Türkiye neden dünya Ortodoksluğunun merkezini kendi eliyle güçlendirsin?
Heybeliada Ruhban Okulu meselesi yeniden Türkiye’nin önüne getirildi. Üstelik bu kez mesele bir temenni veya uzak vadeli talep olmaktan çıkmış durumda.
Fener Rum Patriği Bartholomeos, Atina’da yaptığı açıklamada okul kompleksindeki yenilemelerin tamamlanacağını ve eylül ayında açılışın kutlanacağını söyledi. Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis bunu uzun zamandır beklenen “tarihi” bir gelişme olarak nitelendirdi. Ağustos sonu itibarıyla restorasyon çalışmalarının da son aşamaya geldiği bildiriliyor.
Daha önemlisi, mesele artık yalnız Atina-Fener hattında yürümüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan haziran ayında ilgili kurumlara Patrikhane ile görüşmelerin sürdürülmesi talimatını verdi. Reuters’ın haberine göre konu daha önce ABD Başkanı Donald Trump tarafından da Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesinde gündeme getirilmişti. Yunanistan, ABD ve AB’nin yıllardır okulun yeniden açılmasını istediği biliniyor.
Ben ise tartışmanın yanlış soruyla başladığını düşünüyorum.
“Heybeliada Ruhban Okulu hangi statüyle açılsın?”
Hayır.
Mesele bu değildir.
Benim sorum çok daha temeldir:
Heybeliada Ruhban Okulu neden açılsın?
YÖK’e mi bağlanacakmış, MEB’e mi bağlanacakmış, üniversite mi olacakmış, özel okul mu olacakmış…
Bunların hiçbirini tartışmaya gerek yok.
Çünkü önce şu sorunun cevabı verilmelidir:
Türkiye’nin böyle bir okula ihtiyacı var mı?
Heybeliada Ruhban Okulu, tarihsel olarak Fener Rum Patrikhanesine din adamı yetiştiren bir kurumdu. Bugün Türkiye’deki Rum Ortodoks cemaatinin büyüklüğü ve din adamı ihtiyacı ortadadır.
O halde neden Türkiye’de yeniden, dünyanın çeşitli ülkelerinden öğrenci kabul edebilecek ve dünya Ortodoksluğuna din adamı yetiştirebilecek bir ruhban merkezi kurulmak istenmektedir?
Mesele Türkiye’deki Rum vatandaşlarımızın ibadet özgürlüğü ise onların dini haklarının korunmasına elbette kimsenin itirazı olamaz.
Ama burada konuşulan bundan çok daha büyük bir projedir.
Ruhban ihtiyacı varsa neden Yunanistan'da açılmıyor?
Bu soruyu ısrarla sormamız gerekiyor.
Dünya Ortodoksluğunun din adamına ihtiyacı varsa Yunanistan neden bu ihtiyacı karşılamıyor?
Atina’da üniversiteler var.
Selanik’te ilahiyat eğitimi var.
Yunanistan zaten Ortodoks nüfusun ezici çoğunluğu oluşturduğu bir ülke.
Öyleyse dünya Ortodoksluğuna ruhban yetiştirecek merkezin mutlaka Türkiye’de, İstanbul’da ve Heybeliada’da olması neden bu kadar önemli?
Bunun cevabını yalnız eğitim politikasıyla açıklayamayız.
Çünkü Heybeliada Ruhban Okulu, Fener Rum Patrikhanesinin uluslararası iddialarından bağımsız değildir.
Hedef sadece bir okul mu?
Bir taraftan Fener Rum Patrikhanesine uluslararası platformlarda sürekli “Ekümenik Patrikhane” deniliyor.
Bir taraftan Heybeliada Ruhban Okulunun açılması için ABD Başkanı seviyesine kadar Türkiye’nin karşısına talep getiriliyor.
Bir taraftan Patrikhanenin uluslararası diplomatik görünürlüğü giderek artırılıyor.
Diğer taraftan Türkiye’deki tarihi Rum Ortodoks dini yapıları restore ediliyor, yeniden dini faaliyetlere açılıyor veya bunlara ilişkin yeni talepler gündeme geliyor.
Bütün bunları birbirinden tamamen bağımsız hadiseler olarak mı değerlendireceğiz?
Yoksa bütün fotoğrafa birlikte mi bakacağız?
İşte devlet aklı bunu yapmak zorundadır.
Ve o zaman karşımıza çok daha ciddi bir soru çıkar:
Fener'de "Vatikan" benzeri bir yapı mı hedefleniyor?
Burada özellikle altını çiziyorum:
Bugün Fener Rum Patrikhanesinin Vatikan gibi statüsü yoktur.
Dolayısıyla “Fener bugün Vatikan’dır” demiyorum.
Ben başka bir soru soruyorum:
Bugün atılan adımlar yarın Vatikan benzeri özel, uluslararası ve siyasi-hukuki bir statü talebinin altyapısını oluşturabilir mi?
Devletler yalnız bugünü düşünmez.
20 yıl sonrasını, 50 yıl sonrasını düşünür.
Önce “ekümenik” sıfatını uluslararası kullanımda yerleştirirsiniz.
Ardından dünya Ortodoksluğuna din adamı yetiştiren Ruhban Okulunu yeniden açtırırsınız.
Dünyanın dört bir yanından öğrenciler ve din adamları İstanbul’a gelir.
