Rusya-Ukrayna Savaşı’nın Karadeniz’deki niteliği giderek değişmektedir.
Artık yalnızca savaş gemileri, askeri üsler veya limanlardaki askeri tesisler vurulmuyor. Tankerler, kuru yük gemileri, liman terminalleri, petrol depoları, tahıl altyapısı, enerji tesisleri ve lojistik merkezleri de savaşın içine çekiliyor.
Daha da önemlisi, Türk bayraklı ve Türk sahipli sivil ticaret gemileri de bu saldırılardan payını alıyor.
Türkiye savaşın tarafı değildir.
Türk ticaret gemileri savaş gemisi değildir.
Türk denizcileri savaşan tarafların askerleri değildir.
Buna rağmen Türk gemileri vuruluyor, Türk denizcileri yaralanıyor ve hayatını kaybediyor, Türk armatörlerinin gemileri ve malları zarar görüyor.
Üstelik artık Türk kara taşımacılığının da savaşın oluşturduğu risk alanına girmiş olabileceğine ilişkin ciddi bilgiler bulunmaktadır.
Gelinen aşamada bütün bunları birbirinden bağımsız birkaç hadise olarak değerlendirmek giderek güçleşmektedir.
Mesele Türkiye’nin deniz güvenliğini, dış ticaretini, enerji ve gıda güvenliğini, kara ve deniz lojistik hatlarını ve Karadeniz’deki stratejik çıkarlarını ilgilendiren çok boyutlu bir güvenlik problemine dönüşmektedir.
Rakamlar Karadeniz’deki savaşın boyutunu gösteriyor
Karadeniz’de saldırıların ne kadar arttığını anlamak için rakamlara bakmak yeterlidir.
Ukrayna makamlarının açıkladığı verilere göre yalnızca Temmuz 2026’da Rus saldırıları sonucunda limanlarda bulunan gemilere 35, denizdeki gemilere 22, liman altyapısına ise 67 saldırı kaydedildi.
Buna göre yalnızca gemilere yönelik saldırıların sayısı 57’dir. Liman altyapısı da dahil edildiğinde 124 saldırı vakasından söz edilmektedir.
Ancak tabloyu yalnızca Rusya’nın saldırıları üzerinden okumak doğru olmaz.
Ukrayna da Karadeniz ve Azak Denizi’ndeki Rus deniz lojistiğine karşı son derece yoğun bir İHA harekatı yürütmektedir.
Reuters’ın aktardığı Ukrayna askeri verilerine göre 5-14 Temmuz arasındaki yaklaşık dokuz günlük dönemde 116 deniz aracı hedef alındı. Bunların arasında tankerler ve kuru yük gemileri de bulunuyordu.
Daha geniş bir döneme ilişkin Reuters saha araştırmasında ise Ukrayna birliklerinin birkaç hafta içerisinde 180’den fazla gemi ve diğer deniz hedefini vurduğunu ileri sürdüğü belirtilmektedir.
Bu rakamların Ukrayna kuvvetlerinin beyanlarına dayandığını ve tamamının bağımsız olarak doğrulanamadığını özellikle belirtmek gerekir.
Rusya’nın Ukrayna limanlarına yönelik saldırılarıyla Ukrayna’nın Rus deniz ticareti ve lojistiğine yönelik saldırıları birlikte değerlendirildiğinde ise önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır:
Karadeniz’deki savaş giderek bir deniz ticareti ve lojistik savaşına dönüşmektedir.
Türk gemileri bu savaşın ortasında kalıyor
3 Ağustos’ta Türk sahipli Yaşar ve Nadezhda isimli sivil gemiler Novorossiysk Limanı’ndan ayrıldıktan sonra İHA saldırısına uğradı.
Bu hadiseler Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından da resmen doğrulandı.
Bakanlık, aralarında Türk vatandaşlarının da bulunduğu personelin yaralandığını açıkladı ve Rusya-Ukrayna Savaşı’nın sivil gemileri de etkileyecek biçimde Karadeniz’e yayılmasından ciddi endişe duyulduğunu bildirdi.
Dışişleri Bakanlığının kullandığı “Vatandaşlarımızın can güvenliği birinci önceliğimiz” ifadesi son derece önemlidir.
