Etiket: Kimdir

"Kimdir" etiketine ait 752 haber bulundu.

1 Eylül 2021, 09:39

İnci Çayırlı Kimdir?

İnci Çayırlı hayatını kaybetti. Acı haberi açıklayan Onur Akay'ın paylaşımının ardından İnci Çayırlı'nın hayatı ve kariyeri araştırılıyor. Peki, İnci Çayırlı kaç yaşında vefat etti?

25 Temmuz 2021, 12:31

Adanalı Oyuncu Menderes Samancılar Çocukken Ayakkabı Boyacılığı Yapmış

Menderes Samancılar birçok filmde başrol oynayan usta bir oyuncudur. Menderes Samancılar’ın çocukken boyacılık yaparken çıkan fotoğrafı gündeme bomba gibi düştü. Ünlü oyuncunun çocukken ayakkabı boyacılığı yaptığına dair fotoğrafı bir iş yerine asıldı. Siyah beyaz fotoğraf ünlü oyuncunun hayranları tarafından büyük ilgi görüyor. Menderes Samancılar'ın bu zamana kadar rol aldığı her projede birçok meslektaşına örnek oldu. Menderes Samancılar'ın çocuk yaşlarda çekilen fotoğrafı sosyal medyada kısa sürede yayıldı.ADANALI ÜNLÜ OYUNCU MENDERES SAMANCILAR KİMDİR?Menderes Samancılar, 1 Mayıs 1954 tarihinde Adana'da dünyaya gelmiştir. Samancılar, 8 çocuklu bir ailenin son çocuğudur. Menderes Samancılar, orta birinci sınıfta okuldan ayrıldı ve bir mensucat fabrikasında işçi olarak çalışmaya başladı. Sabancılar, 1974 yılında bir gazetenin açtığı fotoroman kralı yarışmasında birinci olurken iki yılda da 20'nin üzerinde fotoromanda başrol oynadı.Ünlü oyuncu 1975 yılında yönetmenliğini Yılmaz Duru'nun yaptığı "İnce Memed Vuruldu" filmiyle sinemaya başladı. Daha sonrasında da 4'ü başrol olmak üzere yaklaşık 80 filmde rol aldı. Usta oyuncu Menderes Sabancılar 1998'de Fransız yönetmen Claude Lelouche'un çektiği "Hasards ou Concidences" isimli filmde oynadı. Menderes Samancılar, son dönemde pek çok televizyon dizisinde de oynadı.

13 Temmuz 2021, 10:25

Birinci Kılıçarslan Kimdir?

Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Süleyman Şah’ın oğlu olan I. Kılıçarslan 13 Temmuz 1085 yılında doğdu. Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın oğlu ve ikinci Anadolu Selçuklu sultanı olan I. Kılıçarslan ile ilgili ilk kayıtlar Antakya seferi sırasında onun yanında bulunduğu kayıtlarda geçer. Babası Süleyman Şah’ın 1086’da ölümünün ardından I. Kılıçarslan Vezir Hasan b. Tahir’in koruması altında Antakya’da kaldı. 1087 ilkbaharında Antakya’ya gelen Sultan Melikşah tarafından İsfahan’a gönderilerek göz hapsinde tutuldu.I. KILIÇARSLAN KİMDİR?I. Haçlı Seferi’nde mağlup olup başkent İznik’i Bizans’a teslim etmek zorunda kaldıktan sonra 1101 Haçlı Seferi’nde üç ayrı Haçlı ordusuna karşı kazandığı başarılarla Haçlı hareketini durdurmuş; İstanbul’dan Suriye’ye giden yolun hem Bizans, hem de Haçlı ordularına kapanmasını sağlamıştır. Sultan Melikşah’ın 485’te (1092) vefatı üzerine kardeşi Kulanarslan ile birlikte Sultan Berkyaruk’un izniyle İsfahan’dan Anadolu’ya dönmek için yola çıkan Kılıcarslan, eskiden babası Süleyman Şah’a tabi olan Orta Anadolu’dan büyükçe bir kuvvet toplayarak 1092 sonları, 1093 başlarında İznik’e geldi. Bu sırada İznik’te idareyi elinde tutan Ebülgazi’nin iktidarı kendisine teslim etmesiyle de Anadolu Selçuklu tahtına çıktı.Babasının ölümü üzerine dağılmış olan Anadolu Selçuklu Devletini toparlamaya çalıştı. Başlangıçtaki hâkimiyet alanı sadece İznik ve civarıyla sınırlı görünen Kılıcarslan ilk iş olarak dağılmış bulunan devletin birliğini kurmaya çalıştı. Yıllardan beri Bizans ile savaşan İzmir Beyi Çaka’nın kızıyla evlenerek Bizans’a karşı Çaka ile birlikte hareket etmeye başladı.I. KILIÇARSLAN’IN HAÇLILARLA MÜCADELESİI. Kılıç Arslan, Haçlılarla yaptığı mücadelelerin yanı sıra Anadolu’da yaptığı seferlerle devletinin rakibi Danişmendli Beyliği’nin nüfuzunu kırmak için çalıştı; son döneminde Malatya'yı merkez yaparak devleti Doğu Anadolu'nun en güçlü devleti hâline getirdi. Dedesi Kutalmış’tan beri süregelen Büyük Selçuklu tahtını ele geçirme çabasını sürdürerek Musul'u ele geçirdi. Burada Büyük Selçuklu hükümdarı adına okunan hutbeyi kendi adına çevirterek Büyük Selçuklu tahtına adaylığını gösterdi. Genç yaşta ölümü ile Haçlılar’a karşı yürütülen mücadele ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyasî birliği zaafa uğramış, Anadolu Selçukluları fetret devri içine girmiştir.KILIÇARSLAN ANADOLU VE MEZOPOTMAYADAKİ MÜCADELESİKılıç Arslan'ın bu başarıları Mardin Artuklu Beyi İlgazi ile Halep Selçuk Emiri Rıdvan'ı rahatsız etti ve bu Beyler Emir Çavlı'ya katıldı. Daha sonra bu destekle kuvvetleri artan Emir Çavlı, Kılıç Arslan'a itaat eden Rahle şehrini kuşatma sonrasında 1107 yılında ele geçirdi. Gelişen bu olayları haber alınca Emir Çavlı'nın üzerine yürümeye karar verdi. Kılıç Arslan, 11 yaşındaki oğlu Mesud'u (veya Şahin Şah) melik ve Bozmış Bey'i kumandan olarak tayin etmiş, yanlarında 6.000 süvari bırakmıştır. Zevcesi de oğluyla beraber Musul'da kalarak Anlaşma gereğince Bizanslılar ile beraber Haçlılar ve Bohemond'a karşı gönderdiği kuvvetlerini kendisine iltihaka çağırmıştır.Düşman kuvvetlerinin sayıca çok olmasına rağmen Anadolu'da dağınık halde bulunan kuvvetlerinin gelmesini beklemeden Halep'den Melik Rıdvan ve Artuklu İl-Gazi'nin kuvvetlerini yanına alarak ilerleyen Çavlı'ya karşı harekete geçmiştir. Kılıç Arslan rakibine nazaran daha az bir kuvvete sahipti ve Bizanslılar'la beraber olan askerleri kendisine henüz iltihak etmiş değildi. Buna rağmen yaz mevsiminin sıcağında, 13 Temmuz 1107 tarihinde Kılıç Arslan başlarda üstünlüğe elinde tutuyordu. Fakat Kılıç Arslan'a bağlılıklarını bildiren Doğu Anadolu beyleri şimdi eskiden bağlı oldukları Büyük Selçuklu sultanı Muhammed Tapar'ın kumandanı Çavlı'nın askerlerinin sayıca çok olmasından da endişeye kapılarak taraf değiştirdiler ve Sultan'ın bozguna uğramasına sebep olmuşlardır.KILIÇARSLAN NASIL VEFAT ETTİ?Bu tehlikeli duruma rağmen Kılıç Arslan atılganlık göstermiş ve bizzat Çavlı'nın üzerine atlayarak onun savaş gömleğini (Kezagand) kesmiştir. Buna rağmen muharebenin sonucu değişmemiş ve Kılıç Arslan çekilmeye karar vermiştir. Bu çekilme sırasında atıyla Habur Çayı'nı geçmek isterken, 14 Haziran 1107 günü kendisinin ve atının zırhlarının ağırlığı sebebiyle boğularak ölmüştür. Birkaç gün sonra kıyıya vuran cesedi; civardaki Şemsaniyye köyüne ve oradan tabuta konarak Meyyafarkin'e (Silvan) götürülerek defnedilmiştir.

12 Temmuz 2021, 16:00

Nene Hatun Kimdir?

