1964 yılında RCD (Kalkınma için Bölgesel İşbirliği Teşkilatı) Türkiye, İran, Pakistan arasında kurulmuş, İran İslam Devrimi’nin ardından faaliyeti askıya alınmıştı. Bu yapı, 1985 yılında Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) olarak revize edildi ve 1990 yılından sonra Afganistan, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan EİT'ye üye yapıldı.

Ancak bu teşkilatlanmada arzu edilen bir mesafe alınamadı.

Bir diğer bölgesel İşbirliği Teşkilatı da 1992 yılında kurulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü oldu. Bu örgütün üyeleri ise;

- Arnavutluk,

- Azerbaycan, 

- Bulgaristan,

- Ermenistan,

- Gürcistan,

- Kuzey Makedonya,

- Moldova,

- Romanya,

- Rusya Federasyonu,

- Sırbistan,

- Türkiye,

- Ukrayna

- Yunanistan'dan oluşmaktadır.

Görüldüğü üzere Karadeniz’e kıyısı bulunmayan ülkeler de bu örgütlenmede yer almıştı. 

Bu nedenle işbirliği örgütü de pek işlevsel hale gelemedi. Esas olarak Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler olan Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan'dan daha öne çıktı.

Karadeniz'e kıyısı olmayan Yunanistan'ın bu örgütte ne işi vardı? Yunanistan, Türkiye ile özellikle Karadeniz’de işbirliği yapacak bir ülke değildi. Sonuçta yıllarca hasmane politikalarından vazgeçmiş değildi. Halen de 12 mil, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Adalar ve EGAYDAAK (Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada Adacık ve Kayalıklar) meselesinde düşmanca ve gayri hukuki politikalarını sürdürüyor, Türkiye'ye AB sürecinde yıllarca blokaj uygulamaya devam ediyor. Dolayısıyla Türkiye'nin bu işbirliği örgütünde başarılı olmasını da istemez. O zaman bu ülke neden davet edilmiştir?

Bir diğer ülke Ermenistan'dır. Ermenistan, o tarihlerde Azerbaycan topraklarını işgal etmiş bir ülke olduğundan Türkiye, Ermenistan'a ambargo kararı almıştı. Bu ülkenin de Karadeniz'e kıyısı yoktur. Hal böyleyken Ermenistan, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütüne neden davet edilmiştir?

Tuhaf...

Hem ambargo uygulayacağız hem işbirliği yapacağız.

Aynı örgütte Azerbaycan'da var. Azerbaycan, Ermenistan ile 1992 yılından neredeyse günümüze kadar sorunlu ve Türkiye ile beraber ekonomik ambargo uyguluyor.

Dolayısıyla bu iki örgütte birinde İran diğerinde Yunanistan ve Ermenistan nedeniyle sorunlu doğmuş ve istenilen ölçüde çalışmamıştır.

Bunları neden hatırlattım?

Günümüzde üç ülke arasında kurulan MEKKE Anlaşmasının, sistemini, ilkelerini, omurgasını henüz oturtmadan genişleme politikası ilan etmek, ileride önceki satırlarda örneğini verdiğim ittifaklardaki benzer problemleri üretebilir ve ittifakın etkisini kırabilir.

Her şeyden önce bu üç kurucu ülke bu anlaşmayı her bakımdan kurumsallaştırıp işlevsel hale getirmeli ve ortaya koyacaklar şartları kabul eden ülkeleri bu örgüte almalıdırlar.

Çünkü bu örgüt sadece bir ekonomik işbirliği örgütü değil aynı zamanda bir savunma işbirliğini de içeriyor. Bu nedenle bölgedeki ülkelerin yaşadığı güvenlik problemlerin ve çelişen politikaların düzeltilmesi, netleşmesi esas olmalı.

Bunlara en çarpıcı örneği İran üzerinden verebiliriz.

İran’ın böyle bir paktta olması, bölge açısından olumlu sonuçlar üretebilir mi? Elbette üretebilir? Ama nasıl?

Ancak mezhep ve Fars milliyetçiliğini, bölge ülkelerine karşı kullanmayacak ve vekil güçler üzerinden bölge ülkelerini hedef almayacak bir İran’ın bu ittifaka, oluşturulması gereken ilkelere uyarak girmesinde fayda olur. Yoksa, Saddam Hüseyin karşıtlığı ve mezhepsel hedefleri dolayısıyla Irak’ın işgaline gizli katkı yapan, tam da Emperyalist-Siyonist saldırganlığa karşı İslam dünyasında duygusal destek merkezine oturmuşken Irak ve Yemen’deki vekil güçler üzerinden yapılanlar, yine İslam içi çatışmaları gündeme getirdi. 

Kabul edelim ki İran, vekalet güçleri aracılığı ile bölge ülkelerini, özellikle Irak’ın işgaliyle elde ettiği avantajları kullanarak iç savaşa sürükleme, terörize edebilme ve istikrarsızlaştırabilme kapasitesini güçlendirdi.

-Lübnan'da Hizbullah,

-Irak'da Haşdi Şabi,

-Yemen'de Husiler,

-Suriye'de Esad rejimini ve dünyanın çeşitli yerlerinden getirdiği Şii milislerini, Kudüs Gücü vasıtasıyla destekleyerek istikrarsızlaştırdı.

İsrail ve ABD ile savaşta kendisine saldıran İsrail'den daha fazla bölgedeki Körfez ülkelerine saldırıda bulundu ve zarar verdi. Oysa İsrail’in, başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerini İran’la çatışmaya sokma projesi çökmüştü. Körfez buna direnç göstermiş, özellikle Suudi Arabistan ülkesine düşen füzelere rağmen İsrail ve ABD’nin yanında yer almamıştı. Ama bir anda Yemen’de Husilerin saldırıları gündeme geldi. Doğal olarak da ABD ve İsrail şimdilerde Riyad yönetimini “İsraille normalleşme”ye zorluyor. Riyad ise buna direnç gösteriyor.

İran'ın bu stratejisi Irak’ın işgalinden bu yana hız kazanan Şii Hilali adlı bir devlet politikası. Yani mevcut rejim gidip yerine tam tersi bir rejim gelse dahi devlet politikası devam eder.

Mekke Anlaşmasına dönecek olursak, ittifakın başarılı olması için öncelikle teşkilatlanmasını tamamlayıp müktesebatını ortaya koyması, çalışma usül ve esasları ile yönetmeliklerinin hazırlanması, üyeliğe kabul ve üyelikten çıkarılma esaslarının belirlenmesi. Örgütün bütçesi, üyelerin hangi hallerde savunulacağı vb. hususlar netleşinceye kadar yeni üye alınmamalı.

Çünkü bir örgüt kuruluş esaslarını belirlemeden üye alırsa kurumsallaşmada son derece sıkıntı çeker ve bir türlü kurumsallaşmasını tamamlayamaz doğmadan ölür veya ölü doğar.

Bu hazırlıklar tamamlanmadan İran veya başka bir ülke Mekke Savunma İttifakı’na girerse örgütün çalışmalarını sabote edilmesinden tutun da ittifakın işlevsizleştirilmesine kadar sıkıntılarla karşılaşılabilir.

İran’ın da içindeki paralel yapılanmayı ortadan kaldırıp, rasyonel ve işbirliği zeminine inanan bir akılla idareyi öne çıkarması gerekiyor.

İşte o zaman İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın “Mekke Savunma İttifakı’na katılmayı istedikleri” açıklaması büyük anlam kazanır.