30 Haziran 2026 tarihinde ABD Temsilciler Meclisi bünyesindeki Tom Lantos İnsan Hakları Komisyonu (Tom Lantos Human Rights Commission)’nda gerçekleştirilen oturumun başlığı bile aslında her şeyi anlatmaktadır.
“Human Rights in Turkish-Occupied Cyprus: Erdoğan’s Record and Its Implications for the Ankara NATO Summit.”
(“Türk İşgali Altındaki Kıbrıs’ta İnsan Hakları: Erdoğan’ın Sicili ve Bunun Ankara NATO Zirvesi’ne Etkileri”)
Dikkat ediniz…
Başlıkta yalnızca Kıbrıs yoktur.
Başlıkta doğrudan Ankara NATO Zirvesi vardır.
Demek ki amaç, yalnızca Kıbrıs meselesini tartışmak değildir. Amaç, NATO Zirvesi öncesinde Türkiye’nin uluslararası konumunu tartışmaya açmak ve Washington’daki karar alıcılara belirli bir politika istikameti göstermektir.
Konuşmayı yapan Michael Rubin de sıradan bir akademisyen değildir.
Uzun yıllar ABD Savunma Bakanlığı’nda (Pentagon) görev yapmış, Irak’ın işgalinden sonra kurulan Koalisyon Geçici Yönetimi (Coalition Provisional Authority) bünyesinde siyasi danışman olarak çalışmış, Ortadoğu’da saha tecrübesi edinmiş ve bugün Washington’da faaliyet gösteren Middle East Forum adlı düşünce kuruluşunda politika analizleri hazırlayan bir isimdir.
Bu nedenle Kongre’de dile getirdiği görüşler ABD’nin resmî politikası değildir. Ancak Washington’daki belirli güvenlik ve dış politika çevrelerinin Türkiye’ye yönelik yaklaşımını yansıtması bakımından son derece önemlidir.
Rubin’in konuşmasını dikkatle okuduğunuzda çok önemli bir gerçeği görüyorsunuz.
Konuşma Kıbrıs ile başlıyor; ancak Kıbrıs ile bitmiyor.
Çok kısa süre içerisinde;
Mavi Vatan’a geçiyor.
Türk Donanması’na geçiyor.
Geçitkale Hava Üssü’ne geçiyor.
Bayraktar ve diğer İHA/SİHA sistemlerine geçiyor.
F-16 savaş uçaklarına geçiyor.
Doğu Akdeniz’e geçiyor.
NATO’ya geçiyor.
ABD ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki askerî iş birliğine geçiyor.
Burada artık konuşulan yalnızca Kıbrıs değildir.
Konuşulan, Türkiye’nin son yıllarda ulaştığı askerî ve jeopolitik kapasitedir.
Rubin’in en dikkat çekici önerilerinden biri F-16 meselesidir.
ABD Kongresi’ne açıkça çağrıda bulunarak Türkiye’ye verilecek veya modernize edilecek F-16’ların kullanımına siyasi şartlar getirilmesini istemektedir.
Bunun anlamı açıktır.
Kıbrıs meselesi kullanılarak Türkiye’nin hava gücü sınırlandırılmak istenmektedir.
Geçitkale’deki İHA ve SİHA faaliyetlerini de aynı çerçevede değerlendirmektedir.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hava ve deniz üstünlüğü, Rubin’in konuşmasının temel rahatsızlık alanlarından biridir.
Konuşmada kullanılan terminoloji de tesadüf değildir.
Rubin, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” veya “Kuzey Kıbrıs” dememektedir.
Sürekli “Turkish-Occupied Cyprus”, yani “Türk işgali altındaki Kıbrıs” ifadesini kullanmaktadır.
Uluslararası ilişkilerde kavramlar tesadüfen seçilmez.
Kavramlar algıyı oluşturur.
Algılar politikaları şekillendirir.
Dolayısıyla burada yürütülen mücadele yalnızca askerî değil, aynı zamanda kavramsal ve psikolojik bir mücadeledir.
Rubin bununla da yetinmemektedir.
Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığını Rusya’nın Kırım politikasıyla aynı çerçevede göstermeye çalışmaktadır.
