Gazze’de yaşananlara karşı çıkmak insani ve vicdani bir sorumluluktur. İsrail’in saldırılarını durdurmak için siyasi, diplomatik ve ekonomik baskı uygulanmasını savunmak da haklı bir tutumdur.

Ancak bu haklı hassasiyetin Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşliği zayıflatacak bir söyleme dönüştürülmesine izin veremeyiz.

Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkileri üzerinden yıpratıldığı, tartışmaların iki kardeş ülke arasındaki bağı sorgulamaya kadar götürüldüğü bir yaklaşım görüyoruz.

Filistin’i savunmak adına kardeş ülkemiz Azerbaycan’la aramıza mesafe konulmasını kabul edemeyiz.

Türkiye–Azerbaycan kardeşliği, bugünün siyasi açıklamalarıyla başlamadı. Bu bağın temelinde ortak tarih, karşılıklı fedakarlık ve zor günlerde birbirinin yanında durma iradesi vardır.

Biz “tek millet, iki devlet” diyoruz. Bu ifade, ortak kimliğimizin ve kardeşlik hukukunun temelidir. İki devlet olmamız birbirimizin egemenliğine saygıyı, tek millet olmamız ise birbirimizin hassasiyetini anlamayı gerektirir.

Bu kardeşliğin resmi müttefiklik çerçevesi de vardır. 15 Haziran 2021’de imzalanan Şuşa Beyannamesi, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkileri müttefiklik düzeyinde pekiştirmiştir. Dolayısıyla değerlendirmelerimizde hem kardeşlik hukukunu hem bu ortak iradeyi gözetmeliyiz.

Çanakkale’de Anadolu’nun savunmasına katılan Azerbaycan Türklerini, bu topraklarda can veren kardeşlerimizi unutabilir miyiz? Çanakkale’de onların hatırasına dikilen anıt, ortak fedakarlığımızın ve hafızamızın bir sembolüdür.

6 Şubat 2023 depremlerinde de aynı kardeşliği gördük. Azerbaycan, Türkiye’nin yardım çağrısını beklemeden harekete geçti. Arama kurtarma ekiplerini taşıyan ilk uçak, depremden altı saat geçmeden Bakü’den havalandı. Azerbaycanlı kurtarma ekipleri enkaz başında çalışırken halk da yardım için seferber oldu; çadırlar, battaniyeler, gıda ve ihtiyaç malzemeleri gönderildi. 

Bu kardeşlik, yalnızca devletler arasında imzalanan belgelerde değil; Çanakkale’deki fedakarlıkta ve deprem enkazındaki dayanışmada yaşar.

Böyle bir bağı değerlendirirken hafızamızı kısa video kesitlerine teslim edemeyiz.

Azerbaycan, egemen bir devlettir. Her devlet gibi kendi güvenlik ihtiyaçları, dış politika ilkeleri ve milli menfaatleri doğrultusunda ilişkiler geliştirir. Türkiye’nin de Azerbaycan’ın da farklı ülkelerle kurduğu ilişkilerin kendi şartları vardır.

Kardeşliğimiz, birbirimizin dış ilişkilerini kamuoyu önünde yargılamamızı gerektirmez. Bizim sorumluluğumuz, Azerbaycan’ın tercihlerini dışarıdan hükme bağlamak yerine, iki devlet arasındaki güveni ve ortak hareket imkanlarını güçlendirmektir. Hassas meseleler varsa bunların ele alınacağı yer, karşılıklı saygıya dayanan kardeşlik ve diplomasi kanallarıdır.

İsrail’le ilişki kuran, ekonomik bağlarını sürdüren veya bölgedeki gelişmeler karşısında kendi menfaatlerine göre hareket eden tek ülke Azerbaycan değildir. Buna rağmen bazı tartışmalarda bütün dikkat Azerbaycan’a çevriliyor; başka ülkelerin tercihleri geri planda bırakılıyor.

Filistin konusunda devletlerin sorumluluğu değerlendirilecekse, öncelikle Filistinlilerle ortak Arap kimliğini paylaşan ülkelerin sahip oldukları imkanları ne ölçüde kullandıklarına bakılması daha yerinde olacaktır.

Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Fas, Ürdün ve Mısır’ın tutumları neden aynı ağırlıkla gündeme getirilmiyor? Kuveyt ve Umman dahil bölge ülkelerinin Gazze için hangi imkanları kullandığı, hangi somut adımları attığı neden aynı kararlılıkla konuşulmuyor?

Önce bu ülkelerin sorumluluklarını aynı kararlılıkla gündeme getirelim; kardeş Azerbaycan’ı öncelikli hedef haline getirmeyelim.

Daha önce petrol ve doğalgaz üreticilerinin ekonomik güçlerini saldırıları durdurmak için kullanmalarını savundum. Yalnızca kınama açıklamalarıyla yetinilmemesi gerektiğini söyledim.

11 Kasım 2023 Riyad zirvesine ilişkin haberlerde, petrolün baskı aracı olarak kullanılması ve İsrail’le ilişkilerin dondurulması gibi önerilere karşı çıkan ülkeler arasında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas sayıldı. Bazı aktarımlarda Ürdün ve Mısır da belirtildi. Bunlar ülke ülke açıklanmış resmi oylama tutanaklarına değil, diplomatik kaynaklara ve basın haberlerine dayanıyor. Dolayısıyla bu ülkelerin tedbirleri engellediği yönündeki haberleri hatırlatırken, Kuveyt ve Umman’ı kanıt olmadan aynı listeye eklememeliyiz.

Ancak bölge ülkelerinin Filistinli soydaşlarına karşı siyasi sorumluluğunun gündeme getirilmesi son derece doğaldır.

Azerbaycan’ın diplomatik temsilcilikleri önünde tepki gösterenlere soruyorum: Diğer ülkelerin politikalarına karşı da aynı ölçüyü uyguluyor musunuz? Aynı kararlılığı onların büyükelçilikleri ve konsoloslukları önünde de gösteriyor musunuz?

Filistin hassasiyeti herkese aynı ölçüyle uygulanmalıdır. Azerbaycan’ı seçerek büyütülen bir hedefe dönüştürmek, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki güveni aşındırır.

Aliyev’in son konuşmasını da bu dikkatle değerlendirmeliyiz.

Türkiye’yi kastettiği kesinleşmiş değildir. Muhatabı açıkça belirtilmeyen sözleri doğrudan Türkiye’ye söylenmiş gibi sunmak doğru olmaz. Ancak meseleyi yalnızca “Türkiye’yi kastetti mi, kastetmedi mi?” sorusuna sıkıştırmak da eksik bir değerlendirmedir.

Diyelim ki Türkiye’den gelen bazı söylemlere kırıldı ve tepki gösterdi. Bu, kardeşliğin sona erdiği anlamına mı gelir?

Bir ülke sürekli suçlanıyorsa, halkının mücadelesi küçümseniyorsa veya devletinin itibarı hedef alınıyorsa, devlet başkanı buna tepki gösterebilir. Böyle bir tepki, ülkesini ve halkını savunma hassasiyetinden kaynaklanabilir. Bunu da anlayışla karşılamak gerekir.

Aynısı bize yapılsa biz nasıl davranırdık?

Kendi milletimizin bedel ödediği, kendi askerimizin mücadele ettiği bir başarı başkasının eseriymiş gibi anlatılsa biz de kırılabilir, üzülebilir ve itiraz edebilirdik.

Kardeşlik, karşı tarafın hiçbir zaman kırılmayacağını düşünmek değildir. Kardeşlik, kırgınlık olduğunda birbirini anlayabilmek ve meseleyi düşmanlık üretmeden konuşabilmektir.

Üstelik ilişkinin somut adımları ortadadır. Daha 30 Eylül 2026’da Türk savunma sanayisi şirketleri Azerbaycan’la 500 milyon doların üzerinde sözleşmeler imzaladı. Ortak üretim, teknoloji ve savunma sistemlerinin tedarikini kapsayan bu işbirliği, iki ülkenin birlikte çalışma iradesini gösteriyor.