Vatandaşlarımızın can güvenliğinin yanında Türk bayrağının, Türk sermayesinin, Türk armatörünün malının ve Türkiye’nin deniz ticaretinin korunması da meselenin diğer önemli boyutlarını oluşturmaktadır.
Türk bayraklı bir geminin saldırıya uğraması ayrı bir hassasiyet taşımaktadır. Türk sahipli ancak yabancı bayrak altında çalışan bir geminin vurulması da Türk sermayesinin, Türk armatörünün ve çoğu durumda Türk denizcisinin doğrudan zarar görmesi anlamına gelmektedir.
Son dört yılda yaklaşık 50 Türk bayraklı gemi
DW Türkçe’nin sektör temsilcilerine dayandırdığı son haber, meselenin boyutunun düşündüğümüzden daha geniş olabileceğini göstermektedir.
Haberde, son dört yıl içerisinde yaklaşık 50 Türk bayraklı koster ve geminin saldırıya maruz kaldığı belirtilmektedir.
21 Ağustos’ta Reni Limanı’nda bulunan Necibe isimli Türk kargo gemisinin saldırıya uğradığı bildirildi.
Daha da dikkat çekici olan, Necibe’deki 18 denizcinin kurtarılmasında görev alan Türk bayraklı Ural gemisinin de saldırıya uğradığına ilişkin bilgidir.
Novorossiysk açıklarındaki saldırılarda ise bir denizcinin hayatını kaybettiği ve yaralanan denizcilerin bulunduğu bildirilmektedir.
Bu vakalar tek tek incelenebilir. Ancak son dört yılda yaklaşık 50 Türk bayraklı geminin saldırıya uğradığı yönündeki sektör verisi resmi kayıtlarla da teyit edildiği takdirde, artık yalnızca münferit hadiselerden söz etmek yeterli olmayacaktır.
Türk deniz ticaretinin karşı karşıya bulunduğu riskin bütüncül biçimde değerlendirilmesinde fayda bulunduğunu düşünüyorum.
Türkiye’nin kendi saldırı istatistiğinin oluşturulması faydalı olabilir
Bu noktada Türk bayraklı ve Türk sahipli gemilerin maruz kaldığı olayların merkezi bir Karadeniz Türk Deniz Ticaret Güvenliği Veri Tabanı içerisinde toplanmasının yararlı olacağı kanaatindeyim.
Her olay bakımından; geminin adı, bayrağı, gerçek sahibi, işletmecisi, mürettebatın milliyeti, taşıdığı yük, kalkış ve varış limanı, saldırının tarihi ve saati, koordinatı, Türk karasularına mesafesi, kullanılan silah veya İHA tipi, geminin hangi bölümünün vurulduğu, ölü ve yaralı sayısı, maddi zarar ve mümkün olduğu ölçüde saldırının faili gibi bilgilerin sistematik biçimde kaydedilmesi önemli bir veri zemini sağlayabilir.
Ancak bu şekilde saldırıların tesadüfi mi olduğu, belirli limanlara giden gemilerde mi yoğunlaştığı, belirli yükleri taşıyanların veya belirli ülkelere ait armatörlerin daha fazla risk altında bulunup bulunmadığı sağlıklı biçimde görülebilir.
Yunan armatörleri ile Türk armatörlerinin saldırıya maruz kalma oranlarının karşılaştırılması da bu bakımdan önemlidir.
Rus petrol taşımacılığında Yunan armatörlerinin önemli bir ağırlığı bulunmaktadır. Bununla birlikte son gelişmeler Yunan bağlantılı gemilerin de saldırıların tamamen dışında olmadığını göstermektedir.
Dolayısıyla meselenin kanaatlerden ziyade karşılaştırılabilir istatistiklerle ortaya konulmasının daha sağlıklı olacağı değerlendirilebilir.
Enerji ticareti de ağır şekilde etkileniyor
Ukrayna’nın Novorossiysk ve Rus enerji altyapısına yönelik saldırılarının sonuçları artık rakamlara yansımaktadır.
Reuters verilerine göre Rusya’nın batı limanlarından petrol ihracatı Ağustos ayının ilk yarısında planlanan seviyenin yaklaşık yüzde 15 altında kaldı.
