KIBRIS’TA SORUN KİMİN SORUNU?

KIBRIS’TA SORUN KİMİN SORUNU?
Müstafi Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı
26.06.2026 Cuma 14:47 | Son Güncelleme: 26.06.2026 Cuma 14:47

Kıbrıs konusu bugünlerde yeniden ısıtılıyor.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín’in temasları, 5+1 toplantısı hazırlıkları, Rum basınına sızdırılan yeni plan iddiaları, NATO garantörlüğü tartışmaları, Avrupa Birliği’nin sürece daha aktif dahil edilme çabaları…

Bütün bunlar bize tek bir şeyi gösteriyor: Kıbrıs yeniden masaya çekilmek isteniyor.

Ama asıl soruyu sormadan bu tartışmalara girmek doğru değildir:


Kıbrıs’ta gerçekten Türkler ve Türkiye çözülmemiş bir Türk sorunu var mı?

Bana göre yoktur.

Kıbrıs Türk halkı devletini kurmuştur. Kendi parlamentosu, hükümeti, yargısı, kurumları ve demokrasisi vardır. Kendi toprağında, kendi bayrağı altında yaşamaktadır.

Türkiye açısından bakıldığında da 1974 Barış Harekâtı ile temel hedef gerçekleşmiştir. Kıbrıs Türk halkı yok olmaktan kurtarılmış, Ada’daki Türk varlığı güvence altına alınmış, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki güney güvenlik hattı tahkim edilmiştir.

O hâlde “Kıbrıs sorunu” diye tarif edilen mesele kimin sorunudur?

Esas sorun, Rum tarafının adanın tamamını tek başına yönetme arzusundan vazgeçmemesidir.

Rum yönetimi hâlâ kendisini Ada’nın tek meşru sahibi ve “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin tek temsilcisi olarak görmektedir. Kıbrıs Türk halkını egemen eşit bir halk olarak değil, ileride kendi yönetimine dahil edilecek bir toplum olarak değerlendirmektedir.


Gerçek şu ki, bugün Kıbrıs Türk halkının bir devletsizlik sorunu yoktur. Kıbrıs Türkleri, kendi iradeleriyle kurdukları Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti çatısı altında, kendi bayrağı, kendi parlamentosu, kendi hükümeti, kendi yargısı ve kendi kurumlarıyla egemen bir devlet düzeni içerisinde yaşamaktadır.

Kıbrıs Türk halkının güvenlik sorunu da yoktur. Türkiye Cumhuriyeti, 1974 Barış Harekâtı ile Kıbrıs Türklerini sistematik saldırılardan ve yok edilme tehlikesinden kurtarmış; etkin ve fiilî garantörlüğü sayesinde adada kalıcı güvenlik ve caydırıcılık tesis etmiştir. Aradan geçen yarım asrı aşkın süre boyunca, 1963-1974 döneminde yaşanan acılar bir daha tekrarlanmamış; Kıbrıs Türk halkının güvenliği Türkiye’nin garantörlüğü altında korunmuştur.

Ada’da istikrar sorunu da bulunmamaktadır. 1974 sonrasında ortaya çıkan fiilî denge, iki taraf arasında geniş çaplı bir çatışmanın yaşanmasını engellemiş; iki halk kendi yönetimleri altında barış ve güvenlik içinde yaşamını sürdürmüştür. Bugün Doğu Akdeniz’in en istikrarlı bölgelerinden biri olmasının temelinde de bu güvenlik dengesi bulunmaktadır.

Dolayısıyla bugün “Kıbrıs sorunu” olarak ifade edilen meselenin kaynağı Kıbrıs Türk tarafı değildir. Esas sorun, Rum yönetiminin yaklaşık elli yıldır fiilen var olan iki devlet gerçeğini kabul etmek istememesidir. Rum tarafı hâlâ adanın tek meşru hâkimi olduğu iddiasını sürdürmekte; Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğini ve devletini kabullenmemektedir.


Dolayısıyla bugün “Kıbrıs sorunu” olarak adlandırılan mesele, Rum tarafının iki devletli mevcut statükoyu kabullenememesinden kaynaklanan bir statü sorunudur.

Bu nedenle bugün çözülmesi gereken mesele, Kıbrıs Türk halkının geleceği değil; Rum tarafının geçmişte kalan federasyon anlayışından vazgeçerek Ada’daki mevcut siyasi ve jeopolitik gerçekliği kabul etmesidir.

Bugün Ada’da iki ayrı halk, iki ayrı demokrasi, iki ayrı yönetim ve iki ayrı devlet gerçeği vardır. Yaklaşık yarım asırdır büyük ölçekli bir çatışma yaşanmamaktadır. Fiilî düzen güvenlik üretmiştir. Barışı sağlayan da bu fiilî dengedir.

O hâlde çözüm arayanların önce şu gerçeği kabul etmesi gerekir:

Kıbrıs’ta iki devletli yapı aslında sorunu çözmüştür.

Bugün yapılması gereken, bu gerçeği bozacak yeni ortaklık modelleri icat etmek değil; mevcut gerçeği uluslararası alanda tanımaktır.

Federasyon defalarca denenmiştir. 2004 Annan Planı’nda Türk tarafı iyi niyet göstermiş, Rum tarafı hayır demiştir. 2017 Crans-Montana sürecinde Türk tarafı yine çözüm iradesi ortaya koymuş, Rum tarafı “sıfır asker, sıfır garanti” dayatmasıyla masayı çökertmiştir.