En zorlu Osmanlı-Rus savaşlarından biri olan ve ’93 Harbi’ olarak adlandırılan 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Nene Hatun büyük kahramanlıklar göstermiştir. 19. yüzyılda Osmanlı ve Rusya arasındaki gerilimin tırmanış noktası olarak gösterilen 93 Harbi’nde Erzurumlu Nene Hatun, 22 yaşında gencecik bir anne olmasına rağmen vatanına ve milletine olan bağlılığını göstermekten esirgememiştir. 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nin en önemli kahramanlarından ve simgelerinden biri olan Nene Hatun, beşikteki bebeğini bırakıp vatanının kurtulması için Erzurum halkıyla birlikte cepheye koştu.NENE HATUN KİMDİR?Erzurum kent merkezine 25 kilometre mesafede yer alan Çeperli köyünde 1857 yılında doğan Nene Hatun’un annesinin adı Zeliha, babasının adı Hüseyin’dir. Nene Hatun, 16 yaşındayken Erzurumlu Mehmed Efendi ile evlenerek Erzurum Taşmescit Mahallesi'ne gelin gitti. Nene Hatun, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşına 22 yaşında gencecik bir anne olmasına rağmen "Bu bebeği bana Allah verdi, ona Allah bakar." Sözleriyle akkılara kazınan Nene Hatun, bebeğini beşikte bırakıp Erzurum halkıyla cepheye koştu.Genç yaşta Aziziye savunmasında gösterdiği büyük kahramanlıkla gönüllerde taht kuran ve Türk kadınının kahramanlığının simgesi olan Nene Hatun'un bugün de dillerden düşmeyen bu cesareti nesilden nesle aktarılıyor. Rus ordusunun Pasinleri’ işgal edip Erzurum'a doğru ilerlemesi üzerine düşman işgali altında kalma endişesinden ötürü bir çokları gibi eşi ile birlikte Erzurum'a göç etti. Ruslar'ın Deveboynu savaşından sonra Erzurum'un varoşlarındaki tabyaları da işgal etmesi üzerine Nene Hatun, 3 aylık oğlunu evde bırakarak şehrin savunmasına katıldı ve yararlılık gösterdi.NENE HATUN İLK ANNELER GÜNÜ KUTLAMASINDA YILIN ANNESİ SEÇİLDİOsmanlı tarihinin en önemli savaşlarından 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı, Osmanlı açısından büyük bir mağlubiyetle sonuçlanmıştı. Doğu Anadolu bölgesinde yapılan bu önemli savaşta, Rus ordusunun baskınla aldığı kent merkezi yakınındaki Aziziye Tabyaları, Erzurum halkının da yardımıyla yapılan karşı baskınla Ruslardan geri alınmıştı. 93 Harbinde Erzurum halkıyla birlikte büyük kahramanlıklar gösteren Nene Hatun, Erzurum’un ve Aziziye savaşlarının da simgesi oldu.Geçim sıkıntısı çeken Nene Hatun, 1943 yılında ulusal kadın kahramanlardan Nâme Hanım ile birlikte cumhurbaşkanına bir dilekçe yazarak yardım istemiştir. Nene Hatun, 1952 yılından itibaren Aziziye Anıtı yapılması çalışmaları sırasında yeniden gündeme geldi. 9. Kolordu Komutanı Korgeneral Refik Koraltan ve karargahı Erzurum’da bulunan Üçüncü Ordu’nun Komutanı Nurettin Baransel Paşa, dönemin belediye başkanı, Erzurum valisi ile TBMM’nin Nene Hatun’a sahip çıkmıştır. 1952 yılında 30 Ağustos Zaferi kutlamalarında kendisine “3. Ordunun Nenesi” unvanı verildi. Türk Kadınlar Birliği’nin girişimi ile Türkiye’de ilk defa Anneler Günü’nün kutlandığı 1955 yılında Birlik kendisine ‘Yılın Anası’ unvanı verdi.DÖNEMİN NATO KOMUTANI TARAFINDAN ZİYARET EDİLDİDönemin NATO Orduları Başkomutanı Amerikalı General Matthew Ridgway'in Erzurum'da Nene Hatun'u cesaretinden dolayı ziyaret ederek elini öpmesi, kahraman Türk kadınının vatanı için tüm fedakarlığı yapabileceğini gösteren Nene Hatun isminin çok daha fazla tanınıp bilinmesini sağladı.NENE HATU’UN SON GÜNLERİCumhuriyet döneminde soyadı kanunun gelmesiyle birlikte Kırkgöz soyadını alan Nene Hatun'un 4'ü erkek, 2'si kız 6 çocuğu dünyaya geldi.İlk çocuğu Nazım'ı ve sonradan doğan iki oğlunu 1. Dünya Savaşı'nda şehit veren Nene Hatun, yakalandığı soğuk algınlığı ve zatürre nedeniyle kaldırıldığı Numune Hastanesinde 22 Mayıs 1955'te vefat etti.NENE HATUN HAKKINDA BİLİNMEYENLERErzurum Teknik Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Küçükuğurlu, Osmanlı tarihinin en önemli savaşlarından "93 Harbi’nin Osmanlı açısından mağlubiyetle sonuçlandığını söyledi. Bu savaştaki en önemli başarının Erzurum'daki Aziziye zaferi olduğunu ifade eden Küçükuğurlu, "Bu zafer, asker ile halkın birlikte kazandıkları önemli zaferdir. Diğer taraftan bu zafer bir bakıma kadın ve çocukların zaferidir. Nitekim zaferden sonra Erzurumlulara bizzat teşekkür eden dönemin padişahı Sultan 2. Abdülhamit, 12 Kasım 1877 tarihinde 'Haysiyetli ve Onurlu Erzurum Ahalisine Telgraf' başlığıyla bir telgraf göndererek halkın onurlu duruşunu takdir etti." diye konuştu.Küçükuğurlu, "Aziziye" denilince akla gelen ilk ismin Nene Hatun olduğunu belirterek, 8-10 Eylül 1952'de Erzurum ve çevresinde incelemelerde bulunan NATO Orduları Başkomutanı Amerikalı General Ridgway'in Erzurum'da Nene Hatun'u ziyaret ederek elini öptüğünü dile getirdi. Prof. Dr. Küçükuğurlu, Ridgway'in bu ziyaretinden yaklaşık bir yıl sonra ABD'de Saturday Evening Post gazetesinde yazdığı makalede Nene Hatun hakkında şu görüşleri yazdığını aktardı:"1952 Eylül ayında o sırada 97 yaşında bulunan dermansız ihtiyar bir kadıncağızı ziyaret maksadıyla buradan çok uzaklarda mütevazı bir eve gitmiştim. 1877 Kasım ayında Nene henüz birkaç aylık çocuğunun annesi, 22 yaşında genç bir kadındı. Rusya ile Türkiye harp halinde idiler. Bir Rus piyade alayı Erzurum'u henüz kuşatmamıştı. Şehirde bulunan az sayıda Türk kuvvetleri son bir gayretle tutunmaya çalışıyorlardı. Şehir sakinleri Türk kumandanına gitmişler ve ileri gelenleri vasıtasıyla şehirde bulunan kadın erkek genç ihtiyar herkesin istilacıları imha etmek için bir gece baskını konusunda kendisine yardıma hazır olduklarını söylemişlerdi. Komşuları, Nene Hatun'a bu işe katılmamasını söylediler çünkü onun yeri bebeğinin yanıydı. Nene, 'hayır' diye cevap vermişti. 'Bu bebeği bana Allah verdi, ona Allah bakar. Ben de onu Allah'a emanet edip sizinle baskına iştirak edeceğim.' O gece erkekler kadınlar ve hatta çocuklar tırpan, bıçak ve sopalarla silahlanıp Rus kuvvetlerine hücum etmek için askere katıldılar. Taarruz muvaffak oldu ve Rus alayı imha edildi."Küçükuğurlu, Ridgway'in Nene Hatun'u ziyaretinden sonra "Birçok millet kahramanlarını sadece kahramanlık sanatı olan ordularının içinde arar ve ancak böylelikle bulur. Türklerde ise hakiki kahramanlar akla gelmeyen mütevazı köşelerin iddiasız sakinleridir çünkü onlar kahramanlık iddiasında da değillerdir. Buna ihtiyaçları da yoktur çünkü kahraman olarak yaratılmışlardır. Nene Hatun'un elini bu hisle öpüyor ve onu tanımış olmaktan iftihar ediyorum." ifadelerini kullandığının kayıtlara geçtiğini belirtti.

10 Temmuz 2021, 18:36

Hadise'nin Yeni Aşkı Mehmet Dinçerlerin Sevgilileri

Genç yaşına rağmen iş dünyasında başarıyla adından söz ettiren Mehmet Dinçerler, sosyal medyayı aktif kullanan isimlerden. İş dünyasının başarılı ismi son günlerde magazin dünyasının en merak edilen isimlerinden. Hem kariyeri hem de yakışıklılığıyla dikkatleri üzerine çeken Mehmet Dinçerler'in kim olduğu merak konusu.MEHMET DİNÇERLER KİMDİR?1988 yılında dünyaya gelen Mehmet Dinçerler ünlü bir kahve markasının Türkiye CEO'sudu.Türkiye’de Hacı Sayid’in ikinci kuşak ismi olan Mehmet Dinçerler, Hacı Sayid Yönetim Kurulu Başkanı Burhan Dinçerler’in oğludur. Baklavada tanınmış bir marka olan Hacı Sayid’in kurucusu Burhan Dinçerler, Gloria Jean's Coffees'in isim haklarını 2012 yılında satın aldı ve markayı oğlu Mehmet Dinçerler'e teslim etti. Türkiye'de yıllar önce yok olmaya yüz tutan kahve zincirini alıp yeniden canlandıran Mehmet Dinçerler, kısa süre içinde 65 şubeyle markayı yeniden piyasada tutmayı başarmıştır.MEHMET DİNÇERLER'İN SEVGİLİLERİ KİM?Mehmet Dinçerler, Gloria Jean’s’in Türkiye Master Franchise hakkını satın alan Grup DNC Gıda Yönetim Kurulu Başkanı’dır. Mardin’de askerlik yaptığı öğrenilen ve Türkiye’de her zaman yeni yatırımlar yapmayı planladığını ifade eden Mehmet Dinçerler, aşk yaşamıyla da dikkat çekiyor. Önce Caner Asena Atalay'la adı anılan Mehmet Dinçerler, ardından oyuncu Hande Erçel ile birliktelik yaşadı. Şimdi ise ünlü şarkıcı Hadise ile birlikte olduğu dedikoduları dolaşmaya başladı.

9 Temmuz 2021, 17:48

Piri Reis Kimdir?

