Etiket: Kimdir

"Kimdir" etiketine ait 752 haber bulundu.

30 Haziran 2021, 14:18

Fuat Sezgin Kimdir?

Bilim tarihi alanında dünyanın sayılı isimlerinden olan Prof. Dr. Fuat Sezgin, 300 bin yazma eseri inceleyerek insanlık tarihi açısından oldukça kapsamlı bir eser kaleme aldı. İslam medeniyetinin altın çağının kaşifi, Müslüman bilim insanlarının pek çok eser ve buluşunu gün yüzüne çıkaran dünyaca ünlü bilim tarihçimiz Fuat Sezgin geride onlarca eser, çalışma ve öğrenci bıraktı. 2019 yılında Fuat Sezgin yılı ilan edilmesinin ardından, insanlık tarihinin başlangıcından bugüne kadar alanındaki en kapsamlı eser olarak gösterilen 17 ciltlik Arap-İslam Bilimler Tarihi eseri tercümesi başlamıştı. Geçtiğimiz günlerde yapılan açıklamaya göre, Almanca olarak yazılan Arap-İslam Bilimleri Tarihi eseri GAS’nin (Geschichte des Arabischen Schrifttums) tercümesi tamamlandı.KİMDİR?Prof. Dr. Mehmet Fuat Sezgin, Bitlis’in Kızıl Mescit bölgesinde 24 Ekim 1924 tarihinde dünyaya geldi. Babası Mirza Mehmet Efendi, annesi Cemile Hanım’dır. Fuat Sezgin’in ailesi aslen Siirt´in Şirvan ilçesinden olup ataları yüzyıllarca Şirvan beyleri olarak Osmanlı Devleti’ne hizmet etmişlerdi. Fuat Sezgin 1936 yılında ilkokulu Doğubeyazıt’ta okudu. Babası Mirza Mehmet Efendi’nin vefatı üzerine Bitlis’e giderek, 1939 yılında burslu ve yatılı olarak ortaokulu bitirdi. 1942 yılında ise Erzurum’a giderek yine burslu ve yatılı olarak Erzurum Lisesi Fen Bölümü’nü bitirdi.Çocukluğundan itibaren mühendis olmak isteyen Fuat Sezgin 1943 yılında Erzurum Lisesi Fen Bölümünü bitirdikten sonra matematik okuyup mühendis olmak istemesinden dolayı İstanbul’a geldi. Bir yakının tavsiyesi sonucunda, İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde alanında en tanınmış uzmanlardan olan Alman şarkiyatçı Hellmut Ritter (1892-1971) tarafından verilen bir seminere katıldıktan sonra hayata bakışı tamamen değişti. olan Alman şarkiyatçı Hellmut Ritter seminerinden oldukça etkilendiğinden dolayı mühendis olma isteğinden vazgeçerek Hellmut Ritter öğrencisi olmaya karar verir. Hellmut Ritter’in bilimlerin temelinin İslam bilimi olduğunu söylemesi de bu alana yönelmesinde oldukça etkili oldu. Bu alanda ilerlemek isteyen Fuat Sezgin o yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Filolojisi bölümünde lisans eğitimi almaya başladı.  Bu esnada yabancı dil muafiyet sınavına ortaokul yıllarında da görmüş olduğu Fransızcadan girerek muaf tutuldu.HAYATIFuat Sezgin öğrencilik yıllarını ise şu şekilde özetliyor; “Benim öğrenciliğim döneminde İstanbul Üniversitesinde bilim tarihi yoktu. Ancak, hocam bana: ‘Matematiği bırakma’ dedi. Fen Fakültesi de zaten yanımızdaydı. ‘Matematik bölümüne git, ders al, matematiği iyi öğren. Müslümanlardan da büyük matematikçiler yetişmişti’ diye izahatta bulundu. Konuşma esnasında birkaç isim saydı: Harizmî, Ebu’l- Vefa Buzcanî, İbn Heysem, Birunî gibi. Bu isimler benim hiç bilmediğim, hatta duymadığım isimlerdi. Dehşete düştüm. Hocam halimi görünce: ‘Bunlar ve daha pek çok isim, büyük âlimlerdi ve daha sonraki Avrupalı alimlerle aynı seviyedeydiler; hatta yer yer onlardan üstündüler’ diye açıkladı. Bu konuşmadan sonra da bilim tarihi çalışmaya karar verdim.” dedi. Ardından “Ritter’in sözleri İslam ilimleri tarihini öğrenmem için kırbaç rolü oynadı. Bütün dünyayı terk ederek gece gündüz bunun için çalıştım.”İkinci Dünya savaşı yıllarında Türkiye’de üniversite öğrenimi askıya alındığından dolayı bir süre okula gidemeyen Fuat Sezgin, hocası Ritter’ın tavsiyesi üzerine bu uzun arayı Arapça öğrenerek değerlendirdi. Dil öğrenmede büyük yeteneğe sahip olan Fuat Sezgin’in beş dile aynı anda başlayarak her yıl yeni bir dil öğrenmesini tavsiye etti. Fuat Sezgin, 1951'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi. 28 Şubat 1953 tarihinde İstanbul’da Zeki Veli Togan’ın başkanı olduğu Umumi Türk Tarihi Kürsüsü’nde asistan olarak vazifeye başladı. Ardından Arap Dili ve Edebiyatı üzerine doktora çalışmalarına başladı, 1954'te "Buhari'nin Kaynakları" adlı tezini tamamladı.Fuat Sezgin yazmış olduğu bu teziyle birlikte hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buhari'nin hadis kitabından bazı yerlerin Mecâz’ul-Kur’ân’dan alındığını fark etti. Buhârî’nin yazılı kaynakları kullanmış olması, hadis derlemelerinin sadece sözlü geleneğe dayandığına dair önceki tezlerin yanlış olduğunu kanıtladı. Bu yazılı kaynakların İslam'ın erken dönemine, hatta 7. yüzyıla kadar geri gittiğini ortaya koydu. Sezgin'in bu tezi, oryantalist çevrelerde büyük yankı uyandırdı ve hala tartışılıyor. Fuat Sezgin 1956 yılında Buhari’nin Kaynakları Hakkında Araştırmalar adındaki doçentlik tezini yayımladı. Alexander von Humboldt Vakfı bursunu kazanarak 1957 ve 1958 yıllarında Almanya ilmi çalışmalar yaptı.ÇALIŞMALARI27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleşen darbeden dolayı oldukça mağdur olan Fuat Sezgin ihraç edildi. Sezgin, bir gün üniversiteye giderken aldığı gazetede, Milli Birlik Komitesinin aldığı kararla üniversitelerden uzaklaştırdığı ‘147'likler’ olarak bilinen zararlı akademisyenler arasında yer aldığını öğrendi. O günleri şu şekilde özetleyen Fuat Sezgin; “1960’ın sonlarına doğruydu, bir gün evimden dışarı çıktım. Baktım gazete satan çocuklar bağırıyorlardı; ‘Yazıyor, yazıyor 147 profesörün üniversiteden atıldığını yazıyor!’ diye. Ben de enstitüye gidiyordum. Gazeteyi aldım, baktım, benim de adım yazılıydı. Gazeteyi çantama koydum, enstitüye değil Süleymaniye Kütüphanesi’ne gittim. Kitap okumaya başladım. Öğrencilerim, asistanlarım nerede olduğumu merak etmişler, beni aramışlar ve Süleymaniye Kütüphanesi´nde çalışırken bulmuşlar beni. Aslında böyle bir şeyi beklemiyordum ama Türkiye’de atmosferin değiştiği realitesini de görmüştüm. Hatta bazen de dışarıya çıkmayı istiyordum ama kendi kendime de çıkamazdım. Memleketimi çok seviyordum, çok şeyler yapmak istiyordum. Bir enstitü kurmuştum, saat gibi çalışıyordu. Tamamıyla Avrupa´da öğrendiğim her şeyi oraya getirmiştim.” dedi.