Doğu Akdeniz’de yeni bir oldubitti girişimiyle karşı karşıyayız.

Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Fransa, Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin itirazları nedeniyle geçmişte aksayan denizaltı elektrik kablosu projesini yeniden harekete geçirmeye hazırlanıyor.

Üstelik bu defa işin içine yalnızca Yunanistan ve Rum yönetimi değil, Fransız şirketleri, Fransız araştırma gemisi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi desteği de giriyor.

16 Ekim 2026 tarihli Kathimerini haberinde, Fransız Nexans şirketinin Yunanistan ve Rum yönetimine deniz araştırmaları için başvuruda bulunduğu, ekim ayının son günlerinde veya kasım başında yeni bir denizcilik duyurusu yayımlanabileceği belirtiliyor.

Daha da dikkat çekici olan ise Nexans’ın Türk makamlarıyla görüşmeyeceğini açıkça bildirmesidir.

Peki, Türkiye’nin kıta sahanlığı haklarını ilgilendiren bir bölgede Türkiye’yi yok sayarak nasıl faaliyet yürütmeyi düşünüyorsunuz?

Bu mesele elektrik kablosu değil, deniz yetki alanları meselesidir!

Yunanistan ile Rum yönetimi, projeyi Avrupa’nın enerji güvenliğine hizmet eden sıradan bir elektrik bağlantısı olarak sunuyor.

Oysa mesele bundan ibaret değildir.

Girit üzerinden Rum yönetimine, ileride de İsrail’e uzatılması planlanan bu hat, Doğu Akdeniz’in tartışmalı deniz yetki alanlarından geçmesi öngörülen uluslararası bir altyapı projesidir.

Türkiye’nin itirazı elektrik kablosuna veya enerji işbirliğine karşı çıkmak değildir.

Türkiye’nin itirazı, kendi kıta sahanlığı haklarının yok sayılmasına, Rum yönetiminin bütün Kıbrıs adına tek taraflı yetki kullanmasına ve Yunanistan’ın deniz yetki alanları iddialarının fiili uygulamalarla kabul ettirilmek istenmesine yöneliktir.

Bir elektrik kablosunun döşenmesi, deniz yetki alanları uyuşmazlığını kendiliğinden çözmez.

Ancak bu faaliyetlerin ileride siyasi ve hukuki iddialara dayanak yapılması ihtimali göz ardı edilemez.

Türkiye'nin kıta sahanlığı yok sayılamaz!

Türkiye, Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığının dış sınırlarına ilişkin görüşlerini 18 Mart 2020 tarihli A/74/757 sayılı belgeyle Birleşmiş Milletlere bildirmiştir.

Ayrıca Türkiye ile Libya arasında 27 Kasım 2019 tarihinde deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat imzalanmıştır.

Yunanistan bu mutabakatı kabul etmemektedir.

Ancak Yunanistan’ın kabul etmemesi, Türkiye’nin ileri sürdüğü kıta sahanlığı haklarının ve Türkiye-Libya mutabakatının ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Aynı şekilde Türkiye’nin ileri sürdüğü haklar da diğer devletlerle mevcut uyuşmazlıkların hukuken kendiliğinden çözüldüğü anlamına gelmemektedir.

Bu nedenle kablo güzergahının kesin koordinatları, yapılacak araştırmaların niteliği ve ilgili deniz alanlarının hukuki durumu belirleyicidir.

Türkiye’nin hak iddia ettiği kıta sahanlığı alanlarında, Ankara’nın hukuki itirazları yok sayılarak faaliyet yürütülmesi yeni bir uyuşmazlığa yol açacaktır.

Birleşmiş milletler deniz hukuku sözleşmesi ne diyor?

Burada hukuki bir ayrımın doğru yapılması gerekmektedir.

1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin 79. maddesi, kıta sahanlığı üzerinde denizaltı kabloları ve petrol boruları döşenmesiveişletilmesineilişkin kuralları düzenler.

Madde kapsamındaki temel esaslar şunlardır:

Döşeme Hakkı: Bütün devletler, ilgili madde hükümlerine uygun şekilde kıta sahanlığı üzerine denizaltı kabloları ve petrol boruları döşeme hakkına sahiptir.

Kıyı Devletinin Yetkileri: Sahildar (kıyı) devletin; kıta sahanlığı üzerinde araştırma yapma, doğal kaynakları işletme, kirlenmeyi önleme ve kablo/boru hatlarının güzergahını belirleme veya bunlara onay verme hakkı saklıdır.

Türkiye sözleşmeye taraf olmamakla birlikte kıta sahanlığına ilişkin haklarını uluslararası hukuka ve kendi hukuki tezlerine dayandırmaktadır.