Osmanlı denizcilik tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Piri Reis, Amerika kıtasını gösteren dünya haritaları ve Kitab-ı Bahriyye isimli kitabıyla dünya tarihine yön veren isimlerden bir tanesidir. Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde yaşamış, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerine damga vurmuş olan Piri Reis, çizmiş olduğu iki dünya haritası günümüzde mevcut olan en eski dünya haritasıdır. Kitab-ı Bahriyye denizcilerin elinden düşürmediği bir rehber kitap olmuştur. Yabancı dillerde tam ve kısmî tercümeleri bulunmaktadır.16. YÜZYILA DAMGA VURAN İSİM: PİRİ REİSKanuni Sultan Süleyman döneminde Akdeniz’in bir Türk gölü haline getirilmesi, Süveyş Kanalı gibi projeleriyle döneminin çok ilerisinde olan Piri Reis, Portekiz ve İspanyolların Hint ve Atlas Okyanusu seferlerini dikkatlice izlemiştir. Bu seferlerden yola çıkarak 1529 tarihinde çizdiği ikinci harita da Atlas Okyanusunun kuzeyini, Kuzey ve Orta Amerika kıyılarını ayrıntılı bir şekilde haritasına aktarmıştır. Piri Reis’in çizmiş olduğu bu iki harita insanlık tarihi açısından da oldukça önemlidir. Çünkü 16. yüzyıldan önce hiçbir denizci ve bilim adamı dünya haritasını bu kadar eksiksiz bir şekilde çizebileceği bir noktaya getirememiştir.PİRİ REİS KİMDİR?Tam adı Piri Muhyiddin b. Hacı Mehmed olan ve küçük bir sahil kasabası olan Gelibolu'da 1465-1470 yılları arasında doğduğu tahmin edilen Piri Reis, 11 yaşına kadar burada yaşadı. Erken yaşta okuma ve yazmayı öğrenen Piri Reis, daha sonra denizciliği öğrendiği amcası Kemal Reis'in gemilerinde çalışmaya başladı. Piri Reis, amcasının yanında 14 yıl her türlü mesleki bilgi ve beceriyi kazandı. O dönem gemicilerinin üstün özellikleri arasında görülen korsanlıkla birlikte devlet görevinde de bulunan Piri Reis, bu yıllara ait bilgiler ile amcası Kemal Reis'le dolaştığı yerleri ve tarihi olayları daha sonra yazdığı "Kitab-ı Bahriyye"de anlattı.Piri Reis, 1486'da Gırnata'daki Müslüman halkın Tunus, Mısır ve Osmanlı Devleti'nden yardım istemesi üzerine amcasının gemileriyle bu Müslümanları Afrika'ya taşıdığı 1487-1493'te deniz üzerinde pek çok araştırma ve çalışma gerçekleştirdi. Amcası Kemal Reis ile batı Akdeniz kıyılarında ve çeşitli adalarda korsanlık yapan, diğer korsanlara karşı üstünlük sağlayan, gemilerine el koyan ve bölgeyi kış aylarında liman yeri olarak kullanarak bu süreçte Cezayir, Tunus ve Bona limanlarında kalan Piri Reis, bulundukları yerlerin ve bölgedeki adaların fiziki bilgilerini ve kimlere ait olduğunu not aldı.OSMANLI DEVLETİ HİZMETİNE NE ZAMAN GİRDİ?1480'li yıllarda Osmanlı Devleti'nin başına geçen Fatih Sultan Mehmet'in oğlu II. Bayezid, tüm dikkatini fetih ve büyümeye verdiği için kara ve deniz gücünü kuvvetlendirmek amacıyla korsanlık yapan Türk gemilerini devlet yönetimi altına toplayarak, Kemal Reis'i, gemilerini ve deniz askerlerini de huzuruna davet etti.Kemal Reis, II. Bayezid’in huzuruna, Kara Hasan ve Piri Reis ile çıktı ve kendi gemileriyle oluşturduğu deniz gücüyle 1494'te Osmanlı Devleti'nin hizmetine girerek, bu oluşuma deneyimleriyle güç kattı. Osmanlı Devleti’nin hizmetine girmesinin ardından 1499-1502 yılları arasında meydana gelen deniz savaşları sırasında ünü duyulan Piri Reis, dönemin Kaptan-ı Derya'sı Davut Paşa'nın filosundaki bir savaş gemisinin komutanı oldu. Venedik ile 1500-1502 tarihlerinde yapılan savaşlarda Piri Reis'in hizmet ve başarıları dikkati çekti.Kuzey Afrika’da ve Endülüs’teki Müslümanların korunması ve İspanya sahillerine düzenlenen akınlarda Portekizliler’e karşı Memlükler’e yardım için sevk edilen asker, mühimmat ve top yüklü filoyu Mısır’a elçilikle birlikte götüren amcasının yanında yer aldı. 1511 yılında Kemal Reis’in ölümüyle Piri Reis’in hayatında yeni bir dönem başladı ve bir süre denizciliğe ara vererek Gelibolu'ya döndü. Amcasının ölümünün ardından dünya haritasına yoğunlaşan Piri Reis'in önceki yıllarda tuttuğu notlardan hazırladığı "Kitab-ı Bahriyye" adlı eseri önemli bir denizcilik kılavuzu olarak kabul edildi.KİTAB-I BAHRİYYE’Yİ SULTAN SELİME TAKDİM ETTİYavuz Sultan Selim'in Mısır seferini gerçekleştirdiği 1516-1517 yıllarında İskenderiye'yi ele geçiren donanmada komutanlık görevi verilen Piri Reis, donanmadan ayrılarak bir filo ile Nil yolundan Kahire'ye giderek, buranın da haritasını yaptı ve bölge hakkında tarihi ve coğrafi bilgiler edindi. Piri Reis, 1517'de Mısır'ın, Osmanlı topraklarına katılmasıyla İskenderiye'ye bir filo ile giden Yavuz Sultan Selim ile şahsen tanışma fırsatını buldu ve daha önce hazırladığı dünya haritasını padişaha hediye etti.Mısır seferinden sonra tekrar Gelibolu'ya dönen Piri Reis, burada bilimsel çalışmalarına devam etti. Piri Reis, 1520'de Yavuz Sultan Selim’in ölümü ile oğlu Kanuni Sultan Süleyman'ın Osmanlı tahtına geçmesiyle birlikte başlayan ve büyük fetihlere imza atan Osmanlı Devleti'nde çalışmalarını sürdürerek, bu dönemde Rodos'un fethini gerçekleştiren büyük donanmada da görev aldı. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1524'te Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa'nın Mısır'a gitmesi sırasında paşaya eşlik etmesiyle yola çıkan Piri Reis, yolda yaşadıkları fırtına ve sorunlar nedeniyle uzayan yolculukta, Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa tarafından daha yakından tanındı. Piri Reis, yolculuk sırasında "Kitab-ı Bahriyye" eserinin ilk çalışmaları hakkında sadrazama bilgi verdi ve onun önerisi üzerine çalışmaları kitap haline getirdi. Piri Reis'in önemli bir denizcilik kılavuzu olarak kabul edilen Kitab-ı Bahriyye eseri, Pargalı İbrahim Paşa aracılığıyla Kanuni Sultan Süleyman'a da takdim edildi. Böylece devlet çalışmalarında aktif rol alan Piri Reis, Hint Beylerbeyliği (Kızıl Deniz, Umman Denizi ve Basra Körfezi Amiralliği) ve daha birçok önemli denizcilik görevinde bulundu.PİRİ REİS HARİTASIPiri Reis Haritası, Amerika kıtasnı gösteren en eski haritalardan biri olarak kabul edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğunu Amiral'i Piri Reis tarafından 1513 yılında çizildi. Avrupa ve Afrika'nın batı kıyılarıyla birlikte Güney Amerika'nın doğu kıyılarını göstermektedir. Kristof Kolomb'un dahil 20 farklı kaynağın bütünleştirilmesiyle yaratılır. Piri Reis ikinci bir harita daha yapar. Bu haritanın tarihi 1528'dir. Harita 1929 yılında Topkapı Sarayı'nın müzeye çevrilme çalışmaları sonucunda keşfedilir. Haritadaki kenar notları 1954 yılında Afet İnan tarafından Türkçe'ye çevrilir. Amerika'yı gösteren en eski harita olduğu anlatılsa da ondan önce birkaç harita daha yapılır. PİRİ REİS NEDEN VE NASIL ÖLDÜ?Piri Reis'in, 1552'de ikinci kez çıktığı Mısır seferinin son durağı Basra, hayatının en kritik zamanlarını ve hayatının en acı günlerini yaşamasına sebep olan gelişmeleri beraberinde getirdi. Gemilerinin ihtiyacını gidermesi, onarım ve bakımlarının yapılması ve askerlerin dinlenmesi için donanmayı Basra'da bırakarak ganimet yüklü gemilerle Mısır'a gelen Piri Reis, Basra Beylerbeyi Kubat Paşa ile Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa'nın tutumları nedeniyle hapsedilerek, Kanuni Sultan Süleyman'a şikayet edildi. Piri Reis, şikayetler sonucunda hizmette kusur ile suçlanarak, 80 yaşını aştığı bir dönemde, 1554'te idam edildi.PİRİ REİS’İN ESERLERİPiri Reis, denizcilik alanında zamanının en önemli bilim adamları arasında yer aldı. Ana dili dışında Rumca, İtalyanca, İspanyolca ve Portekizce bilen Piri Reis, dünya haritasını hazırlarken, bu dillerden istifade ettiğini ve eserlerden yararlandığını yazdı.1521 ve 1525 tarihli olan "Kitab-ı Bahriye" adını taşıyan eseriyle Ege ve Akdeniz kılavuzu olarak tanımlanan Piri Reis, farklı zamanlarda Ege, Adriyatik, İtalya, Fransa, İspanya ve Tunus limanlarında inceleme yapma fırsatı buldu ve buralara ilişkin notlarında tarih, coğrafya ve denizlerle ilgili ayrıntılı bilgilere yer verdi. Piri Reis'in "Kitab-ı Bahriye" adlı eserinin asıllarından kopya edilmiş nüshaları İstanbul, Berlin, Dresden, Bolonya, Paris, Viyana ve Londra'daki özel ve devlet kütüphanelerinde yer aldı. Piri Reis ayrıca, günümüzde asıl ve kopyalarının parçalanmış halde nüshalarının mevcut olduğu "Dünya Haritası" isimli eserinde, 1513'te birincisini, 1528'de ise ikincisini hazırladığı dünya haritalarını renkli olarak deri üzerine yaptı. Denizcilik tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Piri Reis zamanın çok ilerisinde bir denizci olarak tarihe geçmiştir.Cezayir fatihi Oruç Reis haberimize buradan ulaşabilirsiniz.

7 Temmuz 2021, 17:36

Evliya Çelebi Kimdir, Neden Seyahat Etmeye Başlamıştır, Yurt Dışında Hangi Ülkeleri Gezmiştir?