Üniversiteden uzaklaştırılan 147 akademisyen arasında yerini alan Fuat Sezgin, Bundan dolayı da ilmi çalışmalarını yurtdışında devam ettirmek zorunda kalan Fuat Sezgin, kendisine daha önce yurt dışından yapılan teklifleri vatanına bağlılığı dolayısıyla reddeden ancak 1960 yılındaki bu kararın ardından Frankfurt'a gitmek zorunda kaldı. Frankfurt Üniversitesinde misafir doçent olarak ders vermeye başlayan Sezgin, Cabir bin Hayyan üzerine hazırladığı tez sonrasında 1966 yılında profesör unvanına alarak kariyerine devam etti. Fuat Sezgin, Frankfurt Üniversitesinde bilimsel çalışmalarını Arap-İslam kültürünün tabi bilimler tarihi alanında yoğunlaştırdı. Fuat Sezgin Almanya’ya gittikten dört yıl sonra Müslüman olmuş genç bir Alman olan Ursula Sezgin ile 1966 yılında evlendi. Ardından 1970 yılında kızı Hilal Sezgin doğdu.Fuat Sezgin öğrencilik yıllarından itibaren geliştirmek istediği Geschichte der Arabischen Litteratur’u ilk cildini profesör unvanını aldıktan sonra 1967 yılında yayımladı. 17 ciltten oluşan bu kapsamlı eserde ki konular ise şöyledir; ur’an ilimleri, hadis ilimleri, tarih, fıkıh, kelam, tasavvuf, şiir, tıp, farmakoloji, zooloji, veterinerlik, simya, kimya, botanik, ziraat, matematik, astronomi, astroloji, meteoroloji ve ilgili alanlar, dilbilgisi, matematiksel coğrafya ve haritacılık. Uzun yıllardır kaynak toplayan Sezgin, yaptığı araştırmalar sonucunda bugüne kadar sahasında yazılan en kapsamlı eserdir. Sezgin hazırlamış olduğu GAS’ i hocası Ritter’a göndererek uzman görüşü ile değerlendirmesi için gönderir. Tecrübeli şarkiyatçı ise böyle bir çalışmayı daha önce kimsenin yapamadığını ve bundan sonra da hiç kimsenin yapamayacağını ifade eder.1978 yılında Kral Faysal İslami İlimler Ödülü’ne layık görülen Fuat Sezgin, aldığı bu ödülle 1982'de J. W. Goethe Üniversitesine bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü'nü ve bir yıl sonra da müzesini kurdu.BİLDİĞİ DİLLERSezgin, direktörlüğünü yürüttüğü enstitünün müzesinde Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin ve bilimsel araç ve gereçlerin numunelerini yaptırarak sergiledi. İslam Bilim Tarihi Müzesi’ndeki aletleri tanıtıcı mahiyette Prof. Dr. Fuat Sezgin tarafından yazılmış 5 ciltlik İslam’da Bilim ve Teknik adlı katalog eser bulunmaktadır. Müze kataloğu olarak böyle kapsamlı ve bütüncül bir eser bugüne kadar ilk kez yazılmış olmasının yanı sıra, Türkçe, İngilizce, Almanca ve Fransızca olarak 4 dilde yayınlanmıştır. Bunun haricinde 27 dili çok iyi bilmektedir. Bunlar arasında Latince, Arapça, Farsça, Süryanice ve Almanca da dahildir.İSLAM BİLİM VE TEKNOLOJİ MÜZESİ NE ZAMAN AÇILDI?Fuat Sezgin Almanya’da kurduğu İslam Bilim Tarihi Müzesi’nin benzerini Türkiye’de de kurmayı amaçlayarak İstanbul’da bir müze açmak için faaliyetlere başladı. İstanbul Gülhane Parkı içerisinde açılışını dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılan İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi 25 Mayıs 2008’de açıldı. İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi’nin faaliyetlerini desteklemek amacıyla 2010 yılında Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı kuruldu. Ayrıca yine Fuat Sezgin’in öncülüğüyle 2013 yılında Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi bünyesinde lisans, yüksek lisans ve doktora alanlarında eğitim veren Bilim Tarihi Bölümü açıldı. Fuat Sezgin’in bilim tarihi alanında Türkiye’ye yaptığı son büyük hizmet, Prof. Dr. Fuat Sezgin ve Dr. Ursula Sezgin Bilimler Tarihi Kütüphanesi’ni kurmak oldu.Arapça, Almanca, Latince, İbranice, Süryanice'nin de dahil olduğu birçok dili çok iyi derecede bilen Sezgin için devlet, iade-i itibar yaptı. Birçok ülkede çeşitli akademilerin üyesi olan Sezgin, çok sayıda önemli ödül ve nişana da layık görüldü. Sezgin, eserleri ve yaptığı çalışmalarla tüm dünyaya bilimsel ilerleme sürecinin bir milletin değil, bütün bir insanlığın malı olduğunu gösterdi. Ömrünün son günlerine kadar ilmi faaliyetlerde bulunan Sezgin, bütün akademik hayatı boyunca bilimin ve teknolojinin ilk defa Doğu toplumlarında ortaya çıktığını ve İslam medeniyeti üzerinden yayıldığını kanıtlamaya çalıştı ve bunu başardı. Fuat Sezgin, insanlık tarihinin başlangıcından bugüne kadar sahasında yazılan en kapsamlı eser olarak gösterilen Arap-İslam Bilim Tarihinin ilk cildini 1967'de tamamladı. Sezgin, 18. cildi yazarken 30 Haziran 2018'de tedavi gördüğü hastanede vefat etti. Ayrıca Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın himaye ve öncülüğünde 2019 yılı, ‘Prof. Dr. Fuat Sezgin Yılı’ ilan edildi.FUAT SEZGİN NE ZAMAN ÖLDÜ?Prof. Dr. Mehmet Fuat Sezgin son yıllarını geçirdiği ve çalışmalarını sürdürdüğü İstanbul’da 30 Haziran 2018 tarihinde hayata veda etmiştir. Eşine az rastlanan azim ve beşeri gücün sınırlarını zorlayan çalışkanlıkla geçirdiği ömrünü ilme adamış, geriye çok kıymetli eserlerini ve düşüncelerini bırakmıştır. Fuat Sezgin İslam bilim ve düşünce tarihi üzerine çalışan ilim erbabı tarafından ilgiyle takip edilip eserlerinden faydalanılan, alanında önemli bir yere sahip müstesna bir değerdi.FUAT SEZGİN’İN ÖDÜLLERİProf. Dr. Fuat Sezgin, yaşamı boyunca Kahire Arap Dili Akademisi, Şam Arap Dili Akademisi, Fas Rabat Kraliyet Akademisi, Bağdat Arap Dili Akademisi, Türkiye Bilimler Akademisi şeref üyeliği de dahil olmak üzere çok sayıda önemli ödül ve nişana layık görüldü.FUAT SEZGİN’İN ESERLERİArkasında çok büyük bir ilmi miras bırakan Fuat Sezgin'in en dikkat çekici eseri, ilk cildi 1967'de yayımlanan 17 ciltlik Arap-İslam Bilim Tarihi'dir. Sezgin, bu eseri için yaklaşık 300 bin yazma eseri yerinde inceledi. Prof. Dr. Sezgin, eserinde, Kur'an bilimleri, hadis, tarih, felsefe, fıkıh, kelam, tasavvuf, edebiyat, şiir, tıp, farmakoloji, zooloji, veterinerlik, simya, kimya, botanik, ziraat, astronomi, astroloji, meteoroloji, matematiksel coğrafya ve haritacılık gibi çok sayıda konuyu derinlemesine inceledi .Sezgin, 1984'ten itibaren Arap İslam Bilimleri Tarihi dergisini yayımladı.Prof. Dr. Sezgin'in, coğrafya, Avrupalı seyyahların seyahatnameleri, matematik, astronomi, felsefe, tıp, müzik, nümizmatik, tarih yazıcılığı ve diğer konularda yazılmış orijinal eserlerin tıpkı basımlarını ve bu konuda araştırma yapmış Batılı bilim insanlarının eserlerini içeren seriler halinde bin 300 cilt civarında yayını bulunuyor.Sezgin'in Buhari'nin Kaynakları, İslam Uygarlığında Mimari, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp Saatler, Optik, Mineraller, Savaş Tekniği, Antik Objeler, İslam Uygarlığında Astronomi Coğrafya ve Denizcilik, Bilim Tarihi Sohbetleri, Tanınmayan Büyük Çağ İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi'nden, Amerika Kıtasının Müslüman Denizciler Tarafından Kolomb Öncesi Keşfi ve Piri Reis, İslam Bilim Tarihi Üzerine Konferanslar, İstanbul İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi, İslam'da Bilim ve Teknik ve İslam Kültür Dünyasının Bilimler Tarihindeki Yeri kitapları da Türkçe olarak basıldı.

