Tarihin Doğru Tarafında Durmak: Uluslararası Hukukun Savunusu ve Ortak Vicdan Çağrısı

Tarihin Doğru Tarafında Durmak: Uluslararası Hukukun Savunusu ve Ortak Vicdan Çağrısı
Saman Niyazi
21.02.2026 Cumartesi 18:36 | Son Güncelleme: 21.02.2026 Cumartesi 18:36

Küresel sistemin kırılganlaştığı, uluslararası hukuk normlarının giderek daha fazla tartışmaya açıldığı bir dönemdeyiz. Bugün, özgür ve bağımsız hukukçular açısından yalnızca mesleki değil, tarihî bir sorumluluk anı yaşanmaktadır. Zira insan hakları ihlalleri, devletlerin iç işlerine yönelik müdahaleler ve Birleşmiş Milletler sistemi içinde mutabakatla kabul edilmiş temel ilkelerin aşındırılması, uluslararası düzenin temel sütunlarını sarsmaktadır.

Bu süreçte sessizlik, tarafsızlık değil; fiilî bir kabulleniş anlamına gelebilir. Eğer hukukçuların açık ve delillere dayalı itirazı yarına bırakılırsa, doğabilecek sonuçların telafisi mümkün olmayabilir. Bu nedenle hukuki zeminde, açık ve net bir tutum almak yalnızca entelektüel bir tercih değil, aynı zamanda kolektif bir sorumluluktur.

Birleşmiş Milletler’e üye bazı devletlerin, yine bu örgütün ortak mutabakatla kabul edilmiş kurallarını zedeleyen uygulamaları; “hukuki eşkıyalık” olarak tanımlanabilecek bir tabloyu gündeme getirmektedir. Uluslararası belgeler, yetkili yargı mercilerinin içtihatları ve teamülî uluslararası hukukun temel ilkeleri dikkate alındığında, devletlerin başka ülkelerin iç işlerine yönelik müdahaleleri barış ve güvenlik ilkesini açıkça ihlal etmektedir.

Özellikle İran’da yaşanan sivil protestolar bağlamında, dış müdahale iddiaları uluslararası hukukun temel prensipleri çerçevesinde ciddi bir değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Devletlerin egemenlik hakları, iç işlerine karışmama ilkesi ve barışçıl çözüm yükümlülüğü, Birleşmiş Milletler Şartı’nın emredici kuralları arasında yer almaktadır. Bu çerçevenin ihlali yalnızca ilgili ülkeyi değil, küresel barış ve istikrarı da tehdit etmektedir.

Bu noktada, dünyanın dört bir yanından hukukçuların ortak bir deklarasyon yayımlaması ve uluslararası hukuk ihlallerine karşı kolektif bir kampanya yürütmesi, büyük bir bölgesel savaş riskinin ve sivillere yönelik olası yıkıcı sonuçların önüne geçilmesinde önemli bir eşik olabilir. Böyle bir girişim aynı zamanda herkes için geçerli olan kalkınma hakkının ve kamu refahının korunması anlamına da gelecektir.

Uluslararası hukuk düzeninin korunması, yalnızca devletlerin değil, hukuk insanlarının da sorumluluğudur. Cezasızlık kültürünün yaygınlaşması, emredici hukuk kurallarının aşındırılması ve güç siyasetinin hukukun önüne geçmesi, uzun vadede tüm insanlık için ağır sonuçlar doğuracaktır. Bu nedenle açık, hukuka dayalı ve ilkesel bir duruş sergilemek; tarihin doğru tarafında yer almak demektir.

Son tahlilde mesele, herhangi bir devlet ya da yönetimle sınırlı değildir. Mesele; hukukun üstünlüğü, uluslararası barış ve insan onurunun korunmasıdır. Bugün ortaya konulacak cesur ve ilkeli bir duruş, yarının uluslararası düzenini şekillendirecek; hukukun siyasete değil, siyasetin hukuka tabi olduğu bir dünya idealine katkı sunacaktır.

haber365.com