Türk edebiyatında gezi türündeki ilk ve en önemli eseri ile bilinin ünlü Türk gezgin Evliya Çelebi, bilinen dünyanın birçok noktasında bulunmuştur. Avrupa, Asya ve Afrika’ya seyahat eden Evliya Çelebi, yaklaşık elli yıl boyunca dünyayı gezmiş ve bu gezisi sırasında da gezi notlarını kaleme almıştır. Ardından bu notlarını ‘Seyahatname’ adlı 10 ciltlik eserinde toplayarak Türk edebiyatının ilk ve en önemli gezi kitabını yazmıştır. Birçok araştırmaya ve projeye konu olan Evliya Çelebi, Seyahatname kitabından dolayı ilk Türk ‘gazeteci’ unvanı günümüzdeki akademisyenler tarafından kendisine verilmiştir.EVLİYA ÇELEBİ GERÇEK Mİ?Evliya Çelebi hakkında bilinenler 10 ciltlik muazzam eserleri olan Seyahatname kitabında bilinenlere dayanıyor. Tam ve gerçek adı belli değildir. Evliya Çelebi adı muhtemelen lakabından gelmekte olup hocası İmam Evliya Mehmed Efendi’ye nispetle alınmış olmalıdır. Kırk yılı aşkın bir süre boyunca hemen hemen bütün Osmanlı ülkesini ve diğer memleketleri dolaşarak Türk kültür tarihinde örneğine rastlanmayan büyük bir seyahatname kaleme almış ve günümüzde önemi giderek artan bu eseriyle adeta bütünleşmiştir.Seyahatname adlı eserinde verdiği bilgilere göre, 25 Mart 1611 yılında İstanbul Unkapanı’nda doğdu. Babası Derviş Mehmed Zilli, sarayda kuyumcubaşıydı. Evliya Çelebi'nin ailesi Kütahya'dan gelip İstanbul'un Unkapanı yöresine yerleşmişti. Eserinde çoğunlukla mübalağalı haberler vermekten hoşlanan Evliya Çelebi, dünyaya geldiğinde evlerinde yetmiş kadar ulema ve meşayih bulunduğunu, onların manevi yardımlarından dolayı macera dolu hayatında her türlü dert ve sıkıntıdan kolayca kurtulduğunu belirtir. Bunlar herhalde babasının tanınmış bir kişi olduğunu anlatmak için yazmıştır.HAYATIEvliya Çelebi’nin hayatı ile ilgili ayrıntıları yine kendi kitabı olan Seyahatnamesinden öğreniyoruz. Evliya Çelebi, babası Derviş Mehmed Zilli’nin Kıbrıs’ın fethine katıldığını ve Magosa’nın anahtarlarını takdim ettiğini de eserinde ifade etmiştir. Ayrıca I. Ahmed devrinde Kabe’nin oluklarını bizzat imal ederek surre emanetiyle Hicaz’a götürdüğünü, Sultan Ahmed Camii’nin kapı ve pencere tezyinatı işlerinde çalıştığını, böylece I. Ahmed’in takdirini kazanarak musahib-i şehriyariliğe kadar yükseldiğini de kaydeder.İyi bir eğitim alan Evliya Çelebi, Şeyhülislam Hamid Efendi Medresesi’nde yedi yıl kadar derslere devam ettiği gibi hocası Evliya Mehmed Efendi’den de hıfza çalıştı Babasından hattatlık öğrenen Evliya Çelebi, tecvid, nahiv dersleri aldı, Kuran'ı ezberleyerek hafız oldu ve musiki ile ilgilendi. Enderun’da eğitim alan Evliya Çelebi, dayısı Melek Ahmed Paşa'nın aracılığıyla Sultan IV. Murad'ın hizmetine girdi. IV. Murad'ın vefatına kadar Topkapı Sarayı’nda zeka ve güzel konuşma kabiliyeti sayesinde sultanın takdirini kazandı. Bu yüzden çok yüksek görevlere getirilmesi düşünülüyordu.EVLİYA ÇELEBİ SEYAHATNAMEİlk seyahat heyecanını babasının ve arkadaşlarının seyahatlerini dinlediği çeşitli seyahat maceralarında yaşayan Evliya Çelebi, bu maceraların kendisine ilham verdiğini de ifade eder. Kendi seyahat sebebini de eserinde anlatan Evliya Çelebi Seyahatname’nin girişinde bir gece rüyasında Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed'i gördüğünü, ondan "şefaat ya Resulallah" diyerek şefaat isteyecek yerde, şaşırıp "seyahat ya Resulallah" dediğini, bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz ‘in ona gönlünün uyarınca gezme, uzak ülkeleri görme imkanı verdiğini yazar.Evliya Çelebi bu rüya üzerine 1635'te, önce İstanbul'u semt semt dolaşarak bu bölgeler hakkında duyduklarını gördüklerini yazmaya başlar. İstanbul dışına yaptığı ilk seyahatini ise 1640’larda Bursa’ya yapar. Ardından Kütahya, Manisa ve İzmit seyahatinin ardından en uzak seyahatini Trabzon’a yapar.  1641'de Kırım'a Bahadır Giray'ın yanına gitti. Yakınlık kurduğu kimi devlet büyükleriyle uzak yolculuklara çıktı, savaşlara, mektup götürüp getirme göreviyle, ulak olarak katıldı.Bu seyahatinde İstanbul’a dönerken şiddetli bir fırtınaya tutulan ve batma tehlikesi geçirmesinden sonra yaklaşık 4 yıl boyunca İstanbul’da kalır. 1645'te Yanya'nın alınmasıyla sonuçlanan savaşta, Yusuf Paşa'nın yanında görevli bulundu.1646'da Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmet Paşa'nın muhasibi oldu. Doğu illerini, Azerbaycan'ın, Gürcistan'ın kimi bölgelerini gezdi. Bir ara Revan Hanı'na mektup götürüp getirmekle görevlendirildi, bu sebeple Gümüşhane, Tortum yörelerini dolaştı.EVLİYA ÇELEBİ NE ZAMAN ÖLDÜ?1648'te İstanbul'a dönerek Mustafa Paşa ile Şam'a gitti, üç yıl bölgeyi gezdi. 1651'den sonra Rumeli'yi dolaşmaya başladı, bir süre Sofya'da bulundu. İstanbul’a döndükten sonra İç Anadolu, Doğu Anadolu, İran ve Bağdat yörelerini gezen Evliya Çelebi, 1657 - 1670 arasında Kazak, Erdel, seferlerine katıldı, Uyvar Kalesi’nin fethinde bulundu Kırım Han’ın bazı seferlerinde bulundu. Bu sırada Kırım ve bölgesini, Kafkasya, Rumeli, İsveç Hollanda, Macaristan, Girit, Avusturya, Arnavutluk, Teselya, Kandiye, Gümülcine, Selanik yörelerini gezdi.1670 yılında İstanbul’a dönerek Hac vazifesini yerine getirmek üzere tekrar seyahate çıktı. Mayıs 1571 yılında Hacca gitmek için Anadolu’dan başlayarak Rodos adaları, Güney Anadolu şehirleri, Suriye ve Şam’da geçerek Hacca gitti. Hac vazifesini yerini getirdikten sonra Mısır’a geçen Evliya Çelebi, Mısır’da iken Emir Özbek Bey ile dostluk kurmuş ve yazdığı 10 cilt onun koleksiyonuna intikal etti. Ancak eserin yazmaları, I. Mahmud devrinin meşhur Kızlar Ağası Hacı Beşir Ağa’ya hediye edilmek üzere İstanbul’a getirilmiştir. Seyahatname’nin 10. cildi eksik bir şekilde birdenbire bitmiştir. Bundan dolayı da Evliya Çelebi’nin eserini bir sonuca bağlayamadan vefat ettiği tahmin edilmektedir. Vefat yeri ve tarihi hakkında da kesin bilgi yoktur.EVLİYA CELEBİ HAKKINDA BİLİNMEYENLEREvliya Çelebi’nin ölüm tarihi üzerinde duran M. Cavid Baysun, Seyahatname’nin 10. cildinin sonlarındaki bilgilerden hareketle önce bunun 1682 civarında olabileceğini yazdı. Ancak daha sonra bu bilgiyi düzelterek Evliya Çelebi’nin muhtemelen II. Viyana Kuşatmasında 1684 yılında hayatta olduğunu ifade etti. Diğer bir iddia da Evliya Çelebi’nin Mısır’dan İstanbul’a döndükten sonra öldüğüne, mezarının Meyyitzade kabri civarındaki aile kabristanında bulunduğudur.SEYAHATNAME ÖZELLİKLERİEvliya Çelebi hiç evlenmemiştir. Eserindeki bilgilerden iyi ata bindiği, iyi cirit oynadığı, gayet çevik ve hareketli bir insan olduğu, herkesle iyi geçindiği, hoşsohbet, nüktedan olup katıldığı meclislerde sözünü dinlettiği anlaşılıyor. Hayatını seyahate vakfeden Evliya Çelebi, seyahatlerine yardımcı olması için zaman zaman mektup götürüp getirmek, köyleri tahrir etmek, vergi toplamak gibi görevleri kabul etti.Evliya Çelebi, Seyahatnamesi'nde gezip gördüğü yerleri kendi üslûbu ile anlatmaktadır. Evliya Çelebi'nin 10 ciltlik Seyahatnamesi, bütün görmüş ve gezmiş olduğu memleketler hakkında oldukça önemli bilgiler içermektedir. Eser bu yönden Türk Kültür tarihi ve gezi edebiyat açısından önemli bir yere sahip olmuştur. 42 yıl boyunca yaptığı seyahatleri 10 cilt olan Seyahatname eserinde ele almıştır. Bu seyahatler tarihleri ve kitabındaki cilt numarası sırasıyla şunlardır:EVLİYA ÇELEBİ NERELERİ GEZDİ?Evliya Çelebi yaklaşık 50 yılı kapsayan bir zaman dilimi içinde gezdiği yerlerde toplumların yaşama düzenini ve özelliklerini yansıtan gözlemler yapmıştır. Bu geziler yalnız gözlemlere dayalı aktarmaları, anlatıları içermez, araştırıcılar için önemli inceleme ve yorumlara da olanak sağlar. Seyahatname'nin içerdiği konular, belli bir çalışma alanını değil, insanla ilgili olan her şeyi kapsar. Üslup bakımından ele alındığında, Evliya Çelebi'nin, o dönemdeki Osmanlı toplumunda, özellikle divan edebiyatında yaygın olan düzyazıya bağlı kalmadığı görülür.I. Cilt: İstanbul ve civarıII. Cilt: Nisan 1640'ta yaptığı Buca, Batum, Trabzon, Kafkasya, Girit seferi, 1645'te Erzurum, Azerbaycan ve GürcistanIII. Cilt: Şam - Suriye, Filistin - Urmiye, Sivas, El-Cezire, Ermenistan, Rumeli (Bulgaristan ve Dobruca)IV. Cilt: Van, Tebriz, Bağdat, Basra seyahatiV. Cilt: Van, Basra seyahatinin sonu, Oçakov seyahati, Rakoçzi'ye karşı sefer, Rusya seferi, Anadolu asilerine karşı hareket, Çanakkale yolu ile Bursa'ya avdet, Boğdan'a gidiş, Transilvanya seyahati, Bosna'ya gidiş, Dalmaçya seferi, Sofya'ya avdetVI. Cilt: Transilvanya seferi, Arnavutluk'a gidiş, İstanbul'a avdet. Macar seferi, Uyvar'ın muhasarası, müellifin 40.000 Tatarla, Avusturya, Almanya, Flemenk'e ve Baltık Denizi'ne kadar gitmesi. Uyvar'ın zaptı, Belgrad'a avdet. Hersek'e gönderilmesi, Raguza seyahati, Karadağ seferi, Kanija seferi ve Kanizsa-Hırvat memleketiVII. Cilt: Avusturya, Kırım, Dağıstan, Deşt-i Kıpçak, EsterhanVIII. Cilt: Kırım, Girit, Selanik, RumeliIX. Cilt: Garbi Anadolu, Suriye, Mekke ve Medine seyahatiX. Cilt: Mısır1630 - İstanbul ve çevresi1640 - Anadolu, Kafkaslar, Girit ve Azerbeycan1640 - Suriye, Filistin, Ermenistan ve Rumeli1655 - Doğu Anadolu, Irak, ve İran1656 - Rusya ve Balkanlar1663/1664 - Macaristan'da askeri seferler1664 - Avusturya, Kırım, ve ikinci kez Kafkaslar1667-1670 - Yunanistan ve ikinci kez Kırım ve ikinci kez Rumeli1671 - Hac için Hicaz, Mekke ve Medine1672 - Mısır ve Sudan

6 Temmuz 2021, 17:33

Gücü Kaleminde Olan Yazar: Rıfat Ilgaz Kimdir?

