7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, bana göre yalnızca bir liderler toplantısı değildir. Bu zirve, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana NATO’nun geçirdiği en büyük dönüşümün ilan edildiği tarihî bir dönüm noktasıdır. Ankara’da yalnızca NATO’nun bugünü değil, önümüzdeki on yılların güvenlik mimarisi de şekillenmiştir.
1949 yılında Sovyet tehdidine karşı kurulan NATO, 1991 yılında Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nın dağılmasına rağmen ortadan kalkmamış, tam tersine genişleyerek bugün 32 üyeli dünyanın en büyük askerî ittifakı hâline gelmiştir. Bu durum bize NATO’nun yalnızca askerî bir ittifak olmadığını, değişen uluslararası sisteme göre kendisini sürekli yeniden tanımlayan dinamik bir güvenlik organizasyonu olduğunu göstermektedir.
Ben NATO’nun gelişimini üç dönem hâlinde değerlendiriyorum.
NATO 1.0, 1949-1991 arasındaki klasik Soğuk Savaş dönemidir. Bu dönemde NATO’nun temel varlık sebebi Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nı çevrelemek ve caydırmaktı.
NATO 2.0, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından başlayan ve 24 Şubat 2022’ye, yani Rusya’nın Ukrayna’yı geniş çaplı işgaline kadar devam eden dönemdir. Bu süreçte NATO; Balkanlar, Afganistan, terörle mücadele, kriz yönetimi ve genişleme politikalarıyla varlığını sürdürmüştür.
NATO 3.0 ise 24 Şubat 2022’de başlamıştır. Rusya-Ukrayna Savaşı, NATO’nun güvenlik anlayışını kökten değiştirmiştir. Ankara Zirvesi de işte bu yeni dönemin resmen ilan edildiği zirve olmuştur.
Artık NATO’nun gündeminde yalnızca tanklar, uçaklar ve gemiler yoktur. Yapay zekâ, elektronik harp, siber güvenlik, uzay, büyük veri, kritik altyapılar, enerji güvenliği, savunma sanayii üretim kapasitesi ve tedarik zincirleri de NATO’nun güvenlik anlayışının ayrılmaz parçaları hâline gelmiştir. Sonuç bildirgesinde “Transatlantic Warfighting Cloud” ve “güçlü yapay zekâ modelleri” gibi kavramların yer alması, NATO’nun dijital harp çağının doktrinini benimsediğinin açık göstergesidir.
Ankara Zirvesi’nin en önemli kararlarından biri de savunma harcamalarının yeniden tanımlanmasıdır. 2014 Galler Zirvesi’nde belirlenen millî gelirin en az yüzde 2’sinin savunmaya ayrılması hedefi artık geride kalmıştır. Yeni hedef, 2035 yılına kadar yüzde 5 olarak belirlenmiştir. Bunun yüzde 3,5’i doğrudan savunma harcamalarına, yüzde 1,5’i ise siber güvenlik, enerji güvenliği, ulaştırma altyapısı, askerî hareketlilik ve kritik altyapılara ayrılacaktır.
Bu değişiklik, NATO’nun yalnızca orduları değil, ekonomileri, sanayileri ve toplumları da uzun süreli rekabete hazırladığını göstermektedir.
Bugün NATO ülkeleri yaklaşık 1,6 trilyon dolarlık askerî harcamayla dünya askerî harcamalarının yaklaşık yüzde 55’ini tek başına gerçekleştirmektedir. Buna rağmen Ankara Zirvesi’nin ana gündemi daha fazla para harcamak değil, daha fazla üretmektir. Mühimmat üretimi, füze sistemleri, hava savunması, elektronik harp, insansız sistemler ve yapay zekâ destekli savunma teknolojileri zirvenin merkezine yerleşmiştir.
Türkiye açısından ise Ankara Zirvesi hem önemli fırsatlar hem de dikkat edilmesi gereken riskler barındırmaktadır.
Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın savunma sanayiindeki kısıtlamaların kaldırılması yönündeki çağrısı son derece yerindedir. Bir taraftan Türkiye’nin NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olduğu söylenecek, diğer taraftan savunma sanayiinde siyasi ambargolar uygulanacaktır. Bunun müttefiklik hukukuyla bağdaşması mümkün değildir.
