2022 yılı Şubat ayında Rusya–Ukrayna savaşının başlamasıyla birlikte, neredeyse dört yıla yaklaşan bir çatışma sürecinin küresel ve bölgesel etkilerine tanıklık etmekteyiz. Bu süreçte Türkiye, tüm Batılı aktörlerden farklı olarak daha ilk aylarda arabuluculuk adımı atmıştır. Çünkü bu coğrafyada başlayan savaşların sadece konjonktürel etkileri değil, tarihsel temelleriyle de okunması gereken derin sonuçları bulunmaktadır. Bu bağlamda Antalya Diplomasi Forumu ve Dolmabahçe görüşmeleri umut verici başlangıçlar yaratmış olsa da küresel sistemde özellikle İngiltere’nin Orta Asya’ya taşınan büyük güç rekabeti yaklaşımının 21. yüzyılda yeniden canlandığı görülmüş, bu nedenle söz konusu masa ne yazık ki barışla değil savaşın devamıyla sonuçlanmıştır.
Arabuluculuktan fazlası mı?
Ancak Türkiye’nin bu arabuluculuk rolünün yalnızca bölgesel bir girişim olup olmadığı da sorgulanması gereken önemli bir noktadır. Türkiye’nin yürüttüğü arabuluculuk, Birleşmiş Milletler kapsamında tanımlanan klasik arabuluculuk kalıplarının çok daha ötesine geçmektedir. BM çerçevesinde arabuluculuk; çatışan taraflar arasında iletişimi kolaylaştırmak, müzakere süreçlerini desteklemek, güven artırıcı önlemleri teşvik etmek ve kalıcı barış anlaşmalarına zemin hazırlamak olarak belirtilir oysaki Türkiye’nin Rusya–Ukrayna savaşındaki rolü, bu teknik tanımın ötesine geçerek hem bölgesel hem küresel düzeyde çok boyutlu bir diplomatik etkileşim ortaya koymuştur. Türkiye, klasik BM arabuluculuğundan farklı olarak yalnızca görüşme ortamı yaratmakla sınırlı kalmamıştır.
Türkiye’nin 2022–2024 dönemindeki arabuluculuk girişimleri, savaşın seyrini etkileyen çok katmanlı bir diplomasi performansı ortaya koymuştur. Batı’nın stratejik tercihi, bu sürecin desteklenmesi yerine savaşın devamı yönünde şekillenmiştir. Türkiye’nin çabası, yalnızca müzakere masasıyla sınırlı kalmamış; BM ile birlikte yürütülen Tahıl Koridoru Anlaşması küresel gıda krizi riskini azaltarak Türkiye’nin kriz yönetişim kapasitesini somut olarak ortaya koymuştur. İstanbul’da gerçekleşen geniş kapsamlı esir takasları ise Türkiye’nin insani diplomasi alanındaki özgün konumunu güçlendirmiştir. Ayrıca Türkiye, Montrö Sözleşmesi’nden hareket ile yaklaşımını titizlikle uygulamakta ve Karadeniz’de askerî tırmanmanın önüne geçmiş ve savaşın bölgeselleşmesini engelleyen stratejik bir denge politikası yürütmüştür. Bu nedenle Türkiye’nin arabuluculuk rolü, bölgesel bir girişim olmanın ötesinde küresel barış mimarisine doğrudan etki eden stratejik bir çaba niteliği taşımaktadır.
Arabulucuk Masasına Yeniden mi dönülüyor?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın çatışmanın artık her iki taraf için de maliyetli bir “yıpratma savaşı”na dönüştüğü yönündeki tespiti bize sistemin ne kadar derin sorunlar ile karşı karşıya olduğunu da göstermekte. Çünkü ortada yalnızca iki ülke arasında süren bir savaş değil, küresel sistemin bütün dengelerini etkileyen çok katmanlı bir çatışma dinamiği bulunmaktadır. Uluslararası düzenin işleyişini kökten etkileyen bir sistemik kırılma üretmiştir. Bu savaş, mevcut küresel düzenin hem güç dağılımını hem normatif temellerini hem de ekonomik altyapılarını dönüştüren çok katmanlı sonuçlara sahiptir. ABD ve NATO ekseninde uygulanan yaptırımların yalnızca Avrupa üzerindeki sonuçları değil, sistemin diğer bölgelerinde yarattığı yapısal etkiler de giderek daha görünür hâle gelmektedir.
Rusya’ya yönelik yaptırımların Afro-Avrasya coğrafyasındaki enerji akışları, ticaret hatları ve ekonomik bağlantılar üzerinden ürettiği yansımalar, savaşın dışsal maliyetinin ne kadar geniş bir alana yayıldığını göstermektedir. Elbette bu sürecin en ağır yükünü, yerinden edilen milyonlarca göçmen ile hayatını kaybeden masum siviller oluşturmaktadır. Kısacası, Rusya–Ukrayna savaşı bölgesel sınırları aşan, ekonomik, toplumsal ve jeopolitik açıdan son derece yüksek maliyetli bir kriz hâline gelmiştir. Bu nedenle yeniden kurulan müzakere masasının, artık yalnızca iki taraf arasındaki gerilimi değil, savaşın uluslararası sistemde yarattığı derin kırılmaları da dikkate alan daha kapsamlı bir vizyonla şekillenmesi gerekmektedir.
Savaşın başlangıcından bu yana yalnızca coğrafi yayılma riski değil, aynı zamanda kitle imha silahlarının kullanım olasılığındaki artış da güvenlik mimarisini derinden sarsan bir tehdit olarak öne çıkmaktadır. Sahada bu tür silahların kullanılma ihtimali, çatışmanın çerçevesini bölgesel olmaktan çıkarıp küresel bir güvenlik krizine dönüştürmektedir. Tam da bu nedenle, bugün yeniden Türkiye’de bir araya gelme ve arabuluculuk çerçevesinde müzakere masasına oturma iradesinin ortaya çıkması son derece önemlidir. Türkiye’de kurulacak bir masadan kısa vadede kapsamlı bir barış çıkmasa dahi, tarafların uzlaşı sağlayabileceği alanlara odaklanılması stratejik açıdan büyük değer taşımaktadır. Çünkü savaşın yayılmacı doğası, aynı zamanda hızla artan bir silahlanma atmosferi üretmekte ve bu durum riskleri daha da derinleştirmektedir. Bu noktada tarafların özellikle esir takası gibi insani konularda yeniden bir araya gelmesi, diyalog kanallarını genişletmesi ve iletişimi kurumsallaştırması kritik önemdedir. Bir kez daha adresin İstanbul olması, çatışmadan barışa geçiş sürecinde güven inşa edici adımların atılabilmesi açısından anlamlı ve gereklidir.