Kıbrıs konusunda son günlerde yaşanan üç ayrı gelişmeyi birbirinden bağımsız hadiseler olarak okumak büyük hata olur.
Birincisi, Kıbrıs’ın bölgesel çatışmaların doğrudan hedef coğrafyasına dönüşme tehlikesidir.
İkincisi, Girit-Kıbrıs elektrik bağlantısı üzerinden Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının yeniden sınanmasıdır.
Üçüncüsü ise 26 Ağustos’ta yapılması planlanan Tufan Erhürman-Nikos Hristodulidis görüşmesidir.
Üçünün ortak noktası aynıdır:
Kıbrıs Türklerinin güvenliği, KKTC’nin egemenliği ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hakları.
Kıbrıs artık sadece Kıbrıs meselesi değildir
Financial Times’a konuşan İran rejimine yakın kaynaklara göre, ABD’nin İran’a yönelik daha geniş çaplı yeni saldırılara girişmesi ihtimalinde Güneydoğu Avrupa’daki ABD ve müttefik hedefleri İran’ın askeri planlamasında değerlendiriliyor.
Bu senaryolar arasında Kıbrıs’taki İngiliz üslerinin de bulunduğu aktarılıyor.
Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur:
Ortada henüz alınmış bir saldırı kararı olduğuna dair bilgi yoktur. Ancak Kıbrıs’taki İngiliz askeri tesislerinin İran’ın muhtemel hedef planlamasına girebilmesi dahi son derece önemlidir.
Çünkü yıllardır söylediğimiz bir gerçeği bir kez daha ortaya koymaktadır:
Kıbrıs’ın güneyindeki yabancı askeri varlık sadece Rumların meselesi değildir. Adanın tamamının güvenliğini ilgilendirmektedir.
Ağrotur’daki İngiliz üssünün bölgesel operasyonlardaki rolü, yabancı askeri unsurların Güney Kıbrıs’taki faaliyetleri, Rum-Yunan-İsrail savunma ilişkileri ve giderek genişleyen askeri işbirliği ağı Kıbrıs’ı bölgesel hesaplaşmaların içine çekmektedir.
Dolayısıyla yarın Kıbrıs müzakerelerinde biri çıkıp yine sadece “Türk askeri gitsin”, “garantiler kalksın”, “Türkiye’nin müdahale hakkı sona ersin” derse sorulması gereken çok açık bir soru vardır:
Peki İngiliz üsleri ne olacak? Yabancı askeri unsurlar ne olacak? Rum yönetiminin üçüncü devletlerle yaptığı savunma ve güvenlik anlaşmaları ne olacak?
Türk askerini güvenlik tehdidi olarak gösterip adanın güneyinin yabancı askeri faaliyetlere açılmasını görmezden gelmek kabul edilemez.
Bugün yaşananlar, Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin Kıbrıs Türkü açısından neden hayati olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Great Sea Interconnector: Mesele elektrik değil, deniz yetki alanıdır
İkinci kritik gelişme Girit-Kıbrıs elektrik bağlantısı, yani Great Sea Interconnector projesidir.
Yunanistan, Rum yönetimi ve Fransa projeyi yeniden hareketlendirmeye çalışıyor.
Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Rum Yönetimi Başkanı Nikos Hristodulidis arasında temaslar gerçekleştirildiği; özellikle kablo döşenmesinden önce yapılması gereken deniz dibi araştırmalarının yeniden başlatılması ve NAVTEX sürecinin ele alındığı bildiriliyor.
Fransız Meridiam grubunun projedeki ağırlığının artmasıyla Fransa da meselenin daha görünür bir aktörü haline geliyor.
Fakat herkes şunu çok iyi bilmelidir:
Bir projeye Fransa’nın, AB’nin veya başka herhangi bir devletin siyasi ya da ticari olarak dahil olması Türkiye’nin kıta sahanlığından doğan egemen haklarını ortadan kaldırmaz.
Bu kadar basittir.
Türkiye kabloya da boru hattına da karşı değil: Güzergahını bildirin!
Burada kamuoyuna özellikle anlatılması gereken çok önemli bir gerçek vardır.