Novorossiysk sevkiyatları ise Haziran ve Temmuz aylarındaki günlük yaklaşık 800 bin-1 milyon varil seviyesinden 400 bin varil/gün civarına düştü.
Novorossiysk’in petrol ihracat kapasitesi yaklaşık 700 bin varil/gündür. Son İHA saldırısının ardından limandaki yüklemeler geçici olarak durmuş, daha sonra yeniden başlamıştır.
Bunun Türkiye’ye etkisi de doğrudandır.
Türkiye’nin Rus limanlarından petrol ithalatı Haziran ayında yaklaşık 1,2 milyon ton iken Temmuz ayında yaklaşık 900 bin tona gerilemiştir.
Rusya’nın Karadeniz limanlarından Türkiye’ye gelen petrol ise 300 bin tonun biraz üzerine düşmüş, Ağustos ayında bunun yaklaşık 200 bin tona kadar gerileyebileceği öngörülmüştür.
Dolayısıyla Karadeniz’de enerji altyapısına ve limanlara yönelik saldırılar yalnızca Rusya’yı etkilememekte, Türkiye’nin enerji tedarik zincirinde de sonuç doğurabilmektedir.
Tahıl fiyatları yüzde 17’den fazla yükseldi
Benzer bir tablo tahıl ticaretinde görülmektedir.
Rusya ve Ukrayna dünya tahıl ihracatının en önemli aktörleri arasındadır.
Liman ve gemi saldırılarının yoğunlaşması nedeniyle uluslararası armatörler seferlerini azaltabilmekte, bazı yüklemeler iptal edilmekte veya ertelenmekte ve teslimatlar gecikebilmektedir.
Reuters’ın 20 Ağustos tarihli analizine göre Chicago buğday vadeli fiyatları Temmuz başından itibaren yüzde 17’den fazla yükselmiştir.
Karadeniz’de bir ticaret gemisinin vurulması bu nedenle yalnızca gemi sahibini etkilemez.
Sigorta primini yükseltir, navlun maliyetini artırır, liman operasyonlarını aksatır, tahıl ihracatını azaltabilir ve nihayetinde dünya gıda fiyatlarına kadar uzanan sonuçlar doğurabilir.
Bunun Türkiye’deki tüketiciye kadar uzanan ekonomik etkilerinin bulunması da mümkündür.
Şimdi kara ticareti de tehdit altında
Meselenin üzerinde özellikle durulması gereken yeni boyutlarından biri de budur.
Deniz ticareti üzerindeki baskının yanında kara lojistiği de savaşın etkilerinden giderek daha fazla pay almaktadır.
Lojistik merkezleri, enerji altyapısı, depolar ve ulaştırma bağlantıları saldırılardan etkilenmektedir.
Daha da önemlisi, Türk TIR’larının doğrudan saldırılarda vurulduğuna ilişkin sektör kaynaklı bilgiler de tarafımıza ulaşmaktadır.
Ancak burada ihtiyatlı olmak gerekir.
Bu bilgileri şu aşamada resmi kaynaklardan veya yeterince güvenilir bağımsız kaynaklardan teyit edemediğimiz için kesinleşmiş bir vaka olarak ifade etmiyorum.
Bununla birlikte söz konusu bilgilerin doğrulanması halinde meselenin boyutu daha da ciddi hale gelecektir.
Çünkü bu durumda Türk dış ticaretinin yalnız deniz yolunda değil, kara lojistik hatlarında da doğrudan savaş riskiyle karşı karşıya bulunduğundan söz etmek gerekecektir.
Dolayısıyla Rusya-Ukrayna Savaşı’nı artık yalnızca Karadeniz’deki deniz ulaştırması sorunu olarak değerlendirmek yetersiz kalabilir.
Türkiye açısından ortaya çıkan tablo giderek;
deniz + liman + enerji + kara yolu + lojistik zinciri
şeklinde bütünleşik bir güvenlik problemine dönüşmektedir.
Rusya ve Ukrayna’ya gemi çıkışları konusunda bir tedbir gündemde mi?
Sektörde konuşulan önemli bir iddia daha bulunmaktadır.
Türkiye’deki liman başkanlıklarının Rusya ve Ukrayna limanlarına gidecek gemilerin kalkışlarına izin verilmemesi yönünde bir tedbir üzerinde durduğu belirtilmektedir.