30 Haziran 2021, 09:44

Ali Bayramoğlu Kimdir?

Gazeteci, akademisyen ve yazar olan Ali Bayramoğlu kimdir? Çeşitli gazete ve dergilerde toplumsal ve siyasi analizler yapan Bayramoğlu'nun biyografisi nedir?

29 Haziran 2021, 17:44

Hürrem Sultan Kimdir?

Gücü, ihtirası ve zekasıyla bir dönemi etkisi altına almış ve “kadınlar saltanı” kavramını tarihe kazandırmış Hürrem Sultan, günümüzde hala hayatı, çalışmaları ve fikirleriyle merak edilmektedir. Özellikle Muhteşem Yüzyıl dizisiyle birlikte modern çağın da kahramanlarından biri haline gelen Hürrem Sultan ve hayranlık bıraktıran hayatı…KİMDİR?Osmanlı Devleti’nde en güçlü kadın sultanlarından biri olan Hürrem Sultan aynı zamanda padişah eşleri arasında en çok bilinen sultanlardan biridir. Kökeni hakkında birçok kaynak olmasına karşın en güçlü bilgi, Lehistan Krallığı’ndan geldiğidir. Hürrem Sultan, Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi, Osmanlı Devleti’nin Kanuni’den sonraki padişahı II. Selim’in annesidir. İlk olarak haseki sultan unvanını alan ve bu unvanla nikah kıyılan ilk sultandır. Osmanlı Devleti’nde kadınlar saltanatı devrini başlatan Hürrem Sultan, genelde ihtirası ve entrikalarla bilinmesine rağmen Osmanlı Devleti’nin birçok bölgesinde yaptığı yardımlar ve hayratlarıyla da tarihte yerini almıştır.NERELİ?Hürrem Sultan, birçok kaynağa göre Ukrayna sınırları içinde kalan, o dönemde Lehistan hakimiyetinde bulunan Rogatin bölgesinden gelmiştir. Fakir bir Katolik papazının kızı olup asıl adı Alexandra Lisowska’dır. Batı kaynaklarında Rossa ve Roza daha yaygın olarak da Roxelane adlarıyla, Osmanlı kaynaklarında ise hemen sadece Haseki Sultan olarak geçer. Akınlar esnasında esir alınan Hürrem Sultan, Şehzade Süleyman’a Hafsa Sultan veya İbrahim Paşa tarafından takdim edildi. Kısa sürede haremde öne çıkmayı başaran Hürrem Sultan’a, güler yüzlü olmasından dolayı, kaynaklara göre Kanuni tarafından Hürrem veya Hürremşah adı verildi. Hürrem haremde zekası ve cesaretiyle Kanuni Sultan Süleyman’ın gözdesi oldu.ÇOCUKLARIHürrem Sultan’ın 4 oğlu ve 1 kızı vardır. Çocuklarının hemen hemen hepsi birçok konuda önemli konumlarda bulunmuştur. Mihrimah Sultan, Şehzade Mehmed, Şehzade Abdullah, III. Selim, Şehzade Bayezid ve Şehzade Cihangir onun çocuklarıdır. Mihrimah Sultan, güzelliği ve devlet yönetiminde danışman olarak görev almasıyla annesinin izinden gitmiştir. II. Selim ise Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra tahta geçerek padişah olmuştur. Elbette onun padişah olarak tahta çıkmasının en önemli sebebi validesi Hürrem Sultan’dır. Şehzade Bayezid, ağabeyi Şehzade Mustafa’nın boğdurulmasından sonra tahtın en güçlü ikinci varisiydi ancak hem karşı tarafta yer alması hem de validesinin II. Selim’i uygun görmesinden dolayı tahta çıkamamış ve yine kendi ailesinin aldığı kararla oğullarıyla birlikte katledilmiştir. Şehzade Mehmed ve Şehzade Cihangir ise nahif kişilikleriyle bilinen şehzadelerdir. Şehzade Abdullah ise doğumundan iki yıl sonra vefat etmiştir.HÜRREM VE MAHİDEVRAN ÇEKİŞMELERİTopkapı Saray’ının hareminde Hürrem Sultan’ın bu hızlı yükselişi başta Kanuni Sultan Süleyman’ın önceki hanımı ve en büyük Şehzade Mustafa’nın annesi Mahidevran Sultan olmak üzere birçok kadınla arasının bozulmasına sebep oldu. Hürrem Sultan ve Mahidevran Sultan arasında bir süre sonra kanlı bir savaş yaşanmaya başladı. Ancak bu durumun daha ileri gitmesine izin vermek istemeyen Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan araya girerek gerginliğin azalması için çeşitli girişimlerde bulundu. Valide Sultan’ın 1534 yılında vefat etmesinin ardından Kanuni Sultan Süleyman bu iki hanım artasındaki dengeyi kurmak amacıyla Mahidevran Sultan’ı Manisa’da vali olarak bulunan büyük oğlu Mustafa’nın yanına gönderdi. Ancak iki sultanın da ömürleri boyunca soğuk savaşları devam etti.HÜRREM SULTAN VALİDE SULTAN OLDU MU?Venedik elçileri Navagero ve Trevisano'nun, 1553 ve 1554 yıllarına ait raporlarına göre bu yıllarda 50 yaşı civarında olan Hürrem Sultan, Kanuni Sultan Süleyman tarafından hala çok sevilmekteydi. Elçilere göre Hürrem Sultan, Kanuni Sultan Süleyman'ın hayatının en büyük aşkı, yol arkadaşı, eşi ve sıra dışı bir kadın karakterdi. Hürrem Sultan, Şehzade Mustafa'yı devre dışı bıraktırarak oğullarının taht yolunu açmıştı. Ancak oğullarının tahta geçtiğini göremedi. Bundan dolayı tarihte valide sultan olarak değil Hürrem Sultan veya Haseki Hürrem Sultan olarak geçti.HAYIR FAALİYETLERİHürrem Sultan siyasi hayatta etkin olduğu kadar sosyal hayatta da oldukça etkindi. Haseki Hürrem Sultan’ın yaptırdığı en büyük hayır eseri İstanbul’da halen Haseki adıyla anılan semtteki cami, medrese, mektep, imaret ve darüşşifadan oluşan Haseki Külliyesi’dir. Hürrem Sultan yine İstanbul’da Kariye adıyla anılan tekkeyi de medreseye çevirmiştir. Ayasofya civarındaki çifte hamamın da yaptıran Hürrem Sultan, Kudüs, Mekke ve Medine’de de birçok hayır eserine öncülük etmiştir. Başta Haseki Külliyesi olmak üzere yaptırdığı bütün eserler için yüksek gelirli vakıflar bırakmıştır Bütün bunların yanı sıra Kanuni Sultan Süleyman zevcesinin ölümünden sonra onun için Mekke ve Medine’de imaretler yaptırdı.NASIL ÖLDÜ, MEZARI NEREDE?Kayıtlara göre 15 Nisan 1558 tarihinde İstanbul’da hayatını kaybeden Hürrem Sultan’ın tarihi kaynaklarda eceliyle öldüğü yazılıdır. Ölümü, Kanuni Sultan Süleyman tarafından büyük bir yas ve üzüntü ile karşılanmıştır. Ölümünün hemen ardından şanı, özellikle sanat alanında büyük bir hızla yayılmış ve asırlar boyu sürmüştür.Hürrem Sultan dönemde yapılan büyük bir cenaze töreniyle Süleymaniye Camii’nin avlusuna gömüldü. Hürrem Sultan’ın mezarı bugün hala Süleymaniye Camii’nde, eşinin yaptırdığı türbesiyle birlikte durmaktadır.

29 Haziran 2021, 14:56

Mona Lisa'nın Hikayesi Nedir?

Leonardo Da Vinci 500 yıl önce yaptığı ünlü Mona Lisa tablosu, yaptığı eserler ve icatları arasında en ünlü yapıtlardan biridir. Leonardo Da Vinci Mona Lisa tablosunu yıllarca yanından ayırmamış ve olmasından da anlaşıldığı üzere en az kendi hayatı kadar gizemlidir. Bilim insanları arasında oldukça popüler olan Leonardo Da Vinci, 20. yüzyılın başından itibaren sanat dünyasında da oldukça büyük bir üne sahip olmuştur. Leonardo Da Vinci’nin ne kadar zeki bir adam olduğunu düşünürsek; yıllarca yanında gezdirdiği bu tablodaki kadının, sıradan bir resim olma ihtimalinin aslında çok düşük olduğu da belli. Belki de bu sebeple, Mona Lisa’nın üzerine bu kadar iddia ve fikir ortaya atılmıştır. Bir diğer önemi ise bu gizemli kadın bize gülümsemeye devam ettiği müddetçe bu gizem de onunla birlikte süregelecek. MONA LISA TABLOSULeonardo Da Vinci’nin en çok bilinen eseri Mona Lisa tablosunun 1911 yılına kadar Avrupa’da diğer tablolardan bir farkı yoktu. Ancak Mona Lisa tablosu 1911 yılında Louvre Müzesi’nden çalınmasıyla birlikte dünyaca ünlü bir tablo olmuştur. 2 yıl sonra 1913 yılında ortaya çıkan Mona Lisa tablosu cam kutulara konulması için tutulmuş kişi tarafından çalındığı ortaya çıktı. Bu dönemden itibaren sadece sanat çevreleri arsında değil dünyanın pek çok bölgesinde bilinen bir sanat eseri oldu. MONA LİSA GÜLÜYOR MU?Mona Lisa tablosunun esrarengiz, merak uyandırıcı ve son derece şaşırtıcı gülümsemesi, belki de Leonardo Da Vinci’nin yapmış olduğu resimdeki en gizemli unsurlarından biri. Yaklaşık 500 yıldır sanat camialarında ve 100 yıldır da toplumda devam eden gülüyor mu gülmüyor mu tartışmaları yapılıyor. Hatta bazı tartışmalarda, resimdeki kadının mutlu mu yoksa üzgün mü olduğu konusunda bile bir karara varamamış durumda. Harvard Üniversitesi’nde profesör olan Margaret Livingstone, ‘düşük uzamsal sıklıklar’ sebebiyle ziyaretçiler portredeki kadının gözlerine baktığında bir gülümseme oluşuyor şeklinde bir açıklamada bulundu.

29 Haziran 2021, 12:18

İbn Sina Kimdir?