Oysa Türkiye’nin 1974 Barış Harekâtı’nın hukuki dayanağı olarak ortaya koyduğu 1960 Garanti Antlaşması’nı ve Kıbrıs Türk halkının güvenliğine ilişkin tezlerini tamamen yok saymaktadır.
Konuşmanın en dikkat çekici bölümü ise son kısmıdır.
Burada artık bir akademisyen gibi değerlendirme yapmamakta; adeta Amerikan yönetimine uygulanacak bir eylem planı sunmaktadır.
Amerikan Hazine Bakanlığı’nın (U.S. Department of the Treasury) Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’a yönelik mali denetimlerini artırmasını istemektedir.
Mali Eylem Görev Gücü (Financial Action Task Force – FATF) mekanizmalarının Türkiye üzerinde daha etkin kullanılmasını önermektedir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda daha da tecrit edilmesini sağlayacak yeni tedbirler alınmasını savunmaktadır.
ABD ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki askerî iş birliğinin genişletilmesini istemektedir.
Bununla da yetinmeyerek, Birleşik Krallık’ın adadaki Egemen Üs Bölgeleri’nin (Sovereign Base Areas) statüsünün yeniden değerlendirilmesini ve bu bölgelerde Amerikan askerî varlığının güçlendirilmesini önermektedir.
Daha da ileri giderek;
F-35 savaş uçaklarının, elektronik harp uçaklarının, insansız hava araçlarına karşı savunma sistemlerinin (anti-drone sistemleri) ve balistik füze savunma unsurlarının Güney Kıbrıs’ta konuşlandırılmasını açıkça önermektedir.
Bu önerilerin ardından kullandığı ifade ise son derece dikkat çekicidir.
Rubin, diplomasinin gerektiğinde güçle desteklenmesi gerektiğini savunmaktadır.
Bütün bunlar bir araya getirildiğinde karşımızda yalnızca Kıbrıs üzerine yapılmış bir değerlendirme bulunmamaktadır.
Karşımızda, Doğu Akdeniz’deki askerî dengeyi Türkiye aleyhine değiştirmeyi hedefleyen kapsamlı bir politika önerileri paketi bulunmaktadır.
Dolayısıyla Michael Rubin’in konuşmasının hedefinde yalnızca Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yoktur.
Hedef;
Türkiye’nin Mavi Vatan Doktrini’dir.
Hedef;
Türk Donanması’nın Doğu Akdeniz’deki caydırıcılığıdır.
Hedef;
Türk Hava Kuvvetleri’nin bölgedeki etkinliğidir.
Hedef;
Türkiye’nin savunma sanayiidir.
Hedef;
Türkiye’nin NATO içinde kendi millî çıkarlarını önceleyen bağımsız stratejik duruşudur.
Bugün mücadele yalnızca denizlerde, gökyüzünde veya diplomasi masalarında verilmemektedir.
Mücadele aynı zamanda Kongre komisyonlarında, düşünce kuruluşlarında, akademik raporlarda ve uluslararası medya platformlarında da yürütülmektedir.
Bu nedenle Türkiye’nin yalnızca askerî bakımdan güçlü olması yeterli değildir.
Hukukta güçlü olmalıdır.
Diplomaside güçlü olmalıdır.
Akademide güçlü olmalıdır.
Kamu diplomasisinde güçlü olmalıdır.
Çünkü uluslararası sistemde haklı olmak tek başına yetmez.
Haklılığınızı dünyaya anlatabildiğiniz ölçüde güçlü olursunuz.
Michael Rubin’in Kongre konuşması bize bir gerçeği bir kez daha göstermektedir.
Kıbrıs üzerinden yürütülen tartışma, gerçekte Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yükselen stratejik gücüne yöneliktir.
Dolayısıyla bugün savunulması gereken yalnızca Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti değildir.
Savunulması gereken; Mavi Vatan’dır.
Savunulması gereken; Türkiye’nin denizlerdeki ve göklerdeki caydırıcılığıdır.
Savunulması gereken; Türkiye’nin bağımsız dış politika iradesidir.
Çünkü hedef alınan yalnızca Kıbrıs değil, Türkiye’nin jeopolitik geleceğidir.