Dolayısıyla burada tartışılması gereken yalnızca kablo döşeme serbestisi değil; araştırmaların kapsamı, faaliyet alanı, çevresel yükümlülükler ve kıyı devletlerinin haklarıdır.

Yani kablo döşenmesi öngörülen alanlar Türkiye’nin deniz yetki alanlarından geçmektedir ve bu nedenle Türkiye’ye güzergah bildiriminde bulunulması ve onayının alınması gerekmektedir.

Ancak Yunanistan bundan şiddetle kaçınmakta, böyle bir bildirimde bulunmanın Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yetki alanlarını tanıma anlamına geleceğini düşünmekte ve bu inatçı tavrı ile kablo döşenmesine engel olmaktadır.

Bir başka deyişle kablo döşenmesine engel olan Türkiye’nin değil, Yunanistan’ın tutumudur.

Bir devletin kablo döşeme hakkı bulunması, başka bir devletin kıta sahanlığı haklarını yok sayabileceği anlamına gelmez.

Fransa neden devrede?

Projenin en dikkat çekici boyutlarından biri Fransa’nın artan rolüdür.

Kabloyu üreten ve döşeme işini üstlenen Nexans Fransız şirketidir.

Araştırmalarda Fransız bayraklı Abeille Marengo gemisinin kullanılması planlanmaktadır.

Fransız yatırım şirketi Meridiam da projeye ortaklık yoluyla dahil olmuştur.

Dolayısıyla Fransa’nın projeyle ekonomik ve siyasi bağları bulunmaktadır.

Ancak Fransız şirketlerinin projede yer alması veya araştırma gemisinin Fransız bayrağı taşıması, Fransa’nın askeri müdahalede bulunacağı anlamına gelmez.

Burada sorulması gereken soru şudur:

Fransız şirketlerinin ekonomik çıkarları, Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin itirazlarının önüne mi geçirilmeye çalışılmaktadır?

Fransa’nın katılımı, Türkiye ile Yunanistan arasındaki hukuki uyuşmazlığın niteliğini değiştirmez.

Üçüncü bir devletin veya şirketin projeye dahil olması, tartışmalı deniz alanlarında kendiliğinden yeni egemenlik hakları yaratmaz.

ABD’nin desteği Türkiye'nin haklarını ortadan kaldırmaz!

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da elektrik bağlantısı projesine siyasi destek vermiştir.

Amerikan yönetimi, projeyi Avrupa’nın enerji güvenliği ve enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi açısından değerlendirmektedir.

Fakat ABD’nin siyasi desteği ile uluslararası hukuktaki deniz yetki alanları meselesi birbirinden ayrıdır.

Bir projeye Washington’un destek vermesi, Türkiye’nin kıta sahanlığına ilişkin hukuki görüşlerini geçersiz kılmaz.

Aynı şekilde Avrupa Birliği tarafından desteklenen bir projenin bütün faaliyetlerinin her deniz alanında kendiliğinden hukuka uygun sayılması da mümkün değildir.

Uluslararası hukuk, siyasi destek veren devletlerin sayısına göre değişmez.

KKTC yok sayılarak Kıbrıs'ın geleceği planlanamaz!

Meselenin bir başka önemli boyutu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir.

Rum yönetimi, kendisini adanın tamamının temsilcisi olarak göstermekte ve uluslararası projeleri bu sıfatla yürütmektedir.

Oysa Kıbrıs’ta iki ayrı halk, iki ayrı yönetim ve birbirinden farklı egemenlik iddiaları bulunmaktadır.

Türkiye ve KKTC’nin savunduğu çözüm yaklaşımı, egemen eşitlik, eşit uluslararası statü ve iki ayrı devlet esasına dayanmaktadır.

Rum yönetiminin uluslararası alanda tanınması, Kıbrıs Türk halkının haklarının ve çıkarlarının göz ardı edilebileceği anlamına gelmemelidir.

Burada dikkat çekici bir başka gelişme daha vardır.

Türkiye ile KKTC arasında doğal gaz boru hattı kurulması için mutabakat imzalandığında Rum yönetimi bu projeye itiraz ederek konuyu Avrupa Birliğine taşımıştır.

Buna karşılık Yunanistan ile Rum yönetimi kendi elektrik bağlantılarını ilerletmeye çalışmaktadır.

Elbette bu iki projenin hukuki şartları aynı değildir. Ancak ortaya çıkan siyasi tartışma açıktır:

Rum yönetimi kendi enerji bağlantılarını geliştirme hakkını savunurken Türkiye ile KKTC arasındaki enerji işbirliğine karşı çıkmaktadır.