Ancak burada da aynı hassasiyetin korunması gerekir.
Şu ana kadar böyle genel bir yasağın yürürlüğe girdiğini doğrulayan resmi bir karar yayımlanmış değildir.
Dolayısıyla bugün itibarıyla “Türkiye Rusya ve Ukrayna’ya gemi çıkışını yasakladı” şeklinde kesin bir değerlendirme yapmak doğru olmayacaktır.
Bununla birlikte böyle bir tedbirin gerçekten değerlendirme aşamasında olması dahi Karadeniz’deki güvenlik krizinin ulaştığı seviyeyi göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Dışişleri Bakanlığının 4 Ağustos’ta, önleyici tedbirlerin alınmaması halinde Karadeniz’deki tırmanmanın gıda güvenliği dahil çok boyutlu olumsuz sonuçlarının olabileceğini açıklamış olması da bu açıdan önem taşımaktadır.
Bu ihtimalin gelişmelere göre yakından takip edilmesinde fayda vardır.
Savaşın da hukuku vardır
En temel meseleyi unutmamak gerekir:
Savaş hukuk dışı bir alan değildir.
Silahlı çatışmalar hukukunun temel ilkelerinden biri askeri hedeflerle sivil unsurların birbirinden ayrılmasıdır.
Bir ticaret gemisinin Rus limanına gitmesi onu otomatik olarak Rus savaş gemisi yapmaz. Ukrayna limanına gitmesi de onu kendiliğinden Ukrayna askeri hedefi haline getirmez.
Petrol, tahıl veya başka bir ticari yük taşıması da tek başına sınırsız saldırı yetkisi doğurmaz.
Savaşan tarafların tarafsız devletlerin ticaret gemileri bakımından hangi malları harp kaçağı, yani contraband olarak kabul ettiklerini açık ve öngörülebilir biçimde ortaya koymaları da önemlidir.
Bugün bütün tarafsız ticaret gemilerini bağlayan açık, belirli ve kapsamlı bir harp kaçağı listesinin bulunduğunu söylemek güçtür.
Kaldı ki bir yükün harp kaçağı olduğunun ileri sürülmesi dahi gemiyi otomatik olarak doğrudan vurulabilir hale getirmez.
Askeri hedef niteliği, uyarı, ziyaret ve arama, durmayı reddetme, abluka ihlali ve düşmanın askeri harekatına doğrudan katkı gibi unsurların ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Bu şartlar ortaya konulmadan sivil ticaret gemilerinin İHA, füze veya insansız deniz araçlarıyla vurulması uluslararası insancıl hukuk ve deniz harp hukuku bakımından ciddi hukuki sorunlar doğurabilir.
Türkiye açısından ölçü saldırıyı kimin yaptığı değil, hukuktur
Türkiye’nin burada Rusya veya Ukrayna arasında bir tercih yapmasına gerek bulunmamaktadır.
Esas olan saldırının failinin mümkün olduğu ölçüde kesin biçimde tespit edilmesi ve aynı hukuk ölçüsünün her iki tarafa da uygulanmasıdır.
Türk gemisine yönelik saldırı Rusya kaynaklıysa Rusya’nın, Ukrayna kaynaklıysa Ukrayna’nın hukuki sorumluluğunun değerlendirilmesi tabiidir.
Meydana gelen zararların da ayrıntılı şekilde kayıt altına alınmasının faydalı olacağı kanaatindeyim.
Bu hesap yalnızca geminin fiziki hasarıyla sınırlı kalmamalıdır.
Hayatını kaybeden denizcinin ailesinin zararı, yaralanan personelin tedavi giderleri, çalışma gücü kaybı, geminin onarım maliyeti, yük kaybı, navlun ve sefer kaybı, sigorta maliyetindeki artış, bekleme giderleri, finansman maliyetleri, değer kaybı ve diğer maddi ve manevi zararların tamamının belgelenmesi önem taşımaktadır.
Bu kayıtların ileride gündeme gelebilecek tam tazminat talepleri bakımından güçlü bir hukuki zemin oluşturacağı değerlendirilebilir.
Caydırıcılık yalnız askeri güç anlamına gelmez
Türk bayraklı, Türk sahipli veya Türk vatandaşlarının görev yaptığı sivil ticaret gemilerine yönelik saldırıların tekrarlanması ihtimali karşısında Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının saklı olduğunun uygun diplomatik kanallardan hatırlatılması da değerlendirilebilir.
