazla harcandığı söyleniyor.
Yıllarca sinema dünyasında başarının, kalıcılığın ve endüstriyel gücün formülü bu yüz milyon dolarlık devasa çarklar, devasa yeşil ekranlar olarak kabul edildi.
Peki ya bugün?
Sahne altüst oldu.
Gişenin ve dijital dünyanın şampiyonları, o yeşil ekranların ve kör göze parmak harcanan bütçelerin çok uzağından gelen iki bağımsız yapım oldu: Kane Parsons’ın Backrooms’u ve Curry Barker’ın Obsession’ı.
Kane Parsons, daha 20 yaşında bir genç. Yönetmen koltuğuna oturduğu A24 yapımı Backrooms filmini sadece 10 milyon dolarlık bir bütçeyle çekti.
Sonuç mu?
Film, dünya genelinde 301.8 milyon dolar gibi muazzam bir gişe hasılatına ulaştı. Üstelik bu küresel çılgınlık yerelde de karşılık buldu; Türkiye'de vizyona girdiği günden bu yana yaklaşık 422 bin kişi tarafından izlenerek 109.1 milyon TL hasılat elde etti.
Madalyonun diğer yüzündeki Curry Barker, 26 yaşında. Sadece 700 bin dolara mal ettiği Obsession ile dünya çapında 200 milyon doların üzerinde bir geri dönüş sağladı.
Bu iki genç sinemacının başardığı şey sadece devasa kârlar elde etmek değil; onlar Hollywood'un hantal formüllerini yıkarak korku sinemasının evrimini ve 21. yüzyıl insanının en derin fobilerini kodlamayı başardılar.
Peki ama nasıl?
Cevap basit: Bu iki genç, yeni çağın ruhunu ve toplumsal korkularını çok iyi okudu.
Korkunun evrimi: Soğuk Savaştan dijital yalnızlığa
Korku sineması hiçbir zaman sadece "korkutmak" için var olmadı; o her dönemin toplumsal histerisinin bir aynasıydı. 70'lere, 80'lere, 90'lara baktığımızda korku filmlerinde AIDS korkusu, Soğuk Savaş paranoyaları ve psikolojik hastalıkların yarattığı bilinmezlikleri gördük.
Hafızalarımızı bir kere daha tazeleyelim:
Sene 1980, Kubrick The Shining ile karşımızda. Modern ailenin bir otel odasındaki izolasyonu ve bir babanın kendi akıl sağlığını yitirmesi. İnsanın kendi zihnindeki canavarla baş başa kalmasının dehşeti...
Hadi biraz daha geriye gidelim.
Sene 1978, John Carpenter Halloween ile karşımızda. Hiçbir rasyonel amacı olmayan bir katil sıradan bir banliyöde ortaya çıkıyor. Kötülük nedensiz, sadece orada fikri o dönemin rastgele şiddet olaylarına karşı sinematik bir yansıma...
Yani toplum neyden çekiniyorsa, canavar da tam olarak o kılıkta.
Peki ya bugün?
Bugünün canavarı artık banliyö sokaklarında pusuya yatmıyor.
21. yüzyılın asıl kabusu; insanın kalabalıklar içinde yalnızlaşması, sosyal medyanın yarattığı sahte bağlar ve ikili ilişkilerin içine düştüğü derin güven krizi. Backrooms ve Obsession işte tam olarak bu çağdaş izolasyonun ve sınırları kaybolmuş hayatların klostrofobisini yüzümüze vuruyor.
Backrooms, bizi internetin dipsiz, boş ve sarı labirentlerine hapsederek dijital yalnızlığımızı canavarlaştırırken; Obsession, birini hastalıklı bir şekilde sahiplenmenin karanlık dehşetini önümüze koyuyor.
Backrooms: Yeni kabus
Düşük bütçeli korku filmi dendiğinde çoğunluğun aklına el kamerasıyla çekilen Paranormal Activity geliyordur. Backrooms ezberi bozuyor; çünkü burası internetin sadece reklam panosu olarak kullanıldığı bir mecra değil, korkunun sıfır noktası.
Backrooms, klişe "karanlık labirent" korku mitini alıp dijital çağın beyaz yakalı klostrofobisine uyarlıyor. Antik mitolojideki kahramanlar taş dehlizlerde yönünü kaybeder, köşebaşında bekleyen canavardan kaçardı. Şimdi o antik labirentlerin yerinde floresan lambaların cızırtısı, holding koridorları ve monoton sarı odalar var.
Tehdit artık fiziksel bir canavar değil, mekanın bizzat kendisi.
Obsession: Sahiplenmenin dehşeti
Obsession ise birini sevmenin değil, birini kendine ait sanmanın dehşetini işliyor. Film; romantik hisleri masum bir gençlik takıntısı olarak değil, kontrol arzusuna dönüşen bir felaket, günümüz ilişki kültürünün o karanlık tarafı olarak ele alıyor.
"Beni sevsin" dileğinin masalsı yanını yere vurup ürkütücü bir tahakküm cümlesine dönüştürüyor. Karakterin kendi içsel obsesyonundan beslenmesi ve bunu adeta bir varoluş biçimi haline getirmesi, modern toplumun içten içe çürüyen, narsizimle zehirlenmiş güncel ruh halini tam on ikiden vuruyor.
Son söz: Bütçe değil, doğru senaryo kazanır
Kısacası bu iki genç, sinema sektörüne bir ders verdi: Korku artık yeşil ekranlar ardındaki devasa evrenlerde değil.
Basit çekimlerin ve iyi senaryoların, doğru sosyolojik tahlillerle birleştiğinde milyar dolarlık markaları nasıl tahtından edebileceğini izlemek sinemanın geleceği adına umut verici. Hollywood’un klişeleri eskirken, korku sineması çağın ruhunu okuyarak gençleşmeye devam ediyor.
Haftaya görüşmek üzere.