Türkiye ne denizaltı kablosu döşenmesine ne de boru hattı geçirilmesine karşıdır.
Türkiye’nin itiraz ettiği husus, kendi kıta sahanlığındaki egemen haklarının yok sayılarak faaliyet yürütülmeye çalışılmasıdır.
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 79. maddesi, kıta sahanlığı üzerinde denizaltı kabloları ve boru hatlarının döşenmesini aynı madde altında düzenlemektedir. Bu faaliyetler gerçekleştirilirken kıyı devletinin kıta sahanlığındaki haklarının gözetilmesi esastır. Döşeme güzergahının belirlenmesi bakımından kıyı devletinin rızası ayrıca ve açıkça düzenlenmiştir.
Türkiye’nin Great Sea Interconnector konusunda ortaya koyduğu yaklaşımın özü de son derece açıktır:
Kablonuzu döşeyin. Türkiye buna karşı değildir. Ancak Türkiye’nin kıta sahanlığından geçiyorsanız güzergahınızı Türkiye’ye bildirin ve Türkiye’yi muhatap alın.
Yunanistan ve Rum yönetimi ise tam da bu noktadan özenle kaçınmaktadır.
Neden?
Çünkü Türkiye’ye güzergah bildirimi yapılması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı haklarının fiilen kabul edilmesi sonucunu doğuracaktır.
Onların asıl rahatsızlığı kablo değildir.
Asıl mesele Türkiye’nin deniz yetki alanlarıdır.
Yunanistan ve Rum yönetimi, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de mümkün olduğunca dar bir deniz alanına hapsetmek isteyen maksimalist haritalarını ve tezlerini korumaya çalışmaktadır.
Bu nedenle çok basit bir soruyu sormak gerekir:
Türkiye kablonun döşenmesine karşı değilse, Türkiye’nin kıta sahanlığından geçirilecek güzergahı Türkiye’ye bildirmekten neden kaçınıyorsunuz?
İşte bütün mesele budur.
Türkiye, “Kabloyu döşeyemezsiniz” demiyor.
Türkiye, “Benim kıta sahanlığımı yok sayarak hareket edemezsiniz, önce bana güzergah bildiriminde bulunun, döşeme öncesi yapacağınız araştırmalar için benden izin alın” diyor.
Dolayısıyla Great Sea Interconnector meselesi yalnızca bir elektrik projesi değildir.
Araştırma gemilerinin koordinatları, deniz tabanında gerçekleştirilecek çalışmalar, yayınlanacak NAVTEX’ler ve nihai kablo güzergahı Türkiye tarafından yakından takip edilmelidir.
Fransa’nın veya Avrupa Birliği’nin projeye dahil edilmesi de hukuki tabloyu değiştirmez.
Mesele kablo değildir. Mesele Mavi Vatan’dır.
Türkiye’nin tavrı nettir:
Kabloya karşı değiliz. Boru hattına karşı değiliz. Enerji bağlantısına karşı değiliz. Güzergahınızı bildirin, Türkiye’yi muhatap alın ve Türkiye’nin kıta sahanlığındaki egemen haklarına saygı gösterin.
Nitekim benzer araştırmalar Temmuz 2024’te Kaşot çevresinde Türkiye’nin müdahalesiyle durmuştu.
Şimdi aynı dosyanın Fransa ve AB siyasi ağırlığı eklenerek yeniden açılmaya çalışıldığı görülüyor.
Bu sebeple Türkiye’nin takip etmesi gereken husus yalnızca projenin siyasi açıklamaları değildir. Yayınlanacak NAVTEX’ler, araştırma gemilerinin rotaları ve koordinatları ile kablonun planlanan güzergahı yakından izlenmelidir.
Mavi Vatan bir harita değildir. Egemenlik ve egemen haklar meselesidir.
Ve 26 Ağustos...
Bütün bunlar yaşanırken Kıbrıs’ta son derece kritik başka bir tarih yaklaşıyor.
26 Ağustos.
KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Tufan Erhürman’ın Rum Yönetimi Başkanı Nikos Hristodulidis ile görüşmesi planlanıyor.