Burada söz konusu olan karşılık mutlaka askeri güç kullanılması değildir.
Diplomatik, hukuki, ekonomik ve ticari araçlar; liman devleti yetkileri ve uluslararası hukukun tanıdığı diğer meşru imkanlar bulunmaktadır.
Böyle bir yaklaşım Türkiye’nin savaşın tarafı olmadan kendi vatandaşının, bayrağının, armatörünün ve ticaretinin güvenliğine verdiği önemi ortaya koyabilir.
Çünkü Türk bayrağı, Türk vatandaşının canı ve Türk armatörünün malı Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuki ve diplomatik himayesi altındadır.
Karadeniz’in güvenliği Karadeniz’e kıyıdaş devletler tarafından sağlanmalıdır
Bu noktada tutumun açık ve kesin olması gerekir.
Karadeniz’de ticaret gemilerine yönelik saldırılar, mayın tehdidi, enerji altyapısına yönelik saldırılar veya deniz ulaştırmasının güvenliği hiçbir şekilde bölge dışı askeri aktörlerin Karadeniz’e dahil edilmesinin gerekçesi haline getirilmemelidir.
Mesele yalnızca bu aktörlerin bölgede kalıcı veya genişletilmiş bir askeri varlık kurmasının önlenmesi değildir.
Karadeniz’e kıyıdaş olmayan askeri aktörlerin, hangi gerekçeyle olursa olsun, Karadeniz güvenlik düzenine dahil olmasına müsaade edilmemelidir.
“Deniz yollarını koruma”, “ticaret gemilerine eskort sağlama”, “mayın temizleme”, “enerji altyapısını koruma” veya benzeri gerekçeler bu konuda bir istisna meydana getirmemelidir.
Çünkü Karadeniz’in güvenliği Karadeniz’e kıyıdaş devletler tarafından sağlanmalıdır.
Karadeniz’in güvenliği için dışarıdan bir devletin veya donanmanın gelip görev üstlenmesine ihtiyaç olmadığı gibi, böyle bir uygulamanın zaman içerisinde Karadeniz’deki stratejik dengeyi daha da bozabileceği açıktır.
Türkiye’nin uzun yıllardır savunduğu Bölgesel Sahiplik İlkesi tam olarak bunu ifade etmektedir:
Karadeniz’in sorunları Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler tarafından ele alınmalı, Karadeniz’in güvenliği de kıyıdaş devletlerin iş birliğiyle sağlanmalıdır.
Dolayısıyla ortaya çıkan yeni tehditlerin cevabı Karadeniz’e yeni aktörler getirmek değil, mevcut kıyıdaş devletler arasındaki güvenlik iş birliğinin geliştirilmesidir.
Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’ın ortak mayın karşı tedbir mekanizması bunun önemli örneklerinden biridir.
Nitekim Romanya 20 Ağustos’ta Neptun Deep doğal gaz sahasının yalnızca birkaç yüz metre yakınında patlayıcı taşıyan bir deniz İHA’sını imha etmiştir.
Bu olay yeni tehdit tablosunu açık biçimde göstermektedir:
Mayın + hava İHA’sı + deniz İHA’sı + liman saldırısı + ticaret gemisi saldırısı + enerji altyapısı saldırısı + kara lojistiği.
Bu yeni güvenlik ortamının cevabı da yine kıyıdaş devletler arasında aranmalıdır.
Karadeniz’in güvenliği dışarıdan getirilecek askeri güçlerle değil, Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin kendi imkanları ve iş birliğiyle sağlanmalıdır.
Montrö konusunda tereddüde yer yoktur
20 Temmuz 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi bu ortamda daha da büyük önem kazanmaktadır.
Montrö yalnızca Boğazlardan geçişi düzenleyen teknik bir sözleşme değildir.
Türkiye’nin Boğazlardaki egemenliği ile Karadeniz’in stratejik dengesinin temel unsurlarından biridir.
Bu konuda yaklaşım açık olmalıdır:
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, bugüne kadar olduğu gibi, eksiksiz ve tavizsiz biçimde uygulanmalıdır.