Dünya tıp tarihine damga vuran İbn Sina, diğer İslam filozoflarına göre hakkında daha fazla bilgi bulunuyor. İslam dünyasında İbn Sina künyesiyle meşhur olan bilim adamı, bilim ve felsefe alanındaki eşsiz konumunu vardır. Ortaçağ alim ve düşünürleri tarafından kendisine ‘eş-şeyhü’r-reis unvanıyla bilinirken Batı dünyasında Avicenna olarak biliniyor ve filozofların prensi olarak adlandırılıyor. İbn Sina, 16. ve 19. yüzyıllar arasında tüm dünyanın tıbbi referans olarak benimsediği bilim adamı olarak dikkat çekiyor. Batılı kaynaklarda hekimlerin piri ve hükümdarı olarak tanımlanıyor.İBN SİNA NASIL BİR EĞİTİM SÜRECİNDEN GEÇTİ?Tıp adamı, astronom, yazar ve filozof İbn Sina, Buhara yakınlarındaki Efşene köyünde 980 yılında dünyaya geldi. Küçük yaşta olağanüstü zekasından dolayı dikkatleri üzerine toplayan İbn Sina önce Kur’an’ı ezberledikten sonra, dil, edebiyat, akaid ve fıkıh öğrenimi gördü. Bu öğrenim döneminde gösterdiği üstün başarılardan dolayı kısa zamanda hocalarının takdirini kazandı ve onun ilimden başka bir işle meşgul edilmemesi yönünde babasına tavsiyede bulundu. Bir süre sonra mantık alanında hocasının yetersiz kaldığını düşünen İbn Sina, konuyla ilgili eserleri kendi kendine okumaya ve şerhleri incelemeye başladı.Öklid ve Batlamyus’un eserlerini kendi kendine çözmeye başladı. Böylelikle astronomide belirli bir seviyeye gelmesinin ardından Buhara’dan ayrılarak fizik, metafizik ve diğer felsefi konularla ilgili metinlere ve bunların şerhlerine yöneldi. Bu çalışmalarının sonucunda felsefede alınabilecek bütün eğitimleri aldıktan sonra tıp eğitimine yöneldi. İbn Sina diğer alanlarda olduğu gibi tıp alanında da belli bir süre hocalarından eğitim aldıktan sonra kendisine yeterli gelmediğini düşündüğünden dolayı tıp ve eczacılıkla ilgili kitapları kendisi okumaya başladı. Daha 16 yaşında iken tıp ve eczacılıkta da ileri bir seviyeye ulaşan İbn Sina, kendi ifadesine göre daha on altı yaşında iken birçok tabibin onu bir tıp otoritesi sayarak bilgisinden faydalandı. İbn Sina, çok genç yaşta olmasına rağmen tıpta teoridenİBN SİNA 18 YAŞINDA NASIL SARAY HEKİMİ OLDUTıp, eczacılık ve astronomi eğitimlerinin yanı sıra fıkıh öğrenimini de sürdürerek münazaralarda bulunacak kadar bilgisini geliştiren İbn Sina, daha sonra bir buçuk yıl kadar mantık ve felsefe kitaplarını yeniden gözden geçirmeye koyuldu. Bu süre zarfında mantık, matematik ve fizik alanlarında ilerleme kaydetmesinin ardından metafizik sahasındaki eserleri incelemeye yöneldi. Ayrıca bu dönemde Aristo ve Farabi’nin kitaplarını okuyarak ilmi faaliyetlerine devam etti. İbn Sina henüz 18 yaşında iken felsefe ve tıp alanında oldukça ün kazanmış olmasından dolayı Samani Hükümdarı Nuh b. Mansur’un ağır hastalığına çare bulmasından dolayı genç yaşta saray hekimliğine getirildi. İbn Sina, zengin saray kütüphanesine girerek tıpla ilgili eserleri okuma ve inceleme imkânına kavuştu. Bir müddet sonra yanıp harap olan bu kütüphanede daha önce ismini bile duymadığı pek çok tabip ve düşünürü okuma fırsatını elde etmişti.İbn Sina 1003 yılında babasının vefat etmesi üzerine siyasi nedenlerden dolayı Buhara’yı terk etmek zorunda kaldı. Buhara’dan çıktıktan sonra 7 yıl boyunca sürekli seyahat eden İbn Sina Cürcan’a yerleşerek eserlerini kaleme almaya başladı. Bir tarafta eserlerini kaleme alırken diğer tarafta öğrenciler yetiştiren İbn Sina, kulunç hastalığına yakalanan Büveyhi Hükümdarı Şemsüddevle’yi tedavi etmesinin ardından kendisini vezirlik makamına getirdi. Gündüzleri devlet işleriyle uğraşan İbn Sina geceleri dersler vererek öğrenci yetiştirmeye devam etti. Büveyhi şehrinde hükümdarın ölmesi ve İbn Sina ile Büveyhiler arasındaki gerginlik bir hayli artmış olduğundan dolayı burada ayrılarak İsfahan yakınlarına yerleşti. Bölgenin hükümdarı Nizami-i Aruzi, Alaüddevle’nin İbn Sina’yı vezirliğe getirdiğini ve en önemli işleri onun yetkisine bıraktığını ifade ederek, “Gerçek şu ki Aristo’nun İskender’e vezir olmasından sonra hiçbir hükümdara Ebu Ali gibi bir vezir nasip olmamıştır” dedi.İBN SİNA NASIL VEFAT ETTİ?İsfahan’da kaldığı yıllar boyunca nisbeten sakin bir hayat süren İbn Sina, Gazneli Hükümdarı Sultan Mesud’un İsfahan’ı almasından sonra evinin ve kütüphanesinin yağmalanması üzerine büyük bir sarsıntı geçirdi. Bu dönemde sağlığı da bozuldu; devrinde yaygın olan kulunç hastalığına yakalandı. Kendini tedavi etmeye çalışan İbn Sina, bir ara tekrar sağlığına kavuşur gibi olduysa da tam iyileşemedi. Alaüddevle Hemedan’a sefere çıktığında onunla beraber bulunduğu sırada yolda tekrar hastalandı ve 1037 yılında 57 yaşında iken Hemedan’a ulaştıklarında vefat etti. Günümüzde İbn Sina’nın kabri Hemedan’dadır.Tıp ve felsefe alanına ağırlık verdiği değişik alanlarda 200 kitap yazdı. İbn Sina’nın çok zeki, çalışkan, velud olduğu, zekâ ve bilgisine aşırı derecede güvenmenin yol açtığı hırçınlığı yanında mağlûbiyete tahammül edemeyen bir kişiliğe sahip bulunduğu kaydedilmektedirİLMİ VE DİNİ BİLGİLERİNİ GELİŞTİRMEYE DEVAM ETTİİbn Sina, Kuşyar isimli bir hekimin yanında tıp eğitimi aldı. İbn Sina farklı konular üzerine 240'ı günümüze gelen 450 kadar makale yazdı. Kayda geçen yazıların 150 tanesi felsefe 40 tanesi de tıp üzerinedir. Eserlerinin en ünlüleri felsefe ve fen konularını içeren çok geniş bir çalışma olan Kitabü'ş-Şifa (İyileşme Kitabı) ile El-Kanun fi't-Tıb'dır (Tıbbın Kanunu). Bu iki eser Orta Çağ üniversitelerinde okutulmuştur. Hatta bu eser Montpellier ve Louvain'de 1650 yılına kadar ders kitabı olmuştur.Kendisinden sonraki Doğu ve Batı filozoflarının birçoğunu etkileyen İbn Sina ilmi ve dini bilimlerin yanı sıra müzikle de ilgilendi. İbn Sina, akıl konusunda, Eflatun'un idealizmi ile Aristoteles'in deneyciliğini uzlaştırmaya, birleştirici bir akıl görüşü ortaya koymaya çalışmıştır. İbn Sina, İslam'ın Altın Çağı olarak bilinen 10. ve 11. yüzyılda Yunanca, Farsça ve Hintçeden eserlerin çevirilerinin yapılıp yoğun bir şekilde çalıştı. Ayrıca bu dönemde önemli çalışmalar ve yapıtlar gerçekleştirdi. Horasan ve Orta Asya'daki Samani Hanedanı ve Batı İran ile Irak topraklarındaki Büveyhiler bilimsel ve kültürel ilerlemeye çok uygun bir ortam olduğundan dolayı uzun yıllar burada bilimsel çalışmalar yaptı.Samanoğulları sarayı kâtiplerinden Abdullah Bin Sina'nın oğlu olan İbn Sina (Batı'da Avicenna adıyla tanınır), babasından, ünlü bilgin Natili'den ve İsmail Zahit'ten ders aldı. Geometri (özellikle Öklid geometrisi), mantık, fıkıh, sarf, nahiv, tıp ve doğabilim üstüne çalışmalar yaptı. Farabi'nin el-İbane's aracılığıyla Aristoteles felsefesini ve metafiziğini kendi kendine öğrendi. Çağında tanınan bütün Yunan filozoflarının ve Anadolu’daki bilim insanlarının yapıtlarını incelemiştir.İBN SİNA ESERLERİEl-Kanun fi't-Tıb, (ö.s), 1593, "Tıpta Kanun"(Tıp ile ilgili zamanının bilgilerini ihtiva eder. Orta çağda dört yüz yıl Batı'da ders kitabı olarak okutulmuştur. Latinceye on çevirisi yapılmıştır.)Kitabü'l-Necat, (ö.s), 1593, ("Kurtuluş Kitabı” Metafizik konularda[kaynak belirtilmeli] yazılmış özet bir eserdir. )Risale fi-İlmi'l-Ahlak, (ö.s), 1880, ("Ahlak Konusunda Kitapçık")İşarat ve'l-Tembihat, (ö.s), 1892, ("Mantık, Fizik ve Metafizik bölümlerini içerir. 20 bölümden oluşur.)Kitabü'ş-Şifa, (ö.s), 1927, ("Mantık, Matematik, Fizik ve Metafizik konularında yazılmış on bir cilt hacimli bir eserdir. Birçok kere Latinceye çevrilmiş ve ders kitabı olarak okutulmuştur."). Mantık bölümü, Giriş, Kategoriler, Yorum Üzerine, Birinci Analitikler, İkinci Analitikler, Topikler, Sofistik Deliller, Retorik ve Poetika kitaplarından oluşur. Tabiat Bilimleri bölümü, Fizik, Gökyüzü ve Âlem, Oluş ve Bozuluş, Etkiler ve Edilgiler, Mineraloji ve Meteoroloji, Psikoloji, Botanik ve Biyoloji kitaplarından oluşur. Matematik Bilimleri bölümü, Geometri, Aritmetik, Musiki ve Astronomi kitaplarından oluşur. Yirmi ikinci ve son kitap ise Metafizik'tir.

29 Haziran 2021, 10:51

Kalp Yarası'nın Hande'si Merve Çağıran Kimdir?