Bu farklı yaklaşımın siyasi gerekçeleri ve hukuki dayanakları açıkça tartışılmalıdır.

Ne büyük bir iki yüzlülüktür ki, GKRY BMDHS’nin 79’ncu maddesini öne sürerek, kendisinden onay alınması gerektiğini savunurken, kendi projeleri için aynı maddenin Türkiye için geçerliliğini yok saymaktadır.

Libya bağlantısı tesadüf değildir!

Kathimerini haberinin dikkat çekici bir diğer yönü, elektrik kablosu meselesinden hemen sonra Libya’daki gelişmelere yer vermesidir.

Yunanistan, Türkiye’nin Libya’nın doğusundaki siyasi ve askeri aktörlerle geliştirdiği ilişkileri yakından takip etmektedir.

Özellikle Türkiye-Libya deniz yetki alanları mutabakatının Libya Temsilciler Meclisinde onaylanması ihtimali, Atina açısından önemli bir diplomatik gündemdir.

Haberde İsrail’in de Libya’nın doğusundaki aktörlerle temaslarını artırdığı ileri sürülmektedir.

Bu iddialar, somut anlaşmalarla ve resmi açıklamalarla ayrıca değerlendirilmelidir.

Bununla birlikte kablo güzergahı ile Libya’nın aynı haberde ele alınması, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları tartışmalarını birbirinden bağımsız görmediğini göstermektedir.

Türkiye-Libya mutabakatı, Girit çevresindeki deniz yetki alanları uyuşmazlığı ve Girit-Kıbrıs elektrik bağlantısı aynı bölgesel jeopolitik ortamın parçalarıdır.

Türkiye'nin karşı denizcilik duyuruları neden önemli?

16 Ekim’de Türkiye, Doğu Akdeniz’deki denizcilik duyurusu yetkilerine ilişkin itirazlarını yeniden ortaya koymuştur.

Meis’in güneyindeki çok uluslu tatbikatla ilgili Yunan duyurusuna karşı Türkiye tarafından ayrı bir duyuru yayımlanmıştır.

Ayrıca Rum yönetiminin deniz araştırmalarına ilişkin duyurusuna da Türkiye tarafından itiraz edilmiştir.

Burada önemli bir ayrım vardır: Rum duyurusuyla bağlantılı East to Med Corridor veri kablosu, Girit-Kıbrıs elektrik bağlantısı projesinden farklıdır.

Bu duyurular, Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ve denizcilik duyurusu yetkilerine ilişkin tutumunu kayda geçirmesi bakımından önemlidir.

Ancak bir karşı duyuru yayımlanması, araştırma faaliyetlerinin fiilen durdurulduğu veya hukuki uyuşmazlığın sonuçlandığı anlamına gelmez.

Önümüzdeki dönemde belirleyici olacak husus, araştırma gemilerinin gerçek faaliyet sahaları ve yayımlanacak duyuruların koordinatlarıdır.

Sonuç: Denizlerde oldubittiye izin verilemez!

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatleri, yalnızca enerji projelerinden ibaret değildir.

Bu haklar; kıta sahanlığı, deniz yetki alanları, deniz güvenliği, Libya ile yapılan anlaşmalar ve KKTC’nin geleceğiyle doğrudan bağlantılıdır.

Bu nedenle Yunanistan-GKRY elektrik kablosu projesi yalnızca teknik bir altyapı yatırımı olarak değerlendirilemez.

Projeye ilişkin hukuki uyuşmazlıkların, deniz araştırmalarının ve üçüncü ülkelerin katılımının dikkatle incelenmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin kıta sahanlığı haklarına ilişkin görüşleri açık ve tutarlı biçimde ortaya konulmalı, araştırmaların kesin koordinatları incelenmeli, gerekli diplomatik ve hukuki itirazlar zamanında yapılmalıdır.

Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin hakları, Fransa’nın ekonomik katılımıyla, ABD’nin siyasi desteğiyle veya Avrupa Birliğinin proje finansmanıyla ortadan kaldırılamaz.

Kablo döşemek başka, deniz yetki alanlarında hak sahibi olmak başkadır!

Türkiye’nin haklarını yok sayarak Doğu Akdeniz’de kalıcı bir düzen kurulabileceğini düşünenler, bu bölgedeki hukuki ve siyasi gerçekleri hesaba katmak zorundadır.

Mavi Vatan, 462 bin kilometrekarelik deniz yetki alanları vizyonuyla Türkiye’nin denizlerdeki hak ve menfaatlerini koruma iradesinin ifadesidir. Bu iradenin hukuki, diplomatik ve stratejik zeminde kararlılıkla sürdürülmesi esastır.