Karadeniz’de saldırıların artması Montrö’nün gevşetilmesi, esnetilmesi veya farklı yorumlarla aşındırılması için hiçbir şekilde gerekçe oluşturamaz.
Tam tersine yaşanan gelişmeler Montrö rejiminin Karadeniz’in güvenliği ve stratejik dengesi açısından neden vazgeçilmez olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Ticaret gemilerinin güvenliği, mayın tehdidi, enerji altyapısının korunması veya başka herhangi bir gerekçeyle Montrö rejimini aşındıracak ve bölge dışı savaş gemilerinin Karadeniz’e dahil olmasını kolaylaştıracak hiçbir uygulamaya imkan verilmemelidir.
Bu nedenle;
Montrö Boğazlar Sözleşmesi tavizsiz uygulanmalıdır.
Bölgesel Sahiplik İlkesi korunmalıdır.
Karadeniz’e kıyıdaş olmayan askeri aktörlerin bölgeye hiçbir şekilde dahil olmasına müsaade edilmemelidir.
Karadeniz’in güvenliği yalnızca Karadeniz’e kıyıdaş devletler tarafından ve bu devletlerin kendi aralarındaki iş birliğiyle sağlanmalıdır.
Bu hususlar bir tercih meselesi değil, Karadeniz’in stratejik dengesi ve Türkiye’nin güvenliği bakımından temel ilkeler olarak görülmelidir.
Rakamların ortaya koyduğu tablo giderek daha dikkat çekici hale gelmektedir.
Ukrayna’nın verilerine göre yalnız Temmuz ayında Rus saldırılarında 57 gemi saldırısı kaydedilmiştir.
Ukrayna birlikleri ise kendi harekatlarında dokuz günde 116 deniz aracını, birkaç hafta içerisinde 180’den fazla gemi ve diğer deniz hedefini vurduklarını ileri sürmektedir. Bu rakamlar aynı kategorileri kapsamadığı için birbirine eklenemez; ancak savaşın ulaştığı ölçeği göstermektedir.
Rusya’nın batı limanlarından petrol ihracatı planlanan seviyelerin altına düşmüş, Novorossiysk sevkiyatları gerilemiş, Türkiye’nin Rus limanlarından petrol ithalatı azalmış ve dünya buğday fiyatlarında önemli yükseliş yaşanmıştır.
Bütün bunların ortasında Türk bayraklı ve Türk sahipli gemiler saldırıya uğramakta, Türk denizcileri yaralanmakta ve hayatını kaybetmektedir.
Şimdi buna Türk TIR’larının da saldırıya uğradığı yönündeki henüz teyide muhtaç sektör bilgileri eklenmektedir.
Bu nedenle gelinen noktada yaşananları yalnızca Rusya-Ukrayna arasındaki askeri mücadele olarak değerlendirmek yeterli görünmemektedir.
Karadeniz’in ticaret yollarına, limanlarına, enerji hatlarına ve kara-deniz lojistik zincirine yayılan çok boyutlu bir güvenlik sorunu ortaya çıkmaktadır.
Türkiye savaşın tarafı değildir ve bu konumunun korunması büyük önem taşımaktadır.
Türk gemilerinin, Türk denizcilerinin, Türk kara taşımacılığının ve Türk ticaretinin güvenliğinin uluslararası hukuk ve diplomasi çerçevesinde mümkün olan en güçlü biçimde korunmasının Türkiye’nin milli menfaatleri bakımından önemli olduğu kanaatindeyim.
Ancak iki konuda herhangi bir tereddüde yer olmamalıdır:
Montrö Boğazlar Sözleşmesi tavizsiz uygulanmalı ve Karadeniz’e kıyıdaş olmayan askeri aktörlerin bölgeye hiçbir şekilde dahil olmasına müsaade edilmemelidir.
Karadeniz’in güvenliği Karadeniz’e kıyıdaş devletler tarafından sağlanmalıdır. Başka aktörlerin gelip Karadeniz’in güvenliğini üstlenmesine ihtiyaç da yoktur, imkan da verilmemelidir.
Karadeniz, Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin ortak güvenlik alanıdır; yeni küresel askeri hesaplaşmaların sahası haline getirilmemelidir.
Henüz yorum yapılmamış
Bu içerik hakkında ilk yorumu siz yapın!