Jean Jack Russo’ların, Montesqeu’ların, Jean Bodin’lerin,Victor Hugo’ların ve daha nicelerinin ülkesi Fransa anarşiye teslim olmuş durumdadır. Devlet, egemenlik, kuvvetler ayrılığı ve nihayetinde kamu hukukunun geliştirildiği teorileştirildiği Fransa’da bugün devlet ve kamu düzenine büyük bir başkaldırı yaşanıyor. Marine Le Pen’in dediği gibi devlet ortadan kaldırılıyor.

Fransızlar, tarihlerinin bu tip gösterilerle dolu olmasıyla övünürler. Gerçekten de 1789 Fransız ihtilalinden bugüne 15 büyük gösteri düzenlenmiş ve bunların birçoğu tarihe geçmiş tarihe yön vermiştir. Bu gösterilerden bazıları şunlardır:

 1789, Fransız İhtilali 

 1792, Champ de Mars katliamı

 1848, Şubat Devrimi ve Haziran Günleri ayaklanması

 1871, Paris Komünü, iki ay sokak savaşı

 1932, altı Şubat kriz günleri, faşist gösteriler

 1936, Halk Cephesi kutlamaları

 1944, Paris’in kurtuluşu

 1968 , Mayıs olayları, öğrenci ayaklanması, grevler, de Gaulle’ü sarsan en büyük kriz

 1981, on binlerce grev

 1995, banliyö isyanları

 1998, öğrenci protestoları

 2002, Le Pen’in ikinci tur zaferi sonrası cumhuriyetçi gösteriler

 2016, Loi Travail karşıtı grevler 

 2018 sarı yelekliler eylemi 

 2023, emeklilik reformu grevleri

 2026, hayat pahalılığı isyanlar 


Yani bu protesto eylemleri her nesilde bir kez ortaya çıkıyor. Ancak bugün gelinen noktada Fransa’daki gösterilerin Avrupa entellektüel dünyasına veya siyaset bilimine veya kamu hukukuna bir katkıdan çok anarşinin ve kaosun hakim olduğu bir üçüncü dünya ülkesi haline getirmiştir. Fransa’da protestocular önce eğitimdeki eksiklikler nedeniyle sokağa çıkmışken daha sonra orta gelirli sınıfın durumuyla ilgili yakından alakalı olan akaryakıt fiyatları ve enflasyon ardından göçmen sorunu ardından aşırı sağın yükselişi ve ırkçılık derken birbirine girmiş problemler ve bunun yanında yağma gibi kundaklama gibi basit sokak şiddeti de eklenince buradaki durumu analiz etmek biraz zorlaşmıştır.

Lakin sosyal devlet kavramının ortadan kalkması kamu hizmetlerinin verilememesi Paris hükumetini ilgilendiriyor gibi görünse de bunun bir de Avrupa Birliği boyutu bulunmaktadır. Fransızlar artık Brüksel’den yönetilmek istemiyor. Fransızlar artık tek bir Avrupa kimliğinin ya da Avrupa ulusunun ya da birliğinin bir parçası olmak istemiyor. Fransızlar, Fransız kimliği ile övünen, bununla gurur duyan; hatta bununla KİBİRLENEN bir millet olarak bu kimlikten hiçbir zaman vazgeçmediler. Yaklaşık yüzyıl önce dünyanın ve diplomasi dilinin yani Linguo Franca‘nın Fransızca olduğu düşünüldüğünde aslında Fransızlara hak vermemek elde değil. Bu nedenle Avrupa siyasi tarihine siyasi fikirlerine, kültür hayatına ve diplomasisine yazarlarıyla, düşünürleriyle, devlet adamlarıyla generalleriyle yön vermiş bir Fransa tıpkı İngiltere gibi ya Avrupa Birliği’nden çıkacak ya da Avrupa Birliği denen proje artık nihayete erecek.

Gösteriler sadece Fransa’da değil neredeyse birçok Avrupa şehirlerinde yapılmaktadır. Protesto eylemlerinin yapıldığı ülkelerin neredeyse hepsinin Avrupa Birliği ülkesi olduğu dikkate alındığında meselenin sadece bu ülkelerin yerel bazdaki sorunlarıyla ilgili olmadığı, bunların bir bakıma Avrupa Birliği politikalarıyla da ilgili olduğu görülecektir. Tüm mesaisini Ukrayna ve Rusya tehdidine harcayan Avrupa Birliği 2022’den beri kendi yerel politikalarından uzaklaşmış sorunları görmezden gelmiş ve tüm dikkatini ve enerjisini Ukrayna üzerine odaklamıştır. İran Savaşı ve Hürmüz Boğazı krizi gibi uluslararası gelişmeler doğrudan Avrupa Birliği ülkelerini etkilenmesine rağmen Avrupa Birliği’nin uluslararası arenada herhangi bir tavır takınmaması örneğin Hürmüz Boğazı meselesinde uluslararası enerji fiyatlarının bir şekilde artmasına rağmen Avrupa Birliği’nin buradaki sorunun çözümü adına hiçbir adım atmayarak buradaki savaşın kendine ait olmadığı söylemini benimsemesi buradan çıkan maliyetin ve faturanın da otomatikman Avrupa devletlerine yansıması şeklinde kendisini göstermiştir. 