Trump’ın Türkiye ve Sayın Erdoğan hakkında kullandığı olumlu ifadeler ile F-35 konusunda verdiği “neden olmasın” mesajı dikkat çekicidir. Ancak uluslararası ilişkilerde önemli olan sözler değil, somut kararlardır. Bu nedenle süreci temkinli bir iyimserlikle takip etmek gerekir.
Yunanistan ise NATO’nun yeni savunma hedeflerini kendi silahlanma programına meşruiyet kazandırmak için kullanmaktadır. Atina yönetimi, savunma harcamalarında GSYH’nin yüzde 3,5’ini aştığını ve 25 milyar avroluk modernizasyon programı yürüttüğünü açıklamaktadır. Aynı zamanda Türkiye’yi “tehdit” olarak göstermeye devam etmektedir. Bir tarafta “iyi komşuluk” söylemi, diğer tarafta tarihinin en büyük silahlanma programlarından biri… Devletler söylemleriyle değil, askerî kabiliyetleriyle değerlendirilir.
Sonuç bildirgesinde önemli bir nokta da İran’ın nükleer silah sahibi olmaması ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisine saygı göstermesi gerektiğinin açık şekilde ifade edilmesidir.
Burada çok önemli bir hususun altını çizmek gerekir.
İran ile kara sınırı bulunan tek NATO ülkesi Türkiye’dir. Dolayısıyla İran’a yönelik her gerilim, en önce Türkiye’nin sınır güvenliğini, enerji arzını, ticaretini, göç yönetimini ve bölgesel istikrarını etkiler. Türkiye, İran’ın nükleer silah sahibi olmasını elbette istemez. Ancak Türkiye’nin İran’la gereksiz bir cepheleşmeye sürüklenmesi de millî menfaatleriyle bağdaşmaz.
Aynı durum bildirgesi tehdit olarak nitelenen Rusya için de geçerlidir.
Rusya, Türkiye açısından uzak bir tehdit değil; Karadeniz’de komşu, enerji tedarikçisi, turizm ortağı ve yaklaşık 50 milyar dolar seviyesindeki ticaret hacmiyle en önemli ekonomik ortaklardan biridir. Türkiye aynı zamanda Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin uygulayıcısıdır. Bu nedenle NATO’nun Rusya’yı “uzun vadeli tehdit” olarak tanımlaması, Türkiye’nin Rusya’yla bütün ilişkilerini aynı bakış açısıyla değerlendirmesini gerektirmez.
Hürmüz Boğazı’nın sonuç bildirgesine girmesi de ayrıca dikkat çekicidir. NATO, ilk defa Atlantik coğrafyasının dışında bulunan stratejik bir deniz geçidini doğrudan güvenlik gündemine taşımıştır. Bu, NATO’nun artık yalnızca Atlantik ittifakı olmadığını; küresel enerji yollarını ve stratejik boğazları da güvenlik alanının parçası olarak gördüğünü göstermektedir. Bu gelişme, Türkiye açısından Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ve Türk Boğazları üzerindeki egemenlik haklarımızın gelecekte çok daha dikkatli korunmasını gerektirmektedir.
Sonuç olarak Ankara Zirvesi, NATO’nun askerî ittifaktan küresel güvenlik ve savunma sanayii ittifakına dönüşümünün resmî ilanıdır.
Ancak Türkiye’nin jeopolitiği, diğer NATO ülkelerinin jeopolitiğiyle aynı değildir. İran ile kara sınırı olan, Rusya ile Karadeniz’de komşu bulunan, her iki ülkeyle de enerji, ticaret ve güvenlik ilişkileri yürüten Türkiye’nin tehdit algısı da doğal olarak farklıdır.
Türkiye, NATO’nun güçlü bir üyesi olmaya devam etmelidir. Ancak NATO’nun her tehdit tanımını, her önceliğini ve her stratejik yaklaşımını otomatik olarak kendi millî güvenlik anlayışına dönüştürmemelidir.
Çünkü müttefiklik, başkalarının tehdit algısını sorgulamadan benimsemek değildir. Gerçek müttefiklik, ortak güvenliğe katkı sunarken kendi millî menfaatlerini aynı kararlılıkla koruyabilmektir.
Devletlerin kalıcı dostları veya düşmanları yoktur. Kalıcı olan yalnızca millî menfaatleridir. Ankara Zirvesi’nin Türkiye açısından gerçek anlamı da işte bu gerçeğin ışığında değerlendirilmelidir.