ATV ekranlarının yeni yaz dizisi Kalp Yarası dün akşam izleyici ile buluştu. İlk bölümü ile beğeni toplayan dizinin başrollerini Gökhan Alkan ve Yağmur Tanrısevin paylaşıyor. Dizide yan rol olan Hande'yi canlandıran Merve Çağıran da dizideki oyunculuğu ile dikkat çekti. Tomris Giritlioğlu imzası taşıyan dizi Antakya'da çekiliyor. Dizinin oyuncu kadrosunda bu üç isim haricinde; Toprak Can Adıgüzel, Şenay Gürler, Mahir Günşiray, Meltem Gülenç, Rıza Akın, İnanç Konukçu, Burçin Abdullah, Naz Sayıner, Nail Kırmızıgül, Yonca Şahinbaş gibi isimler yer alıyor. Dizinin oyuncuları hakkında araştırma yapan seyirciler, Merve Çağıran'ın hayatını da araştırıyor. Merve Çağıran dizileri, Merve Çağıran sevgilisi gibi konular merak ediliyor.  MERVE ÇAĞIRAN'IN KARİYERİMerve Çağıran, 10 Kasım 1992 tarihinde Balıkesir'de dünyaya geldi. 29 yaşındaki Çağıran, oyunculuk eğitimini Akademi 25Buçuk Sanat Evi'nde tamamladı. Daha sonra ise ilk olarak 2010 yılında yayınlanan Tek Türkiye isimli dizi ile ekranlarda göründü. Daha sonra 2015 yılında Tatlı Küçük Yalancılar kadrosunda yer aldı. Bu dizide; Bensu Soral, Büşra Develi, Burak Deniz, Mehmet Ozan Dolunay, Dilan Çiçek, Alperen Duymaz gibi genç oyuncularla birlikte rol aldı.Çağıran daha sonra 2016 yılında Aşk Laftan Anlamaz dizisinde İpek karakterini canlandırdı. Bu dizide Burak Deniz, Hande Erçel gibi isimlerle beraber rol aldı ve buradaki rolü ile ünlenmeye başladı. Yine aynı sene beğeni toplayan İkimizin Yerine filminde rol aldı. Bu filmde başrol olan Serenay Sarıkaya'nın arkadaşı rolü Sevil'i canlandırdı. Son olarak 2019 yılında Star TV ekranlarında yer alan Çocuk dizisi ile ekranlara çıktı. Şimdi ise Kalp Yarası dizisi ekranlara geri döndü.Merve Çağıran, bir dönem İsmail Hacıoğlu ile yaşadığı ilişki ile de gündeme geldi. İkilinin ilişkisi bir buçuk yıl sürdü. Bu ilişkinin Merve Çağıran'ın İsmail Hacıoğlu'nu başka bir kadın ile yakalaması sonucu bittiği de iddia edildi. Çağıran bu iddialarla uzun süre gündemde kaldı.Merve Çağıran DizileriKalp Yarası (Hande)Çocuk (Akça)Çarpışma (Meral)Kalp Atışı (Dr. İpek Erdem)Aşk Laftan Anlamaz (İpek)Tatlı Küçük Yalancılar (Janset)Küçük Gelin (Havin)Kaçak Gelinler (Güneş)Hıyanet Sarmalı (Beyza)Ötesiz İnsanlar (Hazal)Şefkat Tepe (Dicle)Ekip 1- Nizama Adanmış Ruhlar (Aleyna)Farklı Desenler (Vicdan)Tek Türkiye (Sevda)KALP YARASI DİZİ KONUSU NEDİR?Başrollerinde Gökhan Alkan ve Yağmur Tanrısevin'in yer aldığı dizi dün akşam ATV ekranlarında seyirci ile buluştu. Dizide Antakya'nın sürekli çatışan iki köklü ailesini ve bu çatışma ortasında birbirine aşık olan iki genç anlatılıyor. Bu iki aşık genç Ferit ve Ayşe'dir. Dizi Tomris Giritlioğlu tarafından kaleme alındı.  KALP YARASI HANDE KİMDİR?Hande, çok varlıklı olan Varoğlu ailesinin tek kızıdır. New York'ta Endüstri Tarımı okumuş Hande, detaylara çok düşkün bir kadındır. Sancakzadelerin mobilya fabrikasında tasarımcı olarak çalışıyor. Küçüklüğünden beri hayali Ferit ile evlenmektir. Hande, Antakya'da kendini sıkışmış hisseder fakat konforundan da vazgeçmez. Genç kadın her şeyi kolay yoldan elde etmeye alışıktır ve bu yüzden zor yolu seçmez.Türk kültüründen hoşlanmaz ve tasarım anlamında gelişmek istese de Şahmeran Efsanesi gibi yerel konuları kullanmayı reddeder. 

28 Haziran 2021, 14:41

Ali Demirel Kimdir, Neden Öldü?

Muğla'nın Marmaris ilçesinde yaşayan ve ileri derece zatürre şikayetiyle hastaneye kaldırılan Ali Demirel'den kötü haber geldi. 77 yaşındaki usta oyuncu tüm müdahalelere rağmen kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. ALİ DEMİREL KİMDİR?Ali Demirel 13 Mart 1944 yılında İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Sinema ve tiyatro sanatçısıdır. Oynadığı film ve tiyatrolarda daha çok polis, icra memuru ve garsonluk gibi rolleri icra etmiştir. Onu Türk vatandaşlara tanıtan yapım ise dönemin fenomen dizisi Olacak O Kadar olmuştur.ALİ DEMİREL VEFAT ETTİ-Marmaris'te yalnız yaşayan sinema ve tiyatro oyuncusu Ali Demirel dün öğle saatlerinde evinde fenalaştı. Ali Demirel'in fenalaşması üzerine eve gelen ambulans, Demirel'i  özel bir hastaneye kaldırıldı. Demirel'e ileri derece zatürre teşhisi konuldu. ALİ DEMİREL NEDEN ÖLDÜ?Böbrek yetmezliği ve şeker hastalığı da bulunan Demirel, yapılan tüm müdahalelere karşın kurtarılamadı.Ali Demirel'in yakınları ve dostlarının, cenazeyi nerde ve ne zaman defnedeceğini kararlaştırmak için İstanbul'dan ilçeye geleceği belirtildi. Ali Demirel, Levent Kırca ve Oya Başar'ın bir döneme damga vuran Olacak O Kadar adlı komedi programında yer alan isimlerden biriydi.

28 Haziran 2021, 14:03

I. Murat Kimdir?

Han, Hüdavendigar, Padişah, Sultânü’s Selatin, Melikü’l Müluk” gibi unvanlarla anılan Osmanlı Devleti’nin 3. padişahı I. Murat’ın babası Orhan Bey ve annesi Yarhisar tekfurunun kızı Nilüfer Hatundur. Dedesi Osman Gazi ve babası Orhan Gazi’nin yanın sıra sultan veya padişah olarak anılmaya başlanan I. Murat Rumeli fetihleriyle adından sıkça söz ettirmiştir. 1326 yılında Bursa’nın fethi sırasında doğan I. Murat, Osmanlı tarihinde en çok sefere çıkan padişah olarak biliniyor. Ömrünü at sırtında ve savaşlarda geçiren I. Murat Rumeli fetihleri sırasında I. Kosova Savaş’ında bir Sırplı tarafından 28 Haziran 1989’da şehit edildi.SULTAN I. MURAT KİMDİR?Babası Orhan Gazi’nin vefatının ardından 1365 yılında tahta geçen Sultan Murat Hüdavendigar adıyla da bilinen padişah, idari ve askeri alanda birçok yeniliğe imza atmasıyla da biliniyor. I. Murat döneminde Osmanlı Devleti’nin devletleşme sürecinde çok önemli bir aşama kat edildi. Sancak sisteminden padişahlığa geçen ilk Osmanlı sultanıdır. Osmanlı Devletinin otoritesini her şeyin üstünde tutan 1. Murad'ın fakirlere ve alimlere çokça yardım ettiği bilinmektedir. Osmanlı tarihi boyunca en çok sefere çıkan padişahlardan biri olan Sultan Murat, Bulgar Krallığı ve Sırbistan'a karşı birçok zafer elde etti.I. MURAT DÖNEMİNDE YAPILAN SAVAŞLAR NEDİR?I. Murat şehzadeliği döneminden itibaren babası ile birlikte seferlere katıldı. Osmanlı Devleti’nin 3. Padişahı olan I. Murat babası Orhan Gazi’den aldığı topraklarını yapmış olduğu seferleri 10 katı genişletti. I. Murat henüz şehzade iken 1362 yılında Edirne’nin fethedilmesi ile sonuçlanan Sazlıdere Savaşı’na katılarak önemli bir başarı elde etti. Sazlıdere Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti Rumeli’de önemli bir toprak kazanmış ve Balkan ülkeleri arasında en güçlü devlet olmuştur. Sazlıdere Savaşının ardından büyük bir yenilgiye uğrayan Avrupa ülkeleri Papanın önderliğinde bir konsey oluşturdu. Türklerin Avrupa'ya doğru ilerlemesini durdurmak için Haçlı Ordusu kuruldu.Bu savaşın ardından Orhan Bey döneminde I. Murat’ın da katılmış olduğu 1364 yılında yapılan Sırp Sındığı Savaşı’nda Osmanlı Devleti ile Haçlı Ordusu arasında ilk defa bir savaş gerçekleşmiştir. 1364 yılında yapılan Sırp Sındığı Savaşı’nda Eflak, Bulgar ve Macarlardan oluşan Haçlı Ordusu yenilgiye uğratıldı.EDİRNE’NİN NASIL BAŞKENT OLDU?I. Murat 1365 yılında babası vefat edip padişah olduktan sonra Rumeli’de yapılan fetihleri garanti altına almak için, Bursa’dan Rumeli’ye geçiş yapar ve burada siyasi ve askeri faaliyetlerine devam eder. 1366 tarihinde I. Murat komutasındaki Osmanlı ordusu, İstanbul yakınlarındaki Çatalca ve Küçükçekmece yakınlarındaki iki kaleyi ele geçirdi. Ancak daha fazla ilerleyemeyen I. Murat Edirne’de bir saray yaptırılmasını emrederek 1369 yılında Edirne’ye geçti. Bu tarihten itibaren İstanbul’un fethedileceği 1453 yılına kadar Osmanlı Devleti’nin başkenti Edirne olmuştur.HAÇLI VE OSMNALI ORDULARININ İKİNCİ KARŞILAŞMASISırplar ve Osmanlılar arasında yaşanmış bir savaştır. I. Murad döneminin en önemli savaşlarından biri olan Sırpsındığ Savaşında Haçlı orduları ve Osmanlı orduları karşı karşıya geldi. Edirne'yi tekrardan Haçlı donanmasının hakimiyetine almak isteyen Sırplar Edirne'de bozguna uğratılması ile sonuçlanmıştır. Sırpsındığı I. Murad döneminde kazanılan savaşlardandır. Anadolu’da da önemli başarılara imza atan I. Murat Anadolu’da bazı şehirleri savaşmadan, beyliklerden çeyiz olarak aldı. Bu şehirlerin başında Kütahya ve Akşehir geliyor. Isparta ve Yalvaç ile Hamitoğullarından parayla alındı.Sırpsındığ Savaşının ardından bu dönemde yapılan en önemli savaşlarından birisi de Çirmen savaşıdır. Çirmen savaşında Sırp krallığı ve Osmanlı imparatorluğu arasındaki hakimiyet mücadelesi sonucunda yaşanan bir savaştır. Bu savaşın sonucunda yenilen Sırplar Osmanlı Devletine biat etmiştir. Sırp krallığı böylece bu savaştan sonra Osmanlı imparatorluğuna bağlanmıştır.YENİÇERİ ORDUSU NASIL KURULDU?Sultan I. Murat dönemindeki en önemli gelişmeleri arasında Yeniçeri Ocağının kurulması da yer alıyor. Çandarlı Hayrettin Paşa 1365 yılında savaş esirlerinden oluşan ilk Yeniçeri Ocağını kurdu. Ancak Sultan I. Murat döneminde Orhan Bey’in Türklerden oluşturduğu Yaya kuvvetleri hâlâ ordunun önemli bir kısmını teşkil etmekteydi. İlk başta padişahın güvenliğini sağlamak için kurulan Yeniçeri Ocağı, daha sonraki yıllarda Varna ve Niğbolu Savaşlarının kazanılmasında etkili oldu. Özellikle 16. yüzyıldan sonra birçok isyan çıkaran ve iç karışıklığa neden olan Yeniçeri Ocağı, II. Mahmut tarafından 1826 yılında kaldırıldı.I. Murad hem savaşlarda hem de yönetimde çok büyük başarılara imza attı. Tımar sistemini kuran padişah, ilk kez Pençik sistemini uyguladı. İlk vezir ataması da onun döneminde yapıldı. Sultan I. Murat dönemindeki Hıristiyan hanedanlardan kız almak, Anadolu beylerine kız vermek, izdivaç ve feodal bağımlılık, I. Murad’ın başvurduğu başlıca diplomatik araçlardandı. Onun döneminde Trakya ve Doğu Balkanlar’da yerleşme sonucu Rumeli tımarlı sipahi askeri artmış ve kendisine Anadolu’daki rakipleri karşısında üstünlük sağlamıştı. Uçlara sürülen Yörük grupları başlıca akıncı kuvvetlerini oluşturuyordu.Orhan Bey zamanında (1324-1360) kurulmuş olan donanma, I. Murad döneminde önemli bir güç haline gelmiş, liman kuşatmalarında önemli rol oynamıştır. Yeniçeri Ocağından bir yıl sonra Topçu Ocağı kurulmuştur. Bu ocakta yapılan toplar ilk kez I. Kosova Savaşında kullanıldı.SULTAN I. MURAT DÖNEMİNDE MİMARİ ALANINDA GELİŞMLERI. Murad döneminde Osmanlı mimarisi de gelişmiştir. Bu dönemde yapılan ve günümüze kadar ulaşan en ünlü yapılar arasında, Gelibolu Hüdavendigar Cami ve Bursa Şehadet Cami yer alıyor. Bunun yanı sıra birçok cami ve hamam yaptıran Sultan Murad, Osmanlı mimarisinin gelişmesinde etkili olmuştur. 27 yıl süren hükümdarlığında eğitime de önem verilmiş ve 50'ye yakın yeni medrese açılmıştır. Bursa ve Edirne’deki birçok önemli yapı bu dönemde yaptırılmıştır. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin ilk sarayı olan Edirne Saray’ı da Sultan I. Murat döneminde yaptırılmıştır.SULTAN MURAT’IN ŞEHİT DÜŞTÜĞÜ SAVAŞ: KOSOVA SAVAŞIYeniçeri Ocağından bir yıl sonra kurulmuş olan Topçu Ocağındaki toplar ilk kez I. Kosova Savaşında kullanıldı. Çek ve Sırpların da yer aldığı Haçlı Ordusuna karşı yapılan savaş, Osmanlı Devletinin kesin zaferiyle sonuçlandı. Kosova Savaşı Osmanlı kuvvetlerinin kesin galibiyetiyle sonuçlandı. Başlangıçta Osmanlı sol kolu çöktü, fakat sağ koldaki Yıldırım Bayezid’in büyük gayreti sayesinde zafer kazanıldı.Gazaname’ye göre 28 Haziran 1389 tarihinde Sultan I. Murad, birkaç hasekisiyle gelip cesetler arasında dolaşırken, kendisini cesetler arasına saklamış bulunan Miloş Kobiloviç tarafından hançerle yaralandı ve az sonra öldü. İç organları çıkarıldıktan sonra şehit düştüğü yerde gömüldü; daha sonra, Yıldırım Bayezid’in tahta çıktığı sırada idam ettiği oğlu Yakub Bey’in cesediyle Bursa’ya götürülüp Çekirge’deki türbesine defnedildi. Yaralandığı ve öldüğü yere Hudavendigar Meşhedi denilen bir türbe yapıldı.

