İran’aA Sözde Özgürlük Müdahalesi

İran’aA Sözde Özgürlük Müdahalesi
Dr. Büşra Çakmak Üzehan
01.03.2026 Pazar 15:18 | Son Güncelleme: 01.03.2026 Pazar 15:18

İran’a yönelik saldırı ve buna eşlik eden görüntüler, uluslararası siyasetin en tartışmalı alanlarından birini yeniden gündeme taşıdı: Özgürlük adına yapılan müdahaleler gerçekten ne kadar özgürlük getirir? Ve içeride baskı altında tutulan bir toplum, dış müdahalelerle mi rahatlar, yoksa daha büyük kırılmaların eşiğine mi sürüklenir?

Özellikle kız çocuklarının eğitim gördüğü bir okulun vurulduğu yönündeki haberlerin hiçbir siyasi veya askeri gerekçeyle savunulması mümkün değildir. Savaşın bile hukuku vardır. Sivillerin, özellikle çocukların bulunduğu eğitim kurumlarının hedef alınması, hangi taraftan gelirse gelsin, uluslararası insancıl hukukun en temel ilkeleriyle çelişir.  Uluslararası insancıl hukuk son derece nettir: Çocukların, sivillerin ve eğitim kurumlarının korunması esastır. “Kadınlara özgürlük” söylemiyle yola çıkıp kız çocuklarının bulunduğu bir okulun zarar görmesi, en hafif ifadeyle derin bir meşruiyet krizidir. Özgürlük söylemi, en kırılgan hayatlara zarar verdiği anda ahlaki üstünlüğünü kaybeder. Çünkü özgürlük söylemi, en zayıf halkaya zarar verdiği anda ahlaki zeminini kaybetmeye başlar.

Uluslararası hukuk da siyasi etik de bize şunu söyler: Bazen yönetimler eleştirilebilir; ancak bu, sivillerin zarar göreceği dış müdahaleleri otomatik olarak haklı kılmaz. Dış güçlerin “özgürlük” dilini kullanırken sahadaki insani bedeli gerçekten gözetip gözetmediği artık daha yüksek sesle sorgulanmalıdır. Çünkü özgürlük, bombaların gölgesinde inşa edilmez. 

Bu karmaşık denklemde en can yakıcı sahnelerden biri de, kendi vatanının toprakları bombalanırken bu saldırıları sevinç gösterileriyle karşılayan kesimlerin sosyal medyaya yansıyan görüntüleridir. Kendi ülkesinin işgalini veya hedef alınmasını, o acıyı yaşatanlarla el ele verip kutlamak; toplumsal aidiyetin ve milli vicdanın ne denli derin bir kırılma yaşadığının en somut kanıtıdır. Bir yönetime yönelik öfke ne kadar büyük olursa olsun, o toprağın evlatlarının canını alan bir güce alkış tutmak, sadece siyasi bir tercih değil, aynı zamanda gelecek nesillere miras bırakılacak ağır bir tarihsel vebali de beraberinde getirmektedir. Bu tür 'ihanet' duygusuyla örülü kutlamalar, aslında toplumun kendi içindeki bağlarının ne kadar zayıfladığını ve dış müdahalelerin sosyolojik olarak nasıl bir yıkım yarattığını gözler önüne sermektedir. 

Bölgedeki bu gerilim sadece İran sınırları içinde kalmıyor; paylaşılan güncel görüntüler ve sahadan gelen bilgiler, ateş çemberinin Kıbrıs semalarına kadar uzandığını açıkça gösteriyor. Çatalköy üzerinde görülen füze izleri ve bölgedeki askeri üslerin (Ağrotur ve Dikelya) misilleme hedefi haline gelme riski, adayı bir "stratejik hedef" tahtasına oturtuyor.

Ortadoğu’daki vekâlet savaşlarının kıvılcımlarının KKTC topraklarına sıçraması, sadece bölgesel bir krizi değil, telafisi imkânsız bir güvenlik zafiyetini doğurur. Bugün "özgürlük" sloganları atanların, adadaki sivil yaşamı ve KKTC’nin güvenliğini tehlikeye atan askeri hareketlilikler konusunda da aynı "insani" sorumluluğu göstermesi gerekir. Kıbrıs, küresel güçlerin satranç tahtası değil, üzerinde yaşayan insanların güvenli yuvası olarak kalmalıdır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey daha fazla slogan değil, daha fazla sorumluluktur. Hem müdahale edenler için hem yönetenler için hem de bu karmaşık bilgi çağında gerçeği arayan bizler için.

haber365.com