Ben Sayın Erhürman’a şahıs olarak değil, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan kişiye sesleniyorum.
Çünkü bugün Rum tarafının yaptığı yalnızca siyasi açıklamalardan ibaret değildir.
KKTC’deki mülkiyet işlemleri üzerinden insanlar hakkında hukuki süreçler işletiliyor.
Avrupa Tutuklama Kararları gündeme getiriliyor.
KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı dahil bazı isimler hakkında 1996 Derinya olayları üzerinden yeniden tutuklama girişimleri tartışılıyor.
Yani bir taraftan size “gelin görüşelim” deniliyor, diğer taraftan temsil ettiğiniz devletin bakanı ve vatandaşları hakkında tutuklama mekanizmaları işletiliyor.
Bunun neresi güven artırıcı önlemdir?
26 Ağustos'tan önce üç husus açık olmalıdır
Benim kanaatim nettir.
Birincisi, KKTC yetkilileri ve Kıbrıs Türkleri hakkında siyasi nitelik kazanan tutuklama girişimleri geri çekilmelidir.
İkincisi, 1996 Derinya olaylarında Türk bayrağını indirmeye yönelik girişime karşı yapılan müdahalenin sıradan bir adli vaka gibi sunulmasından vazgeçilmelidir. Bayrak bir bez parçası değildir. Bayrak egemenliğin sembolüdür.
Üçüncüsü ve belki de en önemlisi:
Sayın Erhürman masaya hangi sıfatla oturacaktır?
“Kıbrıs Türk toplumu lideri” olarak mı?
Yoksa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak mı?
Benim cevabım açıktır.
KKTC Cumhurbaşkanı olarak.
Ve KKTC bayrağı da orada bulunmalıdır.
Bu bir dekorasyon veya protokol tartışması değildir.
Bu bir egemenlik meselesidir.
Eğer Rum tarafı masaya “Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” sıfatıyla oturuyorsa Türk tarafının seçilmiş Cumhurbaşkanının yalnızca bir “toplum lideri” seviyesine indirgenmesi kabul edilemez.
Çünkü Kıbrıs Türk halkı bir cemaat değildir.
Bir devleti vardır.
Bir Meclisi vardır.
Bir hükümeti vardır.
Bir yargısı vardır.
Bir bayrağı vardır.
Ve o devletin adı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir.
Asıl soru şudur
Bu üç gelişmeyi şimdi yan yana koyun.
Bir tarafta Kıbrıs’taki yabancı üslerin bölgesel savaşların hedefi haline gelme ihtimali…
Diğer tarafta Yunanistan-Rum yönetimi-Fransa ekseninin Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin deniz yetki alanlarını ilgilendiren yeni hamlesi…
Ve aynı anda Kıbrıs Türk tarafının yeniden bir müzakere sürecine çekilmeye çalışılması…
İşte tam da bu nedenle 26 Ağustos sıradan bir görüşme değildir.
Türkiye ve KKTC’nin önündeki mesele yalnızca “federasyon mu, iki devlet mi?” tartışması da değildir.
Mesele;
egemenliktir, güvenliktir, garantilerdir, deniz yetki alanlarıdır, mülkiyettir, devlet statüsüdür.
Kıbrıs Türk tarafı görüşmeden kaçan taraf olmamalıdır.
Ama görüşmek uğruna da kendi devletini görünmez hale getirmemelidir.
Diplomasi elbette yapılır.
Müzakere de yapılır.
Ancak müzakerenin ilk şartı, karşınızdakinin sizi hangi sıfatla muhatap aldığının belli olmasıdır.
Kıbrıs Türkü masaya bir azınlık veya cemaat olarak değil, kendi devletinin sahibi olarak oturmalıdır.
Ve Türkiye de Doğu Akdeniz’de yalnızca gelişmeleri seyreden değil, uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını sahada ve masada koruyan bir devlet olmaya devam etmelidir.
Çünkü bugün Kıbrıs’ta tartışılan şey yalnızca adanın geleceği değildir.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki geleceği de tartışılmaktadır.
Henüz yorum yapılmamış
Bu içerik hakkında ilk yorumu siz yapın!