26 Haziran 2021, 17:27

Mevlana Celaleddin-i Rumi Kimdir?

Döneminde ve döneminin ardından yüzyıllar boyunca yazdıkları ve fikirleriyle okuyucusuna ışık tutan Mevlana, bugün hala anılan isimlerden biri. Çağının ötesindeki tasavvufi görüşleriyle bilinen Mevlana, hayatıyla da bir örnek. İşte bilinmeyenleri...KİMDİR?‘Herkes ayrılıktan bahsetti ben, vuslattan.’ Sözleriyle Şeb-i Arus’u yani ‘Sevgiliye Kavuşmayı’ açıklayan Mevlana Celaleddin-i Rumi 1207’de Horasan’da dünyaya gelmesinin ardından 1273 yılında hayatı Konya’da son buldu. Mevlana, 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan'ın Belh bölgesinde, Afganistan sınırları içinde kalan Vahş kasabasında dünyaya geldi. O dönem İran sınırları içerisinde yer alan Belh şehri dönemin en iyi ilim adamlarını yetiştirmektedir. Mevlana'nın annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşahlar hanedanından Fars Prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dır. Mevlana'nın babası, alimlerin sultanı unvanı ile tanınmış Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabası, Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî'dir.ASIL İSMİ NEDİR?Mevlana Celaleddin-i Rumi, yazdığı Mesnevî adlı eserinde kendi adını Muhammed bin Muhammed bin Hüseyin el-Belhi şeklinde vermiştir. Dönemin kaynaklarında Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’in soyunun Hz. Ebubekir’e dayandığını belirten şecere vardır. O dönemde Mevlana’nın lakabı ise Celaleddin’dir. "Efendimiz" anlamındaki Mevlânâ unvanı onu yüceltmek maksadıyla söylenmiştir. Bir diğer lakabı ise sultan anlamına gelen Hudâvendigâr’dır ve Mevlânâ'ya babası tarafından verilmiştir. Mevlânâ, doğduğu kente nispetle Belhî şeklinde anıldığı gibi hayatını sürdürdüğü Anadolu'ya nispetle kendisine Rûmî de denmektedir. Ayrıca müderrisliği nedeniyle Molla Hünkâr ve Molla-yı Rûm olarak da anılmaktaydı.EŞİ VE ÇOCUKLARI KİMDİR?Mevlana Celaleddin-i Rumi Babası Bahaeddin Veled'in ölümünden bir yıl sonra uzun yıllar süren yolculuğun ardından Selçuklu Devleti’nin başkenti, ilim ve sanatkarların buluşma noktası Konya şehrine yerleşir. 1232 yılında Konya'ya gelen Mevlana Celaleddin-i Rumi, Seyyid Burhaneddin'in manevi terbiyesi altına girmiş ve dokuz yıl ona hizmet etmiştir. Mevlana Konya’da İplikçi Medresesi’nde vaazlar vererek ve büyük bir ilim ve din bilgini olmasının yanı sıra çevresindekileri oldukça etkileyen bir isim haline geldi.Mevlana'nın ilk eşi Gevher Hatun ölünce, Mevlânâ Konya'da ikinci kez Kira Hatun ile evlenmiş ve ondan Muzafferettin Alim Çelebi adında bir oğlu ve Fatma Melike Hatun adında bir kızı olmuştu. Mevlânâ'nın soyundan gelen Çelebiler, genellikle Sultan Veled'in oğlu Feridun Ulu Arif Çelebi'nin torunlarıdır; Fatma Melike Hatun'un torunlarıysa Mevlevîler arasında İnas Çelebi olarak anılırlar.ESERLERİNİ NASIL YAZDI?Mevlana Celaleddin-i Rumi, 13. yüzyılda Anadolu, İran ve Türkistan coğrafyasında yaşamış Müslüman şair, fakih, alim ilahiyatçı ve Sufi mutasavvıf olarak bilinir. Manevi mirası İranlılar, Tacikler, Türkler, Rumlar, Peştunlar, Orta Asyalı Müslümanlar ve Güney Asyalı Müslümanlar tarafından benimsendi. Mevlana'nın 13. yüzyılda yazdığı şiirleri dünya çapında onlarca dile birçok kez çevrildi. Mevlana Celaleddin-i Rumi, eserlerini 13. yüzyılın bilim dili olan Farsça yazmıştır. Ancak eserlerini nadiren de olsa, Türkçe, Arapça ve Rumca kaleme almıştır. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Anadolu’ya geldikten sonra Konya’da Mesnevi’yi yazmıştır. Burada Farsça yazdığı eser Fars dilinde yazılmış en büyük şiirlerinden biridir. Mevlana eserleri günümüzde çok geniş bir coğrafya da hala daha okunmaya devam ediyor.ŞEB-İ ARUS NEDİR?Şeb-i arus nedir sorusuna şöyle cevap verilebilir; ‘Herkes ayrılıktan bahsetti ben, vuslattan.’ Sözleri ile tüm dünyada tanınan Mevlana Celaleddin-i Rumi, ölümü düğün gecesi (şeb-i arus) olarak niteliyor olmasının yanı sıra vuslat kavramıyla ölüme ve hayata farklı bir bakış açısıyla bakıyor. Hayatın anlamını ölümde bulan Mevlana, ölümü kişinin aslına dönüş yani ‘Allaha dönüş’ olarak nitelendiriyor. Öğretileri ile başta İslam coğrafyası olmak üzere bütün dünya da ilgi uyandıran Mevlana Celaleddin-i Rumi, insanın kendi fer ve Allah’ı asıl (kök) kabul eden bir varlık yorumunu getirmiştir. Huzurlu ve hoşgörülü öğretileriyle bütün inanç ve mezheplere hitap eden Rumi’nin dünya çapında bilinen şiir ve bilgelik dolu sözleri birçok dile tercüme edilmiştir.6 büyük cilt olan Mevlana Mesnevisinde, tasavvufi fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır. Mesnevi dışında Mevlana eserleri şunlardır: Divan-ı Kebir, Mektubat, Fihi Ma Fih ve Mecalis-i Seb’a (Yedi Meclis) eserleri vardır. Yaşamını ‘Hamdım, piştim, yandım’ sözleri ile özetleyen Mevlana 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.MEVLANA SÖZLERİ- Cahille oturup bal yiyeceğine, alimle oturup kuru ekmek ye…- Hadi yaramı sarmaya merhemin yok. Yalandan da olsa gönül alamaz mısın?- Muhabbet ve merhamet insanlığın; hiddet ve şehvet de hayvanların sıfatlarıdır.- Kötülük insana tamahtan gelir. Kanaatten kimse ölmedi, hırsla da kimse padişah olmadı.- Kötü zanda bulunan kişi çirkindir. Aslında o kendi içini vurur karşıya.- Ateşin kıvılcımlarıyla al al bir yüzü vardır. Ama yaptığı kötü işe bak, karanlığı seyret.- Güzel ve iyi yüz, kötü bir huyla beraber olunca bil ki, kalp akçe bile etmez. - Koruktaki su ekşidir ama koruk üzüm olunca tatlılaşır, güzelleşir. Derken küpte yine acır, haram olur fakat sirke olunca ne güzel katıktır.