Türk şiir, roman ve öykü yazarı olan Rıfat Ilgaz, bir döneme damga vuran ve günümüze kadar gelen Hababam Sınıfı romanlarıyla tanındı. Bir dönemin sorunlarını dile getiren Rıfat Ilgaz, hem kişisel hayatında hem de romanlarında toplumcu çizgisini devam ettirmiştir. Farklı alanlarda başarılı edebiyat ürünleri ortaya koyarak Türk edebiyatına hizmet eden ünlü yazarın bir zamanlar toplatılan Karartma Geceleri eseri 2004 yılında 100 Temel Eser listesine girmiştir. Türkiye’nin siyasal ve özellikle de sosyal meseleleri mizah yönüyle dile getiren Rıfat Ilgaz, hem ağlatan hem de güldüren bir mizah yazarıdır.RIFAT ILGAZ KİMDİR?Aralarında Türk edebiyatının unutulmaz eseri Hababam Sınıfı'nın da yer aldığı çok sayıda esere imza atan usta yazar Rıfat Ilgaz Kastamonu’nun Cide ilçesinde 7 Mayıs 1911 yılında Fatma Hanım ve Hüseyin Vehbi Bey'in yedinci ve son çocuğu olarak dünyaya geldi. Tam adıyla Mehmet Rıfat Ilgaz, ilk ve ortaokul eğitimini yatılı olarak Kastamonu'da öğrenim gördü. Ortaokulda öğretmenlerinin de desteğiyle üniversite okumaya karar veren Rıfat Ilgaz, babasının vefat etmesinden dolayı Kastamonu Muallim Mektebi’ne yazılır. Muallim Mektebi’nden 1930'da mezun olan Rıfat Ilgaz ilk şiirlerini de öğrencilik yıllarında yazmaya başladı. İlk şiiri ‘Sevgilimin Mezarında’yı 1936'da kaleme aldı.Rıfat Ilgaz, aynı yıl Gazi Eğitim Enstitüsünde edebiyat eğitimi aldı ve 1938 mezun oldu. Mezuniyetinin ardından Adapazarı’na atanan Rıfat Ilgaz vereme yakalanmasından dolayı burada öğretmenlik yapmadı. Bir süre İstanbul Süreyya Paşa Sanatoryumunda tedavi gören Rıfat Ilgaz, 6 yıl süreyle Gerede, Akçakoca, Gümüşova'da ilkokul, daha sonra tayin olduğu İstanbul'da Karagümrük Ortaokulu ile Nişantaşı Lisesinde Türkçe öğretmeni olarak görev yaptı.EDEBİYAT DÜNYASINA FELSEFİ BİR BAKIŞİstanbul’da Türkçe öğretmenliği yaptığı dönemde felsefe eğitimi almaya devam etti. II. Dünya Savaşı döneminde yaşananlar edebiyatına da önemli katkı sundu ve Karartma Geceleri romanı bu yıllardan etkilenilerek yazılmış bir romandır. Daha sonra film olan Karartma Geceleri, dünyanın çeşitli bölgelerinden 12 ödül aldı. Rıfat Ilgaz’ın eserleri 1940'ta Çığır, Oluş, Ulus, Güneş, Yücel, Varlık, Hamle ve Yeni İnsanlık gibi birçok dergide yayımlanan Ilgaz, aynı yıllarda Hasan Tanrıkut, Sabahattin Kudret Aksal, Salah Birsel'le tanıştı.Hayatı dergi ve gazetelerde şiir yazarak geçen Rıfat Ilgaz, Ömer Faruk Toprak ile 1942'de Yürüyüş Dergisi"ni çıkardı ve bu dergide Orhan Kemal, Sait Faik Abasıyanık, Cahit Irgat, İbrahim Abdülkadir Meriçboyu, Nazım Hikmet gibi dönemin en önemli şairleri ile birlikte çalıştı.RIFAT ILGAZ’IN İLK ŞİİR KİTABI NEDEN TOPLATILDI?Rıfat Ilgaz, 1943 yılında Yarenlik isimli ilk şiir kitabını şiir severlerle buluştururken, Ilgaz, 1944 yılında yazdığı ‘Sınıf’ adlı şiir kitabı 25 gün piyasada kaldıktan sonra toplatıldı ve ardından yazdığı şiir kitabından dolayı 6 ay hapis cezası aldı. Cumhuriyet tarihinde ilk defa yazdığı şiirden dolayı hapis yatan şairdir. Bu günlerle ilgili bir röportajında oğlu Aydın Ilgaz şu bilgileri verdi;"Babam cumhuriyet tarihinde, şiirden dolayı hapis yatan ilk şairdir. Meşhur bir sözü vardı. 'Sınıfın ozanıyım mimli. Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü.' derdi." ifadelerini kullandı.Hapisten çıktıktan sonra atandığı Yozgat Boğazlıyan'da görev yaparken yeniden rahatsızlanarak İstanbul Validebağ Sanatoryumuna yatan Ilgaz, 1947'de sanatoryumdan çıkarıldı. Rıfat Ilgaz, 1947 yıllında itibaren öğretmenlik görevinden de alındı ve bu tarihten sonra bir daha mesleğine dönemedi, gazetecilik yapmaya başladı. Bu tarihten itibaren Şubat 1947'de Sebahattin Ali, Aziz Nesin ve Mim Uykusuz''un çıkardığı Marko Paşa kadrosuna girdi. Sık sık kapatılan bu derginin daha sonraları sorumlu müdürlüğünü üstlendi.Yaklaşık 8 yıl farklı hastanelerde verem tedavisi gören Rıfat Ilgaz, bu yıllarda yola çıkarak ‘Pijamalılar’ romanını yazdı. 8 yıl boyunca yaşadıklarını ve verem hastanelerinde yaşam mücadelesi veren hastaların hem güldürüsü hem de dramını kaleme aldı. Yazılarında ve yaşamında toplumcu gerçekçi bir çizgi devam ettirmeye çalışan Ilgaz'ın 1953'te yazdığı Devam adlı kitabı da toplatıldı.HER ZAMAN TOPLUMCU BİR ŞAİR MİYDİ?Yazıları ve şiirleri nedeniyle kovuşturmaya tabi tutulan Ilgaz, yaklaşık 5,5 yıl mahkumiyet alsa da hem hastalığından dolayı hem af kapsamına girdiği için cezasının bir kısmını yattı. İnceleme yazarı ve eleştirmen Asım Bezirci, Papirüs dergisinin 19'uncu sayısında, bu dönem şiirlerinde Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Kutsi Tecer, Halit Fahri Ozansoy gibi hececi şairlerin etkisinde kalan Ilgaz için, "Rıfat Ilgaz'ı çoğumuz oldum bittim toplumcu bir şair diye tanırız. Uzun bir süre 'toplumcu olmayan' şiirler de yazdığını biliniyor. Çünkü bu tür şiirler eski dergilerin sayfaları arasında kalmıştır. Ilgaz onları hiçbir kitabına almamıştır. Bundan ötürü de oldum olası, toplumsal konuları işleyen bir şair sayılmıştır. Oysa, Ilgaz'ın toplumcu bir şair olarak başarı kazanmasında bu şiirlerin de bir payı vardır." ifadelerini kaleme aldı.Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin ve Esat Adil gibi isimlerle Gerçek gazetesini, sonrasında ise Yığın dergisini çıkarırken, Markopaşa adlı mizah dergisinde de yazı işleri müdürlüğü yaptı. Necati Sözen'in sahibi olduğu Adembaba dergisinde 1952'de yazmaya başlayan usta yazar, o dönemde popüler olan Dolmuş, Külah ve Taş gibi mizah dergilerinde yazılarını yayımladı. Öğretmenlik yaparken öğrencileriyle kendi çocukları gibi ilgilenen, daha sonra çocuk edebiyatında da eserler veren Ilgaz, okullardaki gözlemlerini eserlerine de yansıttı.HABABAM SINIFI NASIL YAZILDI?Ilgaz, 1952-1960'ta Tan gazetesinde düzeltmen, dizgici ve röportaj yazarı olarak çalışırken Dolmuş dergisinde Stepne takma adıyla Hababam Sınıfı, Bizim Koğuş ve Don Kişot eserlerini dizi olarak okuyucuyla buluşturdu. Hababam Sınıfı’nı oğlu Aydın'ın okul maceralarını anlatması ile yavaş yavaş oluşturan Ilgaz, bu öykülere kendi öğretmenlik yıllarının anı ve gözlemleri de ekledi.Asıl ününü, 1959'da kaleme aldığı Hababam Sınıfı kitabıyla kazanan Rıfat Ilgaz'ın bu romanı 1966'da oyunlaştırılarak Ulvi Uraz Tiyatro Topluluğu tarafından sahnelendi. Aynı oyun 1969'da İstanbul Tiyatrosu'nda da sahneye koyuldu ve Ertem Eğilmez'in yönetmenliğinde 1975'te beyaz perdeye aktarıldı.Yaptığı beş evliliğinden Gönül, Aydın, Defne ve Yıldız adında dört çocuğu bulunan Rıfat Ilgaz, 7 Temmuz 1993'te İstanbul'da vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığına defnedildi.RIFAT ILGAZ’IN ESERLERİŞİİR KİTAPLARIYarenlik (1943) , Sınıf (1944) , Yaşadıkça (1948) , Devam (1953) , Üsküdar’da Sabah Oldu (1954) , Soluk Soluğa (önceki kitaplarından seçmelere eklemelerle,1962) , Karakılçık (1969) , Uzak Değil (1971) , Güvercinim Uyur mu (1974) , Kulağımız Kirişte (1983) , Ocak Katın Alagöz (1987) Ömer Faruk Toprak Ödülünü kazandı.ROMANLARIKaradeniz'in Kıyıcığında (1969, önce oyun olarak çıktı,1965) , Karartma Geceleri (1974) , Sarı Yazma (1976) Yıldız Karayel (1982) ile 1982 Madaralı Roman Ödülü'nü ve 1982 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazandıTİYATROLARIBasılmış oynanmamış veya oynanmış, yayınlanmamış oyunları da olan Ilgaz'ın tiyatro türünde en ünlü eserleri Hababam Sınıfı (ilk oyun.1966, bas.1967) ve Hababam Sınıfı Uyanıyor, Hababam Sınıfı Baskında, Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (ilk oyun.1969, Ibiş oyunuyla, bas.1971) , Abbas Yola Gider (1971) adlı kitaplarıdır.MİZAHÖnce iki hikaye kitabı çıkardı: Radarın Anahtarı (1957) , Don Kişot Istanbul'da (1957): sonra iki roman: Hababam Sınıfı (1957,10. b.1972, filme de alındı: 1975) ve Pijamalılar (Bizim Koğuş) (1959) . Bunları, gene mizah türünde pek çok hikaye izledi: Kesmeli Bunları (1969) , Nerde O Eski Usturalar (1962) , Saksağanın Kuyruğu (1962) , Şevket Usta'nın Kedisi (1965): Geçmişe Mazi (1965)v.bANILARYokuş Yukarı(1982) , Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra(1986)GÜNCELNerde Kalmıştık (1984) , Cart Curt (1984) köşe yazılarını topladığı kitaplarıdır.ÇOCUK KİTAPLARIHalime Kaptan (1972) Kumdan Betona (1976) , Öksüz Civciv (1979) , Bacaksız Kamyon Sürücüsü (1977) ,Cankurtaran Yılmaz (1979) , Bacaksız Sigara Kaçakçısı (1980) , Bacaksız Okulda (1980) , Bacaksız Tatil Köyünde (1980) , Bacaksız Paralı Atlet (1980) , Küçükçekmece Okyanusu (1983) , Apartıman Çocukları (1984) , Çocuk Bahçesinde(1993)RIFAT ILGAZ’IN ÖDÜLLERİ1982 Yıldız Karayel ile Madaralı Roman Ödülü1982 Yıldız Karayel ile Orhan Kemal Roman Armağanı1987 Ocak Katırı Alagöz ile Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü1993 Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü.

