30 Ağustos...
Bir milletin "bitti" denilen yerden ayağa kalktığı, bağımsızlığını tarihe mühürlediği o büyük zaferin yıl dönümü. Kutlu olsun!
Bağımsızlık; sadece askeri bir zaferin ifadesi değil. Bağımsızlık; sadece sınırlarla da ilgili değil. Bağımsızlık; o sınırların içinde hayat bulan ruhu, kimliği ve geleceği ayakta tutabilmektir. O sınırların içinde üretilmiş edebiyatı, dili ve kültürel mirası da muhafaza etmeyi gerektirir. Edebiyat ve sanat bu ruhun en sadık koruyucularından biridir.
Bugün milli mücadelenin ruhunu onlar yazmasaydı ne kadar ve nasıl bilirdik?
Yıl 1873: Vatan
Namık Kemal’in Vatan oyunu sahnelendiğinde tiyatro salonundan sokaklara taşan heyecan öyle bir noktaya ulaştı ki; yönetim halkın galeyana gelişinden korkup oyunu yasakladı, Namık Kemal’i Mağusa’ya sürdü. Edebi bir metin, bir milletin uyuyan ruhunu uyandırmıştı.
Yıl 1922: Kurşundan kalem
Halide Edip Adıvar, Ateşten Gömlek’te bir ulusun varoluş mücadelesini adeta bir nöbet, bir buhran içinde kaleme aldı. Romanın kahramanı Peyami’nin "İçimde dökeceğim son bir Sakarya kaldı; asıl facia ve son perde... Bende ancak son perdeyi anlatacak kadar nefes var" feryadındaki o "içten tanıklık" olmasaydı; cephenin tozunu, çamurunu ve yangınını bu kadar derin hissedebilir miydik?
Yakup Kadri Karaosmanoğlu Yaban’da, Anadolu’nun sert gerçekliğini ve bir aydının halkla yüzleştiği o kırılma noktalarını satır satır işlemeseydi; verilen mücadelenin psikolojik ve toplumsal boyutunu bugün ne kadar anlayabilirdik?
Yıl 1948: 50 yıllık bir tutku
Turgut Özakman, henüz gencecik bir delikanlıyken arkadaşlarıyla birlikte Sivrihisar’dan Zafer Tepe’ye kadar olan kurtuluş yolunu sırt çantasıyla adım adım, yayan kateder. O günden sonra tam elli yıl boyunca Millî Mücadele’ye dair anıları, tanıklıkları ve arşiv belgelerini bir bir toplar. Bu tutkulu arayışını anlatırken, "Bu kaynakları o kadar çok okuyup inceledim ki insanları yakından tanımış, bazı olaylara tanık olmuş gibiyim" der.
Özakman, bu yarım asırlık birikimini Şu Çılgın Türkler’de bir destana dönüştürür. 1914’ün karanlık günlerinden başlayıp Birinci İnönü’den Sakarya’ya, Büyük Taarruz’dan Atatürk’ün Bursa’da öğretmenlere yaptığı o tarihi konuşmaya kadar geçen süreci, tek bir diyaloğu bile belgesiz yazmayarak romanlaştırır.
İşgalden kurtarılan kasabalarda köylü elinde kalan son bir somun ekmeği askerle paylaşmak için yarışırken; Türk ordusu erlerinin açlığa rağmen köylünün malına el uzatmayıp her şeyin bedelini son kuruşuna kadar ödeme hassasiyetini... Bu insani detayları kayda geçiren edebiyat olmasa, zaferin ahlaki ruhunu tam olarak anlayabilir miydik?
Peki ya bugün?
Mesele sadece geçmişte kalmadı. Türk milleti tarih boyunca olduğu gibi bugün de farklı cephelerde varoluş mücadelesi veriyor. FETÖ’sünden PKK’sına, DEAŞ’ından organize suç şebekelerine kadar bu ülkenin huzuruna ve birliğine kastedenlere karşı her gün yeni bir direniş örülüyor.
Soru şudur: Bugünün Yakup Kadrileri, Halide Edipleri, Turgut Özakmanları nerede? Bugün verilen mücadele hangi romanlardan, hangi güçlü edebi eserlerden okunacak?
Hayat akıyor; toplumlar, zamanlar ve sınamalar değişiyor. Ancak bir milletin kendi hikayesini anlatma, yaşadığı acıları ve fedakarlıkları estetik bir hafızaya dönüştürme ihtiyacı hiç bitmiyor. Yarınlara hangi hikayeleri bırakacağız?
Bugün 30 Ağustos’u kutlarken dünün mirasını saygıyla anıyor ve bugünün sesini geleceğe taşıyacak kalemleri temenni ediyorum.
Henüz yorum yapılmamış
Bu içerik hakkında ilk yorumu siz yapın!