26 Haziran 2021, 16:22

Hacı Bektaş-i Veli Kimdir?

Asıl adı Bektaş olan, Seyyid Muhammed bin İbrahim Ata olan, Hacı Bektaş-ı Veli Horasan'ın Nişabûr şehrinde 1281 senesinde doğdu. 13. yüzyılda Selçuklu Anadolusunda Babai hareketinin lideri Baba İlyas’ın çevresinde bulunan Hacı Bektaşi Veli, 14. yüzyılda, kendi adını alacak olan ve Osmanlı Devleti’nin kurulmasında önemli bir katkısı olan Bektaşilik tarikatını kurdu. Hacı Bektaşi Veli, devrinin kaynaklarında hemen hiçbir iz bırakmadığına bakılırsa yaşadığı dönemde yaygın bir şöhrete sahip olmadığı söylenebilir. Ancak Osmanlı Devleti’nde oldukça önemli bir yere sahip olan Yeniçeri Ocağı da Bektaşi tarikatına bağlı bir kurum olarak kurulmuştur.HACI BEKTAŞ-İ VELİ KİMDİR?Hacı Bektaş-ı Veli Horasan'ın Nişabûr şehrinde 1281 senesinde doğdu. İlk eğitimini Şeyh Lokman-ı Perende’den aldı. Lokman-ı Perende, Ahmed-i Yesevi’nin halifelerinden olup, zahir ve batın ilimlerinde derin bilgilere sahipti. Bektaş Veli Lokman-ı Perende’nin en önemli öğrencilerinden biriydi. Dönemin rivayetlerine göre kendinde olağanüstü haller gerçekleşiyordu. Buradaki eğitimini tamamlayan Hacı Bektaş-ı Veli, eğitimini tamamladıktan sonra Anadolu'ya gelerek halka doğru yolu göstermek amacıyla burada kıymetli talebeler yetiştirdi. Bu ehemmiyetinden dolayı Hacı Bektaş-ı Veli, kısa zamanda tanınarak büyük rağbet gördü. Bu sırada Anadolu'da dini, iktisadi, askeri ve sosyal teşekkül olan ve kendisinin de bağlı olduğu "Ahilik Teşkilatı" ile büyük hizmetler yapan Hacı Bektaş-ı Veli ve talebeleri, Osmanlı sultanları tarafından da sevildi ve hürmet gördü.HACI BEKTAŞİ VELİ VE YENİ ÇERİLER13. yüzyılda kuruluş döneminde olan Osmanlı Devleti için önemli hizmetler imza attı. Osmanlı Devleti'nin sağlam temeller üzerine oturmasında büyük hizmetleri oldu. Sultan Orhan zamanında teşkilatlandırılan Yeniçeri Ordusu’na dua ederek, askerlerin sırtlarını sıvazladı. Böylece Hacı Bektaş-ı Veli'yi kendilerine manevi pir olarak kabul eden Yeniçeri Ordusu, manevi hayatını ve disiplinini ona bağladı. Hacı Bektaş-ı Veli, asırlarca Yeniçeriliğin piri, üstadı ve manevi hamisi olarak bilindi. Bu bağlılık ve muhabbet, Yeniçerilerin sulh zamanındaki talimleri ve harplerdeki gayret ve kahramanlıklarında çok müsbet neticeler verdi. Bütün bunlar, halk ile Yeniçeriler arasındaki yakınlığı kuvvetlendirdi.Yeniçeriler, dervişler gibi cihad azmiyle dolu ve görülmemiş derecede kahraman ve fedakar oluşlarında, bu hadiseler müsbet tesirler gösterdi. Yeniçerilerin; "Allah, Allah! İllallah! Baş uryan, sine püryan, kılıç al kan. Bu meydanda nice başlar kesilir. Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan! Kulluğumuz padişaha ayan! Üçler, yediler, kırklar! Gülbang-i Muhammedi, Nûr-i Nebi, Kerem-i Ali... Pirimiz, sultanımız Hacı Bektaş-ı Veli..." diyerek savaşa başlamaları, bunun manidar bir ifadesidir.Bu dönemde Türk dili ve kültürünün yabancı etkilerden ve her türlü yozlaşmalardan korunması için çabalayan Hacı Bektaş-ı Veli, dil ve kültüre yönelik çabalarını ömrünün sonuna kadar sürdürmüştür. Hacı Bektaş-ı Veli’nin ortaya koymuş olduğu birleştirici ve yükseltici öğreti her türlü bağnazlıktan uzak, çağa uyan ilkeler haline gelmiştir. Güzel sanatlara sevecenlikle bakmış, Dergah’da öğretisini yaşama geçirmiştir.HACI BEKTAŞİ VELİ HAYATIHacı Bektaş-ı Veli dönemin kaynaklarında görülmemesine rağmen daha sonra 15. Yüzyılda ikincil kaynaklarda adına sıkça rastlanıyor. 15. yüzyılda dönemin en önemli kaynağı olan başta Aşıkpaşazade olmak üzere daha sonraki birtakım kaynaklar da onu meczup bir derviş olarak tanıtırlar. Aşıkpaşazade, bir şeyh olacak ve bir tarikat kuracak durumda olmayıp kendini bilemeyecek kadar cezbe sahibi bulunduğunu kaydederken 15. yüzyıl müelliflerinden Eminüddin b. Davud Fakih onun hakkında meczub-ı mutlak tabirini kullanır. Bu kaynakların Hacı Bektaş hakkındaki mütalaaları gibi, Vilayetname’ye dayanan Mehmet Fuat Köprülü’nün Hacı Bektaş-ı Veli’nin İslâmî ilimlerde otorite olacak derecede âlim bir mutasavvıf olduğunu ileri sürmesi de kolay kabul edilecek bir fikir değildir. Bütün bu kaynaklar incelendiği takdirde Hacı Bektaş-ı Veli gibi bir Türkmen şeyhinin ne böyle bir ortamda İslâmî ilimlerde otorite olacak bir ilmî seviyeye yükselme imkânını bulması, ne de böyle bir imkân bulduktan sonra bu çevrelere geri dönmesi pek kolay kabul edilecek bir şeydir. Ayrıca bir Türkmen şeyhinin alim olması da gerekli değildir. Vilayetname’nin bu yoldaki ifadelerinin Hacı Bektaş-ı Veli’yi yüceltmeye yönelik bir tutumun eseri olduğu söylenebilir.HACI BEKTAŞ-I VELİ’NİN ESERLERİHacı Bektaş-ı Veli'nin Makalat adlı Arapça bir eseri vardır. 1338 senesinde vefat eden Hacı Bektaş-ı Veli'nin derslerini ve sohbetlerini takip ederek onun tarikatına bağlananlara, tasavvuftaki usûle uyularak "Bektaşi" denildi.HACI BEKTAŞİ VELİ ŞİİRLERİ VE SÖZLERİAra bul.İncinsen de, incitme.Kadınları okutunuz.Murada ermek sabır iledirAraştırma açık bir sınavdır.Eline, diline, beline sahip ol.Her ne ararsan, kendinde ara.Arifler hem arıdır, hem arıtıcı.Bir olalım, iri olalım, diri olalım.Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir.Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız.Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.Nebiler, veliler insanlığa Tanrı’nın hediyesidir.Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.

25 Haziran 2021, 16:03

Sultan Abdülmecid Kimdir?