Farklı tedarik imkanlarına sahip Azerbaycan’ın Türkiye ile bu ölçekte işbirliğini genişletmesini bir kenara koyup, iki gün sonraki konuşmasından yalnızca kopuş ve karşıtlık çıkarmak nasıl sağlıklı bir değerlendirme olabilir?

Türkiye’nin Azerbaycan’a desteği yalnızca silah satışından ibaret değildir. Bunun siyasi, askeri ve stratejik boyutları vardır. Türkiye’nin savaş sırasındaki tutumunun dış müdahaleyi caydırdığını bizzat Aliyev daha önce açıklamıştır. Azerbaycan’ın kendi mücadelesi, askerlerinin fedakarlığı ve zaferdeki asli rolü de tartışılmaz. 

Bu gerçekleri birbirine karşı kullanarak iki kardeş ülke arasında bir üstünlük tartışması üretmenin faydası yoktur.

Bizim ilişkimiz, kimin kime ne kadar borçlu olduğunu hesaplayan bir ilişki değildir. Birbirinin acısını kendi acısı, sevincini kendi sevinci bilen iki halkın kardeşliğidir.

Bir de şu soruyu açıkça sormalıyız:

Türkiye ile Azerbaycan’ın arasının bozulması kimin işine yarar?

İki kardeş ülkenin birbirinden uzaklaşması; ortak savunma iradesini, enerji ve ulaştırma işbirliğini, Türk dünyasının birlikte hareket etme gücünü zayıflatır. Bundan, Türkiye ve Azerbaycan’ın ortak hareketinden rahatsız olan çevreler yararlanır.

Bu nedenle yalnızca söylenen sözlere değil, yürütülen kampanyaların siyasi sonucuna da bakmak gerekir. Azerbaycan’ı İsrail üzerinden sürekli hedef haline getirmenin, iki halk arasında kırgınlık ve güvensizlik üretmenin Filistin’e nasıl bir faydası vardır?

Her tepki gösterenin bilinçli biçimde birilerine hizmet ettiğini söyleyemeyiz. Fakat insanlar, samimi duygularla hareket ederken dahi başkalarının çıkarlarına hizmet eden bir söylemin taşıyıcısı olabilirler. Bunun farkında olmamaları, ortaya çıkan zararı ortadan kaldırmaz.

Niyet kadar sonuç da önemlidir. Filistin’i savunmak için yükseltilen ses, Türkiye–Azerbaycan kardeşliğini zayıflatıyorsa durup düşünmek gerekir: Bizim tepkimizden kim kazanç sağlıyor?

Türkiye ile Azerbaycan arasını bozmak isteyenlerin yararlanabileceği zemin, karşılıklı güvensizlik ve büyütülen kırgınlıklardır. Her sözü Türkiye’ye yönelik bir karşıtlık gibi sunmak, her farklı tercihten kardeşliği sorgulayan bir sonuç çıkarmak bu zemini genişletir.

Devletler kendi ilkeleri ve milli menfaatleri doğrultusunda hareket eder. İki kardeş devletin her başlıkta aynı yöntemi izlemesi şart değildir. Esas olan, birbirlerinin egemenliğine saygı göstermeleri, güvenlerini korumaları ve ortak hedeflerinden uzaklaşmamalarıdır.

Bizim sorumluluğumuz, varsayımlarla öfke üretmek yerine gerçekleri dikkatle değerlendirmektir. Birbirimizin hassasiyetini anlayabilir, meseleleri diplomasi kanalları içinde ele alabilir ve ortak çıkarlarımızı koruyabiliriz.

Çanakkale’deki fedakarlığı, depremde uzanan kardeş elini ve zor günlerdeki dayanışmayı unutmayalım. Şuşa Beyannamesi’ni ve “tek millet, iki devlet” anlayışını hiçbir tartışmada gözden çıkarmayalım.

Gazze için tutarlı olalım. Öncelikle Filistinli soydaşlarına karşı sorumluluk taşıyan Arap ülkelerinin imkanlarını ve tutumlarını gündeme getirelim. Azerbaycan’ın hassasiyetini de anlayalım ve kardeşliğimizi koruyalım.

Filistin’i savunurken Türk dünyasının bağlarını zayıflatmayalım!