Venezuela Satrancı
Nalan Yazgan
Venezuela Satrancı
18.11.2025 Salı 12:26

Venezuela kıyılarında son aylarda yoğunlaşan ABD askeri hareketliliği, Washington’un resmi açıklamalarını giderek gölgede bırakıyor. Beyaz Saray, bu yığınağın uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele amacı taşıdığını savunuyor. Fakat bölgeye dünyanın en büyük uçak gemisini gönderirken aynı gerekçeye sığınmak hayatın normal akışına pek uymuyor. Küçük, hızlı uyuşturucu botlarını durdurmak için devasa bir donanmaya ihtiyaç olmadığı aşikâr.

ABD’nin asıl motivasyonunu anlamak için bölgenin jeopolitiğine değil, küresel enerji denklemine bakmak gerekiyor. Donald Trump yönetimi, Rus petrolüne yönelik ikincil yaptırımlar seçeneğini masaya koyarak Çin ve Hindistan’ın arz kaynaklarını daraltma tehdidinde bulundu. Böyle bir hamle, küresel petrol fiyatlarını şüphesiz yukarı fırlatır. Oysa Amerikan başkanları için benzinin ülke içindeki fiyatı, siyasi kaderlerini doğrudan etkileyen hassas bir göstergedir. Bu nedenle petrol fiyatlarını düşük tutmak, Washington için yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik bir zorunluluk. Bu zorunluluk, Venezuela’nın devasa rezervlerini stratejik bir hedefe dönüştürüyor. Ülke, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip; ABD’nin neredeyse dört katı. Üstelik ABD bugün küresel petrol ihracatçılarının başında geliyor ve arzı kontrol etme yeteneği artık yalnızca Orta Doğu’ya ait değil. Bu tablo, Caracas üzerindeki baskıyı daha anlaşılır kılıyor.

Washington’un askeri yığınağı ne tam bir işgal için yeterli ne de basit bir uyuşturucu operasyonu için makul. Bu aralık, olası bir rejim değişikliği stratejisine işaret ediyor. RAND Corporation’ın projeksiyonlarına göre Venezuela gibi bir ülkeyi işgal etmek için yüz binlerce Amerikan askerine ihtiyaç var. Oysa şu anda bölgede yalnızca birkaç bin asker bulunuyor. Buna karşın, Venezuela botlarının vurulması, özel kuvvetlerin bölgede dolaştığına dair emareler ve Trump’ın CIA’ya verdiği geniş yetkiler, daha sınırlı ama hedefi belirgin operasyonlara işaret ediyor. Bu tabloyu anlamlandıran bir diğer unsur, Trump yönetiminin son aylarda diplomasi kanalını kapatmış olması. Maduro, Eylül ayında ABD şirketlerine petrol ve madenlerde ayrıcalıklı erişim teklif etmişti. Ancak Washington, Ekim başında bu görüşmeleri aniden sonlandırdı. Bu kesinti, özellikle Trump’ın dış politika ekibi içinde etkisi giderek artan Marco Rubio’nun sert söylemleriyle birlikte düşünüldüğünde, askeri bir adımın zeminini hazırlıyor gibi görünüyor. Rubio’nun Maduro yönetimini bir terör örgütü olarak tanımlaması, ABD’nin geçmişte operasyonlara dayanak yapmak için başvurduğu hukuki çerçeveleri hatırlatıyor.

Bu gelişmeler Venezuela için iki olası senaryo doğuruyor. İlki, sürekli baskıyla Maduro’yu gönüllü olarak görevden çekilmeye zorlamak. İkincisi ise, hükümet binalarına yönelik cerrahi hava saldırıları veya Maduro’nun bir özel kuvvet operasyonuyla yakalanıp ülke dışına çıkarılması. Maduro’nun görevi bırakmayı kesin bir dille reddetmesi ve Washington’un diplomasi defterini kapatmış görünmesi, ikinci senaryoyu daha olası kılıyor.

Trump ve ekibindeki müdahaleci kanat (Neoconlar), Maduro’nun zalim bir diktatör olduğunu ve yönetiminin sıradan Venezuelalılar için korkunç sonuçlar doğurduğunu savunuyor. Neoconlar, Maduro’nun iktidarını yalnızca muhalefeti bastırarak ve seçimleri açıkça hileyle manipüle ederek koruyabildiğini iddia ediyor.

Muhalefet ise kendisini “hazır bir alternatif” olarak sunmaya çalışıyor. Nobel Barış Ödülünü alan Maria Corina Machado, Maduro’nun devrilmesinin ardından geçecek ilk 100 gün için bir reform planı açıkladı ve Venezuela ekonomisini liberalleştirme sözü verdi. Bu da Trump’ın bakış açısından, Venezuela’nın petrol ve maden zenginliklerinin Amerikan şirketlerine açılması anlamına geliyor. Sonuç olarak, Trump ve ekibinin planı, Maduro’yu devirmek ve yerine Machado’yu getirmek gibi görünüyor.

Rejim değişikliği kolay mı?

Rejim değişikliğinin cazip göründüğü her durumda, tarihsel deneyimler uyarıcıdır. Afganistan ve Irak, büyük güçlerin rejim mühendisliğinin nasıl karmaşaya dönüştüğünün en açık örnekleri. Yakın dönemde, Trump’ın İran’da rejim değişikliği yönündeki flörtleri de geri tepti. İran’daki rejimin halk arasında popüler olmadığı açık olsa da, ABD ve İsrail hava saldırıları, rejimin yanında “bayrak etrafında toplanma” etkisi yaratarak yönetimin konumunu güçlendirdi. Daha yakın coğrafyada Haiti’deki tekrarlanan Amerikan müdahaleleri, ne güvenlik getirdi ne de sürdürülebilir bir siyasi düzen. Burada ortak bir ders var: Bir rejimi devirmek mümkün olabilir, ama yerine işleyen bir sistem kurmak genellikle yıllar süren bir belirsizlik yaratır.

Trump’ın olası Venezuela hamlesine dair en sık verilen başarılı örnek, Panama’dır. 1989’da General Noriega’yı devirmek için gönderilen 20.000 Amerikan askeri, kısa sürede hükümeti dağıttı ve ülke görece hızlı biçimde demokratik bir geçiş sürecine girdi. Fakat bu karşılaştırma, Venezuela’nın ölçeğini göz ardı ediyor. Panama’nın nüfusu o dönem 2 milyondu; bugün Venezuela’nın nüfusu yaklaşık 30 milyon. Aynı etkiyi yaratmak için teorik olarak yüz binlerce Amerikan askerine ihtiyaç var. Ayrıca Panama’da bile beklenmedik direniş cepheleri ortaya çıkmış, ABD birlikleri aylarca sahada kalmak zorunda kalmıştı.

Amerikan kamuoyu 1989’daki kayıpları tolere edebilmişti; çünkü Noriega ülkesinde ve ABD’de nefret edilen bir figürdü. Bugün ise Amerikan siyasetinin merkezinde savaş yorgunluğu var. Trump’ın “barış yanlısı aday” profilini korumaya çalıştığı bir dönemde Venezuela’da uzun süreli bir çatışmayı MAGAcılara ve topluma anlatmak kolay olmaz.

Öte yandan Maduro’nun yerine geçmesi muhtemel isim olan Maria Corina Machado dışarıda beğenilen bir figür olsa da, içeride garanti bir lider değil. Halkın önemli bir kısmı onu ABD’nin tercihi olarak görürse, bu meşruiyetini zayıflatabilir. Ayrıca Venezuela’nın karmaşık güç dengelerinde, ordunun ve siyaset elitinin kendi çıkarları doğrultusunda süreci manipüle etmeye çalışmayacağına dair hiçbir güvence yok.

ABD’nin Venezuela’daki mevcut askeri pozisyonu, klasik bir işgal planından ziyade, sınırlı ama stratejik bir rejim değişikliği girişimine işaret ediyor. Bu girişimin motivasyonu ne uyuşturucu ne demokrasi; esas mesele küresel enerji düzeni. Monroe Doktrini’nden güç alan Washington’un niyetleri ne kadar net olursa olsun, Venezuela’nın karmaşık toplumsal yapısı, büyük ölçekli ordusu ve bölgesel dengeler, bu tür bir operasyonun öngörülemez riskler taşıdığını gösteriyor.

Rejim değişikliği, kısa vadede stratejik bir kazanım gibi görünse de, uzun vadede ABD’yi yeni bir istikrarsızlık döngüsünün içine çekebilir. Washington’ın Venezuela satrancındaki hamleleri, bu nedenle hem bölgeyi hem de küresel siyaseti uzun süre meşgul edecek gibi duruyor.