5 Temmuz 2021, 15:49

Cem Mirap Kimdir?

Lucca ve Cantinery’nin kurucusu, sahibi ve işletmecisi olan Cem Mirap, son dönemin en çok merak edilen isimleri arasında yer alıyor. Sosyal medyada gündem olan TURYİD Yönetim Kurulu üyesi Cem Mirap, 2004 yılında Bebek’te Lucca isimli restoranı açtı. Cem Mirap uzun yıllar yurt dışında okuyup deneyim kazandıktan sonra Türkiye’ye dönenen ve yiyecek-içecek sektörüne girdi.CEM MİRAP KİMDİR?Cem Mirab 1974 yılında doğdu. Cem Mirap, lise eğitimini T.E.D Ankara Koleji’nde tamamladı. Lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi İşletme bölümünde tamamlayan Cem Mirap, yüksek lisansını eğitimini ise New York’ta CUNY Baruch Collage’da reklam üzerine yaptı. Her zaman yeme, içme ve eğlence sektörüne meraklı olduğunu ifade eden Mirap, 2003’de tek başına bir dünya seyahatine çıkar. Bu seyahatinde birçok mekan gezen ve kendi açacağı ‘keyif merkezi’ için çeşitli notlar alarak işletmesinin temellerini oluşturur.Mirap bu bir yıllık sürecin ardından İstanbul’a dönerek Bebek’te her gün iyi yiyecek, içecek hizmeti veren ve hafta sonu da geç saatlere kadar eğlence sunan Lucca adlı resteron-bar-bistroyu açtı. Çekim merkezi olarak ifade edilen Bebek’te açtığı işletmesi 2004 yılında hizmete girdi. Lucca’nın açıldığı dönemde Bebek’te yeme-içme ve eğlence sektörünün oldukça durgun olmasından dolayı bu dönemde Bebek’te açılan en modern mekanlar arasında olduğu belirtiliyor. Yemek ve eğlenceyi birleştirmesinden dolayı ziyaretçileri tarafından çok beğenilen Lucca hala daha oldukça popüler bir mekan.CEM MİRAP’TAN YENİ BİR GİRİŞİMCem Mirap Lucca’yı açtıktan 10 yıl sonra buradaki başarısını devam ettirerek ikinci bir restoran açtı. Lucca’yı açtıktan sonra 2014 yılında ikinci restoranı Cantinery’i açtı. İki restoranın da kendi karakteristik özellikleri olduğunu belirten Cem Mirap, dönemin ruhunu restoranında gösteriyor. Bundan dolayı da misafirleri tarafından her defasından çok beğenilen ve farklı bulunana bir işletme olmuştur. Yaklaşık 17 yıldır Bebek’te yiyecek-içecek sektöründe hizmet veren Cem Mirap, birçok konuda öncü olmuş durumda.İkinci restoranı da aynı özen ile açan Cem Mirap, Zorlu Center’da 2014 yılında Cantinery’i açtı. Yemek siparişi için lüks bir alternatif olan Fuudy’in ortakları arasında yer aldı. 47 yaşında olan Cem Mirap, evli ve 2 çocuk babası olan Mirap, TURYİD Yönetim Kurulu üyesidir.

4 Temmuz 2021, 10:28

Türk Şirinin İlham Kaynağı: Tomris Uyar Kimdir?

Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden Tomris Uyar, verdiği eserleriyle günümüzde de etkisini sürdürmeye devam ediyor. Öykü, yazar ve çevirmen olan Tomris Uyar, adına yazılan şiirlerle İkinci Yeni Akımı’nın özel isimlerinden biridir. Tomris Uyar, hayatın ciddiye alınacak bir yanının olmadığı vurgulayan ve farklı alanlarda verdiği eserleriyle Türk edebiyatının en öneli isimlerindendir. Tomris Uyar, duyguları ile hareket eden kadın edebiyatçılar arasında belki de en farklısıydı. Hayatı ciddiye almayan, sevgiden yorulduğunda yeni bir sevdaya açılmaktan korkmayan bir kadındı.TOMRİS UYAR KİMDİR?Tomris Uyar, onca şiirin gölgesinde, kadın yanı mutluluk duysa da, ağır yükler altındaydı aslında. Dost kaldığı, gönlünü kaptırdığı ve hatta evlendiği şairler, onu hep her an ellerinden uçup gidecek bir kuş edasındaydılar. Tomris Uyar, hep açık denizleri tercih ediyor ve duygularının esiri oluyordu. Oldukça başarılı bir edebiyatçı olan Tomris Uyar ile aynı dönemde edebiyat dünyasında yer alan Turgut Uyar, Cemal Süreyya, Edip Cansever’le aynı yıllarda edebiyata katkıda bulundu. Bu bilinen aşklar ve şiirlerin arasında bir öykü yazarı Tomris Uyar oldukça başarılı bir yazardı.İleride çağdaş Türk öykücülüğünün önde gelen isimlerinden biri olacak olan Tomris Uyar, 15 Mart 1941 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. İngiliz Kız Ortaokulu'nda, şimdiki adı Robert Kolej olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'nde eğitim gördü. 1963 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü'nü bitirdi. Gazetecilik Enstitüsünü tercih etmesinde etkili olan en önemli faktör içinde karşı koyamadığı bir öykü yazma isteğidir.İLK EŞİNDEN ÖLÜM AYIRDI…Cemal Süreya ve Ülkü Tamer ile beraber Papirüs dergisi kurucularından olan Uyar’ın deneme, eleştiri ve kitap tanıtma yazıları Yeni Dergi, Soyut, Varlık gibi dergilerde yayımlandı. On öykü derlemesinden Yürekte Bukağı ile 1979, Yaza Yolculuk ile 1986 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. 60’ı aşkın çevirisi kitaplaşan Uyar’ın günlükleri, ‘Gündökümü’ genel başlığı altında, yayımlandı. Yürekte Bukağı ve Yaza Yolculuk öykü kitapları ile Sait Faik Hikâye Armağanı'nı aldı. Tomris Uyar ilk evliliğini şair Ülkü Tamer ile 1963'te yaptı. Ardından Tomris Uyar ve Ülkü Tamer’in Ekin isimli kızı oldu. Tomris Uyar’ın kızı Ekin’in sütten boğulmasının ardından 1964'te boşandı.Tomris Uyar, Cemal Süreya ve Ülkü Tamer ile birlikte Papirüs dergisini kurmuşlardı. Deneme, eleştiri gibi yazılarını da Varlık, Yeni Dergi, Soyut gibi dönemin önde gelen dergilerinde yayımladı. Tomris Uyar, Ülkü Tamer ile evliliği sırasında Kristin adını verdiği, yayımlanacak ilk öyküsünü yazdı ve bu öykü, 1965’te Türk Dili’nde yayımlandı.TOMRİS UYAR: BİR AKIMIN İLHAM KAYNAĞITomris Uyar, edebiyat kariyeri boyunca hiç şiir yazmamış olmasına rağmen İkinci Yeni akımının gözde şairlerinin en özel ilham kaynağı oldu. İkinci Yeni akımı yıllarında Tomris Uyar için “Bir akımın ilham kadını” denir. Dönemin aşk şiirlerinin ilham kaynağı olan Tomris Uyar, yüreğinde birçok aşkın yükünü de taşıdı.  Önce Cemal Süreya, sonra Turgut Uyar ile fırtınalı bir aşk yaşayan Tomris Uyar, Türk edebiyatında birçok şiirin ilham kaynağı oldu. Cemal Süreya ve Turgut Uyar’la olan aşk hayatının yanı sıra Edip Cansever de kendisine hayrandı. 1969 yılında Turgut Uyar ile evlenen Tomris Uyar’ın bu evlilikten Hayri Turgut adını verdiği oğlu oldu. Dönemin en ünlü edebiyatçılarından olan Tomris ve Turgut Uyar’ın bu evliliği oldukça fırtınalı geçti. Bu durum ikisinin de sanatçı olmasından kaynaklanıyordu. Turgut Uyar 1985 yılında vefat edinceye kadar evlilikleri devam etti.Tomris Uyar, Türk edebiyatı için vermiş olduğu öyküleri ve şiirlere sebep aşkları, dostluklarıyla 62 yıl geçirdikten sonra vefat etti. Uyar 2003 yılında yakalandığı yemek borusu kanserinden dolayı henüz 62 yaşında iken 4 Temmuz 2003’te ardında nice güzellikler bırakarak vefat etti.TOMRİS UYAR ESERLERİİpek ve Bakır (1971)Ödeşmeler (1973)Dizboyu Papatyalar (1975)Gündökümü 1975 (1976)Yürekte Bukağı (Okar, 1979) - Sait Faik Hikâye ArmağanıYaz Düşleri/Düş Kışları (1981)Sesler, Yüzler, Sokaklar (1981)Gecegezen Kızlar (1983)Büyük Saat ( 1984)Rus Ruleti- Dön Geri Bak (1985)Günlerin Tortusu 1980 - 1984, günce (1985)Yaza Yolculuk (1986) - Sait Faik Hikâye ArmağanıBabayasaları, Anasözleri (1989)Yazılı Günler 1985 - 1988, günce (1989)Sekizinci Günah (1990)Otuzların Kadını (1992)İki Yaka İki Uç (Gendaş, 1992)Tanışma Günleri, Anları, günce (1995)Aramızdaki Şey (1997)İstanbul'da Zaman (2000)Gündökümü I - II (2003)

2 Temmuz 2021, 14:19

Erzurumlu Fatma Seher (Kara Fatma) Kimdir?