Tam adı Abdul Mecid Bin Mahmut olan Sultan Abdülmecid, 25 Nisan 1823’de doğdu ve henüz 17 yaşında iken tahta geçti. İstanbul’da doğan Sultan Abdülmecid, eğitimi ve terbiyesi için hususi önem gösterilmiştir. Avrupalı bir prens gibi yetiştirilen Arapçanın yanı sıra konuşacak ve okuduğunu anlayacak derecede Fransızca öğrendi. Batı müziğine ve yaşayış tarzına aşina olan Sultan Abdülmecid, Avrupa neşriyatını da yakından takip ediyordu. Sultan Abdülmecid hem şehzadeliği döneminde hem de padişah olduğu dönemde kültürel ve sosyal yaşamda etkin rol oynadı. Sultan Abdülmecid’in babası II. Mahmut ve annesi ise Bezmialem Valide Sultandır. Babası II. Mahmut’un vefat etmesi ile 1 Temmuz 1839’da henüz 16.5 yaşında iken tahta çıkan Sultan Abdülmecid, devlet idaresi konusunda oldukça tecrübesizdi.SULTAN ABDÜLMECİD KİMDİR?Sultan Abdülmecid 22 yıllık saltanatı sürecinde farklı şekillerde değerlendiriliyor. Çok konuşulan ancak az tanınan Sultan Abdülmecid’i Tanzimat bürokratlarının elinde istedikleri gibi kullandıkları ve yeni devirdeki bürokratik reformlara bu yüzden karşı çıkamayan, zevk-u sefaya ve eğlenceye düşkün bir padişah olarak çizerler. Bir kısmı ise birincilerin çiziminden hareketle Osmanlı İmparatorluğu’nda tüketimi arttıran, saraylar inşasıyla devleti borca batıran, başta İngiltere, Avrupa devletlerinin nüfusunun artmasını seyreden hükümdar olarak nitelerler. Bu iki düşünce dışında orta yolu bulmak oldukça zordur. Ancak Sultan Abdülmecid bütün bu tanımların dışında Osmanlı Devleti içerisinde ve dışarısında yaptığı faaliyetlerden bakımından farklı bir profil çizilecektir.SULTAN ABDÜLMECİD DÖNEMİNDE GETİRİLEN YENİLİKLERSultan Abdülmecid, iç karışıklıkları önlemek ve devleti güçlendirmek için 22 yıllık saltanat sürecinde Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanını yayınlandı.İNSAN SARRAFI SULTAN ABDÜLMECİD16.5 yaşında tahta çıkan Sultan Abdülmecid, Cevdet Paşa ile Midhat Paşa’yı yani geleceğin kan düşmanları olacak olan paşaların yanı sıra, Reşid Paşa ile Mehmed Emin Âli Paşa ve Ahmed Vefik Paşa ile Fuad Paşa’yı bir arada olduğu bir meclisi yönetmek iyi derecede bir insan sarrafının işiydi. Ayrıca Sultan Abdülmecid sadece birbirine tamamen zıt olan bu devlet adamlarını bir arada tutmakla kalmamış bu paşalar aracılığıyla onların çalışıp eserler ortaya çıkarması için teşvik ederek, bütün tecrübesizliklerine rağmen iyi bir devlet adamı olduğunu ortaya koydu.Genç yaşta tahta çıkan Sultan Abdülmecid, yaptığı bütün hamleler doğrultusunda çıkarılabilecek en iyi sonuç; bütün hanedan iyeleri arasında görülmeyecek derecede bir insan sarrafı olduğudur. Bunun yanı sıra Cevdet Paşa, Midhat Paşa, Reşid Paşa, Mehmed Emin Âli Paşa, Ahmed Vefik Paşa ve Fuad Paşa’nın içerisinde olduğu bir çalışma grubunu en iyi şekilde yönetmiştir.İLKOKULDAN ÜNİVERSİTEYE KADAR BİRÇOK OKUL AÇTIKız ve erkek öğrenciler için ilkokul, ortaokul (rüştiye), ve yüksek muallim okulları bu dönmende açılmıştır. Günümüzde varlığını devam ettiren İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi Sultan Abdülmecid döneminde kurulmamış olsa da kurulmaya teşebbüs edildi ancak başarılı olunamadı. Ancak bu üniversitelerin temeli olan Tıbbiye, Baytar Mektebi, Orman Mektebi gibi kurumlar Sultan Abdülmecid döneminde şekillenmiştir.Sultan Abdülmecid döneminde askeri mektepler yeniden düzenlendiği gibi, ordusu dağıtılıp yeniden kurulan bir ülkede kurmay eğitimine bu dönemde geçilerek önemli aşamalar kat edilmiştir. Vilayet nizamnameleri, belediye nizamnameleri, sağlıkla ilgili tedbirler ve kanunlaşmalar ya onun zamanında başlandı. Bu dönemde lise düzeyinde Galatasaray Mekteb-i Sultanisi ve Mekteb-i Mülkiye gibi okullarda ülkenin iç ve dış idaresi için çeşitli memuriyet okullarının kuruluşuna başlandı. Günümüzdeki adı Ankara Üniversitesi olan Mülkiye Mektebi de Sultan Abdülmecit döneminde kuruldu. Mekteb-i Mülkiye-i Fünun-u Şahane adıyla da bilinen okul, Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul'dan Ankara'ya taşındı.OSMANLI DEVLETİ’NİN BİR UCUNDAN DİĞER UCUNA DEMİRYOLU İLE BAŞLANDISultan Abdülmecid döneminde Sırbistan’ın doğusundan başlayarak Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Atina, Korint, Preveze, Tırhala üzerinden Adriyatik ve Ege kıyıları arasındaki ülkenin kuzeyi ve Yunanistan’ı, Kiklos adaları hariç bütün Ege adalarını, Girit’i, Kıbrıs’ı, bütün Suriye, bugünkü Irak, Filistin, Lübnan’ı, Arap yarımadasını, Hicaz dahil Umman’a kadar olan bölgelerini, Yemen’i, Mısır’ı, Trablusgarp’ı, Tunus’u içeriyordu. İlk demiryolu Batı Anadolu’da ve Balkanlar’da Sultan Abdülmecid devrinde döşendi.İLK DEFA TELGRAFA SULTAN ABDÜLMECİD DÖNEMİNDE GEÇİLDİOsmanlı Devleti’nin posta sistemi telgrafın buluşu ile birlikte büyük oranda değişmiştir. Osmanlı posta sistemine bütün askeri ve idare muhaberata geçişi onun zamanına aittir. Matbuat onun devrinde imparatorluğun milletleri arasında yayıldı. Sarayların inşası ise bir zaruretti. Topkapı Sarayı’nda 19. yüzyıl devleti ne temsil edilebilir ne de idare edilebilirdi. Üstelik devleti borca batıranlar saray inşaatı değil, doğrudan doğruya Kırım Savaşı ve Osmanlı-Rus Harbi’dir. 19. yüzyılın savaşı kolay bir cendere değildi.MODERN HAYATA GEÇİŞSaray hayatı onun zamanında modernleşti ve saraylardan sadece cahil kadınlar değil, okumuşlar da çıktı. 38 yaşında hayatı terk eden Abdülmecid Han’ın devrinde adi cinayetlerin dışında hiçbir siyasi idam infaz edilmemiştir. Dış dünya ile ilişkiler fevkalade ustaca yürütülmüştü ve kendisinden sonra kardeşi Abdülaziz Han devrine alaturka musiki yanında alafranga musiki, hüsnühat ve tezhibin yanında Batı resim sanatı, Batı musiki kuruluşları (mızıka-i hümayun) devredilmiştir.Tanzimat devrinin tarihi, hatta padişahların doğru tasnif edilmiş biyografileri dahil henüz yazılmamıştır. Bu bizim için çağdaş Türkiye’yi anlamaktaki en büyük noksanlarımızdan biridir. Abdülmecid Han da doğru değerlendiremediğimiz bir hükümdardır.İLK KAĞIT PARA VE İLK ÖZEL GAZETE BU DÖNEMDE ÇIKTI1841 yılında Osmanlı'nın ilk yarı gazetesi olan Ceride-i Havadis çıktı. William Churchill tarafından çıkarılan gazete yayın 1864 yılında kapandı. Osmanlı İmparatorluğunun ilk özel gazetesi olan Tercüman-ı Ahval' ise 1860 yılında çıkmaya başladı. Şinasi ve Agah Efendi tarafından çıkarılan gazete, sadece Pazar günleri yayınlanıyordu. Halkın gazeteye büyük ilgi göstermesinden sonra Tercüman-ı Ahval haftada üç gün çıkmaya başladı.Sultan Abdülmecid döneminde vergi, tıpkı askerlik gibi bir vatandaşlık görevi haline getirildi. Herkesten aylık kazancına göre vergi toplanmaya başladı. En yenilikçi padişahlardan biri olan Sultan Abdülmecid'in yaptığı reformlar bunlarla sınırlı kalmadı.1840 yılında ilk kağıt para Kaime-i Mutebere ve 1844 yılında da ilk madeni para Mecidiye bastırıldı. Osmanlı Devletinin ilk bankası olan Bank-ı Derssadet 1847 yılında, İstanbul'da kuruldu.TANZİMAT FERMANI NEDEN YAYINLANDI?Tanzimat Fermanı ile birlikte Osmanlı Devleti’nde batı tarzı ilk hukuk sistemi ile ilgili ilk adımlar bu dönemde atıldı. Herkese halka açık mahkemelerde yargılanma hakkı tanındı. Ülkedeki tüm erkeklere 4 yıllık zorunlu askerlik getirildi. Devletin, idam edilen ya da usulsüz yollarla kazanç sağladığı tespit edilen kişilerin mallarına el koymasına Müsadere Sistemi demektir. Tanzimat Fermanı ile birlikte bu müsadere sistemi kaldırılmış ve tüm yurttaşlara Miras Hakkı tanınmıştır.SULTAN ABDÜLMECİD NASIL VEFAT ETTİ?Sultan Abdülmecid vefat etmeden 2 yıl önce Sultan Abdülmecid’i hal’edip kardeşi Abdülaziz’i tahta çıkarmak isteyen muhalifler tarafından bir isyana kalkışırlar. 14 Eylül 1859 yılında ihbar edilmesi sonucunda başarılı olmayan isyan tarihe Kuleli Vakası olarak geçmiştir. 1823 yılında doğan Sultan Abdülmecid, tahta çıktığında 16.5 yaşındaydı. Çocukluğunda şiir ve müzik sanatıyla ilgilendi. Sultan Abdülmecid'de babası II. Mahmut gibi tüberküloz hastalığına yakalanmasından dolayı 25 Haziran 1861 yılında vefat etti. Cenazesi Yavuz Sultan Selim Camii'ne defnedildi.