Patrikhanenin uluslararası temas ve temsil ağı genişler.
Sonra karşınıza şu tez çıkar:
“Burası artık yalnız Türkiye’deki küçük Rum Ortodoks cemaatinin dini merkezi değildir. Burası dünya Ortodoksluğunun evrensel merkezidir.”
Peki bunun arkasından ne gelecek?
Özel statü mü?
Uluslararası tüzel kişilik talebi mi?
Ekümenikliğin Türkiye tarafından resmen tanınması talebi mi?
Patrikhane ve çevresindeki alan için farklı bir hukuki düzenleme talebi mi?
Bunları bugün kimse talep etmiyor olabilir.
Fakat devlet aklı, yarın talep edilebilecek olanı bugünden hesaplamak zorundadır.
Bir de Batı Trakya var!
Türkiye’den sürekli adım isteyen Yunanistan’a dönüp bakmak zorundayız.
Lozan Antlaşması’nın 45. maddesi, Türkiye’deki gayrimüslim azınlıklara ilişkin 37-44. maddelerdeki hakların Yunanistan tarafından kendi topraklarındaki Müslüman azınlığa da tanınacağını hükme bağlamıştır.
Yani ortada açık bir karşılıklılık boyutu vardır.
Peki Batı Trakya Türklerinin durumu nedir?
Türk azınlık okulları neden yıllar içerisinde yüzlerce okuldan birkaç düzine seviyesine geriledi?
Seçilmiş müftüler meselesi neden çözülemiyor?
İsminde “Türk” bulunan azınlık kuruluşları neden yıllardır mahkeme kapılarında?
Türk azınlığın kendi kimliğiyle örgütlenmesi neden sorun haline getiriliyor?
Dahası, 1913 Atina Antlaşması’na bağlı düzenlemelerde Atina’da bir Yüksek İlahiyat Okulu öngörülmüş olmasına rağmen bunun uygulanmadığına ilişkin tarihsel kayıtlar da vardır.
O halde çok basit bir soru soruyorum:
Heybeliada açılacaksa Atina'daki nerede?
Türkiye’ye “din özgürlüğü” diyenler neden Batı Trakya’daki Türklerin dini temsil meselesinde aynı hassasiyeti göstermiyor?
Türkiye’den okul isteyen Yunanistan neden kendi ülkesindeki Türk azınlığın eğitim kurumlarının birer birer kapanmasına seyirci kalıyor?
Bu nasıl bir karşılıklılık anlayışıdır?
Türkiye sürekli veren taraf olmak zorunda değildir
Burada yanlış anlaşılmaya mahal vermeyelim.
Ben Rum Ortodoks vatandaşlarımızın din özgürlüğüne karşı değilim.
Kiliselerinde ibadet etmelerine karşı değilim.
Din adamlarının görev yapmasına karşı değilim.
Türkiye Cumhuriyeti zaten kendi vatandaşlarının dini özgürlüklerini güvence altına almakla yükümlüdür.
Fakat Türkiye’deki vatandaşlarımızın dini ihtiyaçlarının karşılanması başka şeydir, Türkiye’nin dünya Ortodoksluğunun ruhban yetiştirme merkezi haline getirilmesi başka şeydir.
Bu ikisini birbirine karıştırmayalım.
Üstelik mesele artık Türkiye’nin kendi iç meselesi gibi de yürümüyor.
Atina istiyor.
Washington istiyor.
AB istiyor.
Fener istiyor.
Peki Türkiye neden istesin?
Asıl sorulması gereken budur.
Benim cebaım nettir: Açılmamalıdır
Bu nedenle benim için tartışma “hangi statüyle açılacak?” tartışması değildir.
Heybeliada Ruhban Okulu açılmamalıdır.
Dünya Ortodoksluğunun ruhban ihtiyacı varsa Yunanistan karşılasın.
Uluslararası bir Ortodoks eğitim merkezi gerekiyorsa Ortodoks nüfusun yoğun olduğu ülkeler kursun.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi topraklarında, kendi toplumsal ihtiyacından doğmayan ve gelecekte Fener Rum Patrikhanesinin uluslararası statü iddialarını güçlendirebilecek bir yapıyı oluşturma yükümlülüğü yoktur.
Hele Yunanistan Batı Trakya Türklerinin okul, müftü, dernek ve kimlik meselelerinde üzerine düşeni yapmazken Türkiye’den tek taraflı taviz beklenmesi kabul edilemez.
Bugün bize:
“Bir okul açılacak, bunda ne var?”
diyebilirler.
Fakat jeopolitikte büyük sonuçlar çoğu zaman küçük ve masum görünen adımlarla hazırlanır.
Onun için bugünden soruyorum:
Mesele gerçekten yalnız Heybeliada Ruhban Okulu mudur?
Yoksa okul, “ekümeniklik” iddiası, uluslararası diplomatik görünürlük ve dini merkezleşme adımları birbirine eklenerek Fener için gelecekte çok daha farklı bir statünün zemini mi hazırlanmaktadır?
Ve son olarak:
Türkiye neden dünya Ortodoksluğunun merkezini kendi eliyle güçlendirsin?
Neden Türkiye?
Neden Yunanistan değil?
Bu soruların cevabı verilmeden Heybeliada Ruhban Okulunun kapısı açılmamalıdır.
Henüz yorum yapılmamış
Bu içerik hakkında ilk yorumu siz yapın!