Kurtuluş Savaşı’nın kadın kahramanlarından biri olan Fatma Seher Erden namı diğer Kara Fatma, ufak tefek görüntüsünün yanı sıra yaptığı büyük kahramanlıklarla kuruluş mücadelesinin önemli isimlerinden biri oldu. Tek başına kurup komuta ettiği yüzlerce askeri olan Kara Fatma Milli Mücadelenin ne kadar çetin bir geçtiğinin en bilindik kahramanlarından biridir. Yerli ve yabancı kaynaklarda Milli Mücadele’2nin kadın kahramanı olarak nitelendirilen Kara Fatma, askeri cesareti ve başarıları, yerli ve yabancı basında, kitaplarda, arşivlerde anlatılıyor. Cesareti ve gözü karalığından dolayı 25 Nisan 1922 tarihli The New York Times gazetesinde şu şekilde haber oldu; 'Fatma isimli bu kadın, düşman birliklerine saldırıp aralarında subayların da olduğu 25 esirle geri döndüğünde, hemen hemen hepsi kadınlardan oluşan keşif kolunu komuta eden bir onbaşıydı.'BALKAN SAVAŞI’NDAN İTİBAREN HEP CEPHEDEYDİGözü kara olduğu için Mustafa Kemal Atatürk tarafından Kara Fatma diye anılan Fatma Seher Hanım, Erzurumlu Yusuf Ağa’nın kızdır. Kurutuluş Savaşı’ndan çok önce Kocası Derviş Bey’le Balkan Savaşı’nda veren Kara Fatma, Balkan Savaşı sırasında Edirne’de, Yanık Kışla’da düşmanla çarpıştı. Ardından 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı’nda da büyük kahramanlıklar göstererek alesinden kendi gibi yürekli on kadını yanına aldı ve Kafkasya Cephesi’ne I. Dünya Savaşı’nda eşi Derviş Bey, Sarıkamış’ta şehit düştü. Buna rağmen durmadı, vatan aşkıyla cepheden cepheye koşmaya devam etti. Fatma Seher Hanımın bu dönemde yanında iki oğlu ve kendisi gibi yürekli kadınlar vardı.KURTULUŞ SAVAŞINA GÖNÜLLÜ OLARAK KATILDIVatanın kurtulması için yapılan bu son savaşta da düşmanın karşısındaki yerini alan Kara Fatma, mücadeleye katılmak için Sivas’a gitti. Mustafa Kemal’in önünü keserek kendisine görev vermesini istedi. Kara Fatma, 1944’de yayınlanan anılarında bu görüşmeyi şöyle anlattı:"Mustafa Kemal’in huzuruna çıkabilmek için muhtelif kıyafetlere girerek üç günlük bir mücadeleden sonra devamlı bir takibin neticesi olarak, Sivas’ta öğle yemeğine davetli bulunduğu bir yere giderken yolda yakaladım. Üzerimde çarşaf vardı ve yüzüm de peçe ile kapalıydı. Kendisiyle bir mesele hakkında görüşmek istediğimi söyleyince ilk defa sert bir lisan kullanarak ‘ne görüşeceksin’ dedi. Kalbimdeki vatan aşkı, bu sert muameleye üstün geldi. Derhal peçemi kaldırdım ve ‘İstanbul’dan buraya kadar sizinle görüşmek için geldim ve maruzatımı bir dakika için dinlemenizi ısrarla rica ediyorum’ dedim. Sonra, pek yakınımızda bulunan küçük bir lokantaya beni kabul ettiler."Mustafa Kemal kendisine adını, silah kullanmayı, ata binmeyi bilip bilmediğini sordu. Aldığı cevaplardan duyduğu memnuniyeti, "Bütün kadınlar senin gibi olsa idi Kara Fatma" sözleriyle ifade etti. Fatma Seher, işte bu olaydan sonra “Kara Fatma” olarak anılmaya başlandı. Kara Fatma, Mustafa Kemal’den aldığı talimat üzerine İstanbul’a döndü. Mustafa Kemal’den getirdiği pusulayı göstererek Topkapılı Pire Mehmed ve Laz Tahsin’le birlikte 15 kişilik bir çete kurdu. Kısa sürede bu çetedeki üyelerin sayısını arttırdı ve Üsküdarlı Albay Neşet Bey’in emrinde savaşmaya başladı. KARA FATMA DÜŞMANA NASIL ESİR DÜŞTÜ?İstanbul’da savaşmaya başlayan Fatma Seher Hanım, Yunan işgaline karşı İzmit’te 480 kişilik çetesiyle büyük mücadeleler verdi. Burada gösterdiği kahramanlık ve verdiği mücadeleden dolayı üstleri tarafından tebrik edilen Kara Fatma’ya Hisarcık’ta, Kaynarca mıntıkası Kumandanı Naim imzasıyla Süvari Livası'na (tugay) gönderilen yazıda, “Bugünkü harekatta pek çok yararlığı görülmüş olan Fatma Seher Hanım’a teşekkür ederim” dedi. İnönü Savaşları’na 43 kadın ve 700 erkekten oluşan müfreziyle katılan Kara Fatma pek çok kadını savaşçısını bu savaşta şehit verdi kendisi de yaralandı. Düşman neredeyse orada olan Kara Fatma, beraberindeki gönüllülerle birlikte İznik, Kumlu, Alaşehir, Sivrihisar düşmanla çarpıştı. Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde çarpıştığı sırada düşmana esir düşen Kara Fatma, buna rağmen, düşmanın elinden kaçmayı başardı. Düşmanın elinden kaçan Fatma Seher Hanım bu başarısından ötürü ‘üsteğmen’ rütbesi verildi. Başkomutanlık Meydan Muharebesinin kazanılmasının ardından vakit kaybetmeden Bursa’ya geçen ve Bursa’nın kurtulması için Türk askeriyle birlikte Yunanlılarla çarpıştı. Kara Fatma o günleri anlatırken oldukça mütevazi ve bir şekilde bahsediyor: "Bursa Cephesi’nde harbe girdim. Bizim vazifemiz kıtanın gerilerine akın etmek ve yollarını kesmekti. Vazifemizde başarılı oluyorduk. Yunanlılar bizim ordunun hücumuna fazla dayanamadı. Bozgun başladı. Birkaç gün içinde Yunan’ı denize döktük. Artık vazifem bitmişti. Yorgun vücudumu dinlendirmek için izin verdiler." dedi.“BEN PARA İÇİN SAVAŞMADIM, VATANIM İÇİN SAVAŞTIM”Büyük bir mücadelenin sonucunda 10 yıl boyunca aralıksız savaşan ve vatanın kurtulması için önemli görevler üstlenen Kara Fatma, İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. Bu madalya, kendisi için yeterliydi. Öyle ki, savaşın ardından kendisine bağlanan üsteğmenlik maaşını kabul etmedi. “Ben para için savaşmadım. Vatanım için savaştım” diyerek maaşını Kızılay’a bağışladı.KARA FATMA AMERİKA BASININDAMustafa Kemal Atatürk'ün izniyle savaşa katılan Fatma Seher Hanım'ın cephede savaşması dönemin yabancı diplomat ve gazetecilerin de anılarında, haberlerinde yer buluyor. Rus ve Amerikan basınında sıkça yer bulan Fatma Seher Hanım, 23 Nisan 1922 tarihli The New York Times gazetesinin satırlarına taşındı. Milli Mücadelede bir Türk kadınının, Yunan ordusuna karşı başarılarının anlatıldığı haberde, Kara Fatma'nın teğmen rütbesine terfi etmesini, bu rütbenin şimdiye kadar Türk ordusunda bir kadının aldığı en üst rütbe olduğu kaydediliyor.The New York Times, "Fatma isimli bu kadın, düşman birliklerine saldırıp aralarında subayların da olduğu 25 esirle geri döndüğünde, hemen hemen hepsi kadınlardan oluşan keşif kolunu komuta eden bir onbaşıydı. Kadın taburları geçen yıl kuruldu ve savaşta büyük cesaret gösterip düşmana ağır zayiatlar verdirdiler." ifadelerine yer veriliyor.KARA FATMA RUS BASININDAKara Fatma'nın cephelerde verdiği mücadele, Sovyet Rusya'nın Türkiye'de bulunan diplomatları arasında yer alan Semyon Ivanoviç Aralov'un da dikkatini çeker ve kitabında Türk ve kadın kahramana yer verir.Aralov, yazdığı "Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları, 1922-1923" adlı kitabında Kara Fatma'yı şöyle anlatıyor: "Birkaç sefer elçiliğimize savaşçı kadınlardan çeteci Fatma Çavuş da gelmişti. Fatma Çavuş, bir çetenin başında bulunuyordu. Yunanlarla ve asilerle dövüşmüştü. Fatma Çavuş, kısa boylu, zayıf, enerjik yüzlü, kara gözlü, yaşlıca bir kadındı. Bir defasında yine bir çeteci olan ve annesiyle birlikte savaşlara katılan oğlu ile elçiliğe geldi. Fatma'nın sırtında siyah uzun bir ceket, ayağında çizgili bir eteklik vardı. Belindeki geniş kuşağında tüfek mermileri, kama, omzunda da kayış görünüyordu... Elçiliğimize uzun boylu, düzgün vücutlu bir çeteci de gelirdi. O sıralarda misafirimiz bulunan ünlü Rus resim sanatçısı Y. Y. Lansere'den bu çeteci ile Fatma Çavuş'un portrelerini yapmasını rica ettim. Resimlerinin yapılmalarına razı oldular."FATMA SEHER HANIM NEDEN MADDİ ZORLUKLAR ÇEKTİ?Hayatının ilerleyen döneminde maddi zorluklar yaşayan Kara Fatma, ilk başta bunu dillendirmese de bir haberle gündeme geldi. 10 Nisan 1950 tarihli Kadın Gazetesi, "Kara Fatma Yardım Bekliyor" başlıklı haberiyle Fatma Seher Hanım'ın maddi olarak zor günler geçirdiğini yazıyor. Kara Fatma, başvekalet makamına dilekçe yazarak, dönemin başbakanından maddi yardım talebinde bulunur. Mücahit Kara Fatma ismini kullanarak yazdığı dilekçede, 20 senedir 6 yetim torunuyla sefaletle mücadele ettiğini ve maddi açıdan zor durumda olduğunu yazar. Ancak, Kara Fatma'nın yardım talebi o dönem karşılık bulamaz.1950 yılında çıkan bu haberin ardından 1954 yılında Kara Fatma’nın gönderdiği dilekçe gerekli yerele ulaşmasının ardından kabul edildi. 1954 yılında Kars Milletvekili Tezer Taşkıran ve Rize Milletvekili İzzet Akçal, Kara Fatma'ya vatani hizmetlerinden dolayı aylık bağlanması teklifinde bulunur, teklif Meclis'te kabul edilir. 28 Ekim 1954 tarihinde Kara Fatma'ya maaş bağlanmasına dair çıkan tebliğ Resmi Gazete'de yayımlanır. 8840 sayılı tebliğde yer alan maddeye göre, "Erzurumlu Kara Fatma'ya vatani hizmet tertibinden aylık bağlanması hakkında kanun" başlığıyla yayımlanan tebliğ ile Kara Fatma'ya maaş bağlanır.DARÜLACEZE YILLARIVefat etmeden önce Darülaceze Hastanesine kaldırılarak tedavi gören Kara Fatma, 11 günlük yaşam mücadelesinin ardından 2 Haziran 1955'te hayata gözlerini yumdu. Darülaceze'de kalanlar ve onlara ait bilgilerin yer aldığı ‘Aceze Esas Kayıt Defteri’nde Kara Fatma'nın 21 Haziran'da buraya getirildiği, ölüm sebebinin ise kalp rahatsızlığı olduğu yazıyor. 3583 sayılı defterdeki notta, Erzurumlu olduğu bilgisi de yer alıyor.Kara Fatma ile ilgili o günlerde çıkan son haber ise vefat haberi. 3 Haziran 1955 tarihli Hürriyet gazetesindeki ‘Kara Fatma öldü’ başlıklı haberde, İstiklal Harbi'nin tanınmış kahramanlarından ve Kara Fatma namıyla bilinen Milli Mücadele kahramanı Fatma Seher Hanım'ın hayata gözlerini yumduğu duyuruldu.