Buna rağmen uluslararası toplum her defasında Rum tarafını ödüllendirmiş, Türk tarafını ise yeniden federasyon masasına çekmeye çalışmıştır.


Bu adalet değildir.

Bu çözüm arayışı da değildir.

Bu, Türk tarafını oyalama mekanizmasıdır.


Son günlerde Rum basınında yer alan ve BM Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi Holguín’e atfedilen yeni plan iddiaları da bu nedenle dikkatle değerlendirilmelidir. Planın resmiyeti teyit edilmiş değildir. Ancak bu iddialar üzerinden kamuoyu yoklaması yapıldığı, tarafların tepkilerinin ölçüldüğü ve federasyon zeminine dönüş için psikolojik hazırlık yürütüldüğü görülmektedir.


İddialara göre Türkiye’nin etkin ve fiilî garantörlüğü yerine NATO benzeri bir mekanizma gündeme getirilmektedir.

Bu, kabul edilemez.


Kıbrıs Türk halkını 1963’te uluslararası mekanizmalar koruyamadı. 1974’e kadar yaşanan saldırıları Birleşmiş Milletler durduramadı. Türkleri yok olmaktan NATO kurtarmadı. Kıbrıs Türk halkını kurtaran Türkiye Cumhuriyeti oldu.

O nedenle Türkiye’nin etkin ve fiilî garantörlüğü herhangi bir pazarlık başlığı değil, Kıbrıs Türk halkının varlık güvencesidir.


Tarih de bize bunu öğretmektedir.

1878’de Ada’nın yönetiminin İngiltere’ye bırakılmasıyla Kıbrıs’taki Türk egemenliği fiilen sona ermişti. Aradan tam 96 yıl geçti. 1974 Barış Harekâtı ile Türk askeri Ada’ya çıktı ve Türk bayrağı 96 yıl sonra yeniden Kıbrıs semalarında dalgalandı.


Şimdi soruyorum:

96 yıl sonra yeniden göndere çekilen Türk bayrağını diplomasi masasında riske mi atacağız?


Kıbrıs’ı Girit’in akıbetine mi terk edeceğiz?

Tarihte Girit’te de büyük devletlerin garantileri vardı. Ama o garantiler Türkleri koruyamadı. Sonunda Girit kaybedildi, Türk varlığı büyük ölçüde silindi. Bu nedenle “Kıbrıs Girit olmasın” sözü bir slogan değil, tarihî hafızanın uyarısıdır.


Bugün Rum tarafının stratejisi açıktır. Rum Ulusal Konseyi toplantısında yapılan açıklamalar da bunu göstermiştir. Rum tarafı federasyondan vazgeçmemiştir. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini Kıbrıs dosyasında baskı aracı olarak kullanmak istemektedir. Gümrük Birliği, vize serbestisi, Avrupa savunma programları ve Türkiye-AB ilişkileri Kıbrıs’ta taviz koparmanın aracı hâline getirilmek istenmektedir.


Bu oyuna gelinmemelidir.

KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın şu sözü bu bakımdan önemlidir:

“Kıbrıs Türk tarafı olarak bizlerin ve garantör ülke Türkiye’nin ‘evet’ demeyeceği herhangi bir fikrin hayata geçmeyeceğinden kimse kuşku duymuyor değil mi?”


Bu cümle, Kıbrıs meselesinde nihai belirleyici unsurun Türkiye ile tam uyum olduğunu göstermektedir.

Millî Savunma Bakanlığı’nın son açıklaması da aynı çizgiyi teyit etmiştir: Türkiye’nin Kıbrıs politikası değişmemiştir. Egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü teyit edilmeden hiçbir çözüm modeli kabul edilemez. İki devletli çözüm dışında hiçbir girişim desteklenemez. KKTC’nin güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir. Türkiye’nin garantörlük hakları kararlılıkla sürdürülecektir.


İşte Türk tarafının ortak duruşu budur.

Bugün yapılması gereken, başarısızlığı defalarca ispatlanmış federasyon modellerini yeni isimlerle yeniden tartışmak değildir.

Yapılması gereken, Ada’daki gerçeği kabul ettirmektir.


Kıbrıs’ta iki devlet vardır.

Biri Türk devletidir, diğeri Rum devletidir.

Kalıcı barış da ancak bu iki devletin iyi komşuluk ilişkileri kurmasıyla mümkündür.


Kıbrıs Türk halkını Rumların yöneteceği bir ortaklık formülüne zorlamak barış getirmez. Tam tersine, yeni krizlerin kapısını açar.

Türkiye açısından Kıbrıs, yalnızca soydaşlarımızın yaşadığı bir ada değildir. Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in kilididir. Mavi Vatan’ın anahtarıdır. Anadolu’nun güney güvenlik hattıdır.

Bu nedenle Kıbrıs’ta Türkiye’nin etkin ve fiilî garantörlüğü, Türk askerinin varlığı ve KKTC’nin egemenliği tartışma konusu yapılamaz.


Kıbrıs’ta çözümün adı bellidir:

Egemen eşitlik.

Eşit uluslararası statü.

İki devletli çözüm.


Anavatan Türkiye’nin etkin ve fiilî garantörlüğü.

Ve 96 yıl sonra yeniden göndere çekilen Türk bayrağının Kıbrıs semalarında sonsuza kadar dalgalanması.


 

haber365.com
Müstafi Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı Yazıları