Bugün Fransa Cumhurbaşkanı Macron Fransa’da yaşanan eylemlerin ana sorumlusunun ABD-İsrail ikilisinin başlatmış olduğu İran Savaşı olarak göstermektedir. Yani bir bakıma suçu dış güçlere atmaktadır. Kısmen belki haklılık payı olsa da kendi azınlık hükümetinin politikalarının da başarısız olduğu kabul edilmelidir. Ama burada bir başka problem var ki nihayette Fransa da Avrupa Birliği mevzuatlarına uymak zorundadır, dolayısıyla Avrupa Birliği’nin uygulamış olduğu sosyal politikalar kamu hizmetleri gibi alanlardaki düzenlemeleri de ülkelerin ellerini kollarını bağlamaktadır.

Cumhurbaşkanı Macron bu süreçte talep edilmesine rağmen istifa edecek gibi gözükmüyor zira 2027 Nisan’ında görev süresi sona eriyor ve önünde yeniden seçilme imkanı yok, yani bir nevi artık önünde sandık yok. Dolayısıyla hesap vereceği bir seçmen kitlesi de yok ve tüm sorumluluğu azınlık hükümeti’nin üzerine yükleyip sarayında olup bitenleri seyretmekle yetinecektir. Çünkü istifa ederek tarihe gösterilerden dolayı istifa etmiş bir cumhurbaşkanı olarak geçmek istemiyor. 1970’lerde ABD başkanı Nikson Çin ABD ilişkilerinin normalleştirilmesi gibi önemli diplomatik başarılara imza atmasına rağmen Watergate skandalından dolayı istifa etmesiyle tarihe geçmiştir. Tarih, o’nu Çin ile ilişkileri kuran başkan olmaktan çok Watergate skandalında istifa eden bir başkan olarak yazmayı tercih etmiştir. İşte! Fransa cumhurbaşkanı Macron da böyle bir akıbete düşmemek için istifa etmeyecektir.

Başta, Fransa olmak üzere tüm Avrupa’da yaşanan gösterilerden ortaya çıkan sonuç şudur: Tek bir Avrupa ulusu, tek bir Avrupa, tek bir Avrupa kimliği projesi iflas etmiştir. Dolayısıyla, tek bir Avrupa değil birden fazla Avrupa’nın olduğu ortaya çıkmıştır. Artık Avrupa ülkeleri bağımsız ve egemen bir şekilde kendi ayakları üzerinde durup kendi kaderlerini çizmek istemektedirler. Zengin ülkeler Birlikteki yoksul ülkelerin yükünü çekmek istememektedirler. Yoksul ülkelere giden payların kendi vatandaşlarının refahını yükseltme alanında kullanmak istemektedirler.

ABD ise aslında durumdan oldukça memnun. Trump, göç politikalarının ne kadar haklı olduğunu Fransa’yı örnek göstererek Amerika’da savunurken başından beri birleşik bir Avrupa’dan rahatsız olan Amerikan müesses nizamı da Avrupa’nın parçalanıyor olmasından; hatta Avrupa Birliği’nin tartışılıyor olmasından oldukça memnundur. ABD, Avrupa’yı tek bir bütün olarak değil parçalanmış, birbirleriyle rekabet eden, birbirleri arasında kırmızı çizgiler bulunan, her birinin kendi ekonomik özgül ağırlığının olduğu ve ulusal para birimlerinin olduğu bir Avrupa istiyor. Başından beri güçlü bir Avrupa Birliği ekonomisinden ve tek bir para birimi olan avro‘dan hep rahatsız olmuştur. Çünkü ABD avro‘yu dolar karşısında bir rakip olarak görmektedir.

Gösteriler sürerken diğer bir tartışmada üçüncü ülkelerin bu gösterilere müdahil olup olmadığıdır. En çok da İsrail’in ismi geçmektedir ancak burada Avrupa ile soğuk bir savaş yaşayan Rusya faktörü unutulmamalıdır. Amerikan medyasına göre ise Fransa’daki öğrenci olayları İslamo-Marksist bir özellik taşımakta aşırı sol grupların bir tür protesto eylemi olarak görünmektedir bu nedenle buradaki protestonun Çin tarafından hatta Çin Komünist Partisi tarafından finanse edildiği bizzat FOX haber kanalında ifade edilmiştir.

Hangi ülkeler destekliyor veya katkıda bulunuyor bilinmez ama bir gerçek var ki bir devlet tökezlediğinde, zaaf içine düştüğünde bu durum diğer devletler için bir fırsat oluşturmaktadır. Kemal Tahir’in Kurt Kanunu adlı romanında geçen “ kurtlukta düşeni yemek kanundur” ifadesi aslında tam da bu durumu tanımlamaktadır.

Sonuç olarak Fransa’da ve öteki Avrupa ülkelerinde yaşanan eylemler kendi içinde mutlaka değerlendirileceği gibi aynı zamanda Avrupa Birliği içerisinde de değerlendirilecektir. Avrupa Birliği’nin gerek iç gerekse dış krizlere karşı hareketsiz kalması, üye ülkeleri rahatsız etmektedir. Özetle bu gösteriler Avrupa kimliğinin yeniden tanımlanmasına gidecek süreci de başlatacak gibi gözükmektedir…