2 Temmuz 2021, 10:33

Ahmet Haşim Kimdir?

Şiirlerinde yansıttığı renklerle "akşam şairi" olarak anılan Ahmet Haşim, bugün hala ilgiyle okunan şairler arasında. Sözleri birçok yerde karşımıza çıkan Haşim'in şiirleri estetik zevkle okunmaya devam ediyor. İşte hayatı ve bilinmeyenleri...KİMDİR?Ahmed Haşim’in annesi ve babası Bağdat’ın seçkin ailelerindendir. Ailenin üç çocuğundan en  büyüğü olan Ahmed Haşim, Bağdat’ta doğdu ve ilk çocukluk yıllarını da burada geçirdi. 1887 yılında doğan Ahmed Haşim, babasının Arabistan vilâyetlerindeki vazifeleri sebebiyle düzensiz bir tahsil gördü. Annesinin sürekli hasta olmasından dolayı da hüzünlü bir çocukluk geçirdiği tahmin ediliyor. Ahmed Haşim henüz 8 yaşında iken annesini kaybetti. Annesini kaybetmesi Haşim’in küçücük dünyasının en büyük olayı olmuş, onda derin ve silinmez izler bıraktı. Ahmed Haşim’in babası Bağdat’ın en eski ve seçkin ailelerinden olan Alusizadelere mensup annesi ise Kahyazade ailesine mensuptu.AHMET HAŞİM NEDEN TÜRKÇE BİLMİYORDU?Annesinin ölümü üzerine 1895 yılında babasıyla birlikte İstanbul’a gelen Ahmed Haşim, Bağdat’ta ve bulunduğu Arap vilayetlerinde sadece Arapçayı öğrenmişti dolayısıyla Türkçe bilmiyordu. İstanbul’a geldiği ilk yılı Nümune-i Terakki okulunda geçirip, pek iyi bilmediği Türkçesini kuvvetlendiren Ahmed Haşim, 1897 yılında Galatasaray Sultanisine başladı. Öksüzlüğü, yaşının küçüklüğü ve yabancı bir çevre, onun üzerinde hep olumsuz ve ürkütücü etkiler bırakıyordu. Bu yıllarda edebiyatla ilgilenmeye başlayan Ahmed Haşim, edebiyat öğretmeni Ahmed Hikmet Müftüoğlu’nun da etkisi altında kaldı. Galatasaray Sultanisindeki okul arkadaşları olan Hamdullah Suphi Tanrıöver, Emin Bülent Serdaroğlu, Abdülhak Şinasi Hisar ile şiir ve edebiyat sohbetleri yapıyorlardı. Ahmed Haşim, Galatasaray’daki öğrencilik yıllarında Fransız şiirini, özellikle Fransız ve Belçikalı sembolistleri, bu yolla da Batı edebiyatının estetik ve poetik temelini yakından tanımaya çalışmıştır. FECR-İ ATİ HAREKETİNE NASIL KATILDI?Ahmed Haşim 1907'de mezun olunca o zamanlar Osmanlı Devleti’nin tütün inhisarını elinde bulunduran Reji İdaresine memur olarak girdi. Bir taraftan da Mekteb-i Hukuk'a devam etti. Birkaç yıl sonra hukuk öğreniminden vazgeçen ve yarıda bırakan Ahmed Haşim, 1909’da başlayan Fecr-i Ati hareketine katıldı. Ahmed Haşim "Edebiyatı ideolojinin değil, estetiğin emrine vermek" prensibinden hareket eden Fecr-i Atİ grubunun yayın organı Servet-i Fünun dergisinde şiirler yayınladı ve Servet-i Fünun - Edebiyat-ı Cedide - topluluğuna yapılan hücumlara makaleleriyle katıldı. Tanınmış dergilerde şiirleri yayımlandı. Göl Saatleri ve Şi’r-i Kamer isimli şiirleri büyük ilgi uyandırdı. Böylece günün sayılı şairleri arasına girmiş oldu. Haşim, her ne kadar Fecr-i Ati hareketi içinde görülse de bu gurubun toplantılarında hemen hemen hiç bulunmadı. Bir kez bulunduğunda da guruba yeni giren bir şairin nutkunu okudu, ama nutuk arkadaşları tarafından beğenilmeyince kızdı, bir daha da oraya ayak basmadı. Ahmed Haşim I. Dünya Savaşı'ndaki askerliği (1914 - 1918) sırasında Çanakkale Cephesinde bulundu. Ayrıca Ahmed Haşim Anadolu'nun çeşitli yerlerini görme fırsatı buldu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile birlikte Birinci Dünya Savaşı’na katılan Ahmed Haşim, dört yıl boyunca zabitlik yaptı. Savaştan sonra Düyun-u Umumiye İdaresine ve bu kurumun dağılmasından sonra da Osmanlı Bankası’na girdi. Bu görevini ileriki yıllarda Sanayi-î Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi) estetik ve mitoloji öğretmenliği, Harp Akademisi ve Mülkiye Mektebi Fransızca öğretmenlikleri takip etti. Memuriyet hayatına devam ederken İstanbul’da çıkan Akşam gazetesine fıkralar, tenkitler ve kronikler yazmaya başladı.AHMET HAŞİM ŞİİRLERİNİ NASIL YAZDI?1921’de Dergâh dergisinde yayımladığı şiirlerinin bir kısmını Göl Saatleri adıyla bastırdı. 1926’da da yine Resimli Kitap, Dergâh ve Yeni Mecmua’da vaktiyle yayımladığı şiirlerini bir araya getiren Piyale adlı kitabını yayımladı. Daha sonra Piyale’nin mukaddimesi olarak “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adıyla neşredilen bu yazıda Haşim, şiirde mana ve anlaşılabilirlik aranmayacağını ve şiirin sözden çok musikiye yakın ifade sanatı olması gerektiğini ileri sürer. Ahmet Haşim’in şiirlerinin hemen hepsinde derin bir melankoli, müphemlik, uzak ve meçhul diyarlara duyulan nostalji ve çok defa psiko-analitik yorumlara muhtaç renkler ve musiki hissedilir.Ahmet Haşim’in nesir yazıları, şiirinden farklı bir karakter gösterir. Nesir yazıları şiirlerine göre açık, berrak, sade, nükteli hatta müstehzi bir ifadesi vardır. Ahmet Haşim, siyasî ve edebî akımların dışında kendisine has bir şiir ve nesir anlayışının tek temsilcisi olarak kaldı. Haşim, toplum meselelerine karşı en ilgisiz şairlerimizdendir. Önemli şairler arasında isimi olmasına bu yıllarda, Türk toplumunun içinde bulunduğu çalkantılar ve çağdaşları olan diğer şairlerin katıldıkları siyasi ve fikri akımlar göz önüne alınırsa, onun bu tarafı daha da dikkati çeker. Ahmed Haşim Dış dünya gözlemlerini kendi prizmasından geçirerek anlatır; sonbahar, akşam kızıllığı ve karamsarlık önemli temalardır. Ahmet Haşim fıkraları, denemeleri ve gezi yazılarıyla da önemli bir yazardır. Ahmed Haşim’in düz yazılarında dili sade ve oldukça başarılıdır.1924’te Düyun-ı Umumiyye’den aldığı ikramiye ile Fransa’ya giden Ahmed Hâşim, o yılın yazını Paris’te geçirdi. 1928’de ikinci defa, bu sefer tedavi için Paris’te bulundu. Son olarak yine tedavi için gittiği Frankfurt’tan iyileşemeden döndü. 4 Haziran 1933’te Kadıköy’deki evinde öldü. Mezarı Eyüp’tedir.ESERLERİŞiirleri- Ağaç- Akşam yine toplandı derinde- Bahçe- Bir günün sonunda arzu- Bir Yaz Gecesi Hatırası- BülBül- Gece- Gelmeden Evvel Geldin Birlikte- Havuz- Karanfil- Karanlık- Kari'e- Mehtabda Leylekler- Merdiven - Mukaddime- O belde- O Eski Hücreye Benzer ki- Orman- Öğle- Parıltı- Seher- Sonbahar- Süvari- Şafakta- Şairsiz Dünya- Tahattur- Yarı Yol- Göl saatleri- PiyaleDiğer Eserleri- Gurabahane-i Laklakan (1928)- Bize Göre (1928)- Frankfurt Seyahatnamesi (1933)