Karadeniz’de son haftalarda peş peşe yaşanan hadiseler, ilk bakışta birbirinden bağımsız denizcilik olayları gibi görülebilir. Bir gemi insansız hava araçlarıyla hedef alınıyor, bir tanker saldırıya uğruyor, bir Türk denizcisi hayatını kaybediyor, bir başka Türk gemisi savaşın ortasında seyrine devam etmeye çalışıyor. Günlük haber akışı içinde bu olaylar birkaç saat konuşuluyor, ardından unutuluyor.

Oysa bu olaylar tek tek değerlendirildiğinde değil, birlikte okunduğunda gerçek anlamını kazanmaktadır.

Çünkü bugün hedef alınan