Türkiye’yi hangi çılgın durduracakmış?

Türkiye’yi hangi çılgın durduracakmış?
Ramda Afsar
08.02.2026 Pazar 21:50 | Son Güncelleme: 08.02.2026 Pazar 21:50

Ortadoğu’nun birçok yerinde savaş, zulüm, katliam ve işgal yaşanırken Türkiye; savunmadan diplomasiye, enerjiden güvenliğe, kriz yönetiminden insani yardıma kadar girdiği pek çok kulvarda etkisini artırıyor. Bu yükseliş bazı ülkelerde korku, bazı ülkelerde ise açık bir kaygı üretiyor. Zihinlerinin arka planında aynı soru dönüyor:


“Türkiye’yi nasıl durdururuz?”

Oysa tarihin pek çok döneminde Türkler, tanıyana “Tanısan seversin” duygusunu bırakmıştır. Elbette “tanımak”, “buyruk altına girmek” demek değildir. Fakat tarihe hakkaniyetle bakıldığında şunu görürüz: Osmanlı’nın birçok coğrafyada bıraktığı düzen ile modern çağın “özgürlük” söylemi aynı şey değildir. Bugün bazı güç merkezleri (Örnek: ABD) “özgürlük” kelimesini bir meşruiyet aparatı gibi kullanırken; Osmanlı pratiğinde özgürlük daha çok inanç, dil, kültür ve yaşam tarzına müdahale etmeme ilkesiyle okunur. Bu fark, kavramların içini boşaltanlarla kavramları bir düzen ilkesine dönüştürenler arasındaki farktır.

Bu yüzden “fetih” ile “işgal” kavramları da aynı değildir.
Fetih, bir coğrafyayı ele geçirmenin ötesinde adalet ve düzen inşası iddiasıdır. İşgal ise çoğu zaman kaynağı alma, yönetimi tahakküme çevirme ve kimlikleri dönüştürme girişimidir. Tarih, ikisinin de örnekleriyle doludur.

Osmanlı’nın çok kültürlü yapısına dair tarihsel örnekler de var: Avrupa’nın farklı dönemlerinde baskı gören toplulukların bir kısmı (Örnek: Yahudiler), can güvenliği ve hayat düzeni için Osmanlı’ya sığınmıştır. Bu, romantik bir masal değil; tarihsel realitedir.

Gelelim asıl meseleye: Bugünün dünyasında güç, sadece tankla-topla kurulmaz. Algı, finans, medya, lobicilik ve ağlar… Bunlar artık modern çağın savaş alanlarıdır. Siyonizm güdümlü Yahudiler uzun vadeli davranır: planlı, gizli ve sessiz; kurumsal hafızaya yatırım yapar, hedef koyar, uzun yıllar boyunca da hedefe sadık kalırlar.

Bu noktada kritik ayrım şudur: Bir inanç grubunu veya bir halkı toptan yaftalamak başka şeydir; ideolojik/siyasal örgütlenmeleri, lobi ağlarını, devlet politikalarını eleştirmek başka şeydir. Bugün Filistin meselesinde ses yükselten, işgalin hukuksuzluğunu söyleyen, sivillerin öldürülmesine karşı çıkan Yahudi kökenli insanlar da vardır. Buna rağmen dünya kamuoyunda daha görünür olan, genellikle güçlü lobi ağlarına ve medya/finans etkisine sahip organizasyonlar olan Siyonizm güdümlü Yahudilerin söylemleridir. Bu görünürlük, “haklılık” üretmez; sadece etki kapasitesi üretir.

Türkiye’nin farkı tam burada belirginleşiyor: Türkiye, sadece askeri güçle değil; tarihsel hafıza, sahaya temas ve insani refleks ile hareket ediyor. Ortadoğu ve Afrika halklarının birçoğunda görülen “Osmanlı geri gelsin” söylemi de aslında bir nostalji değil, çoğu zaman bir adalet ve düzen arayışının dışavurumudur. İnsanlar, “bugünün düzeni” içinde ezildiklerinde geçmişteki bir dengeyi idealize edebilirler. Bu duygu doğru yönetilmelidir.

Her millet kendine has karakteristik özellikleri mevcuttur.

Alman disiplinle anılır.

Japon pratiklikle anılır.

Türk ise cesaret, merhamet ve adaletle anılır. Ve evet, bize “barbar” diyenler de var. Bu yanlış değil. Şunu net söyleyeyim: Eğer “barbarlık” zalime karşı durmaksa, sivili hedef alan işgale itiraz etmekse, ihanete karşı refleks geliştirmekse; o yaftayı taşıyanlar önce kendi aynalarına baksın. Türkiye’nin caydırıcılığı tam da buradan gelir: Yanlışa “Dur” diyebilecek irade.

Sonuç şu: Türkiye’yi “sindirme” hayali kuranların elindeki araçlar belli: içeriden bölmek, algıyla yıpratmak, ekonomide sıkıştırmak, diplomatik yalnızlaştırma üretmek. Ama bunların hiçbiri, toplumun kültürel yapısı ve devlet aklı güçlü kaldıkça kalıcı sonuç vermez. Türkiye’nin gücü, sadece potansiyel gücünden değil; Türk Milleti’nin cesaretinden, adaletinden ve köklü tarihinden gelir.

Bu yüzden soruyu değiştirelim:
Türkiye’yi hangi çılgın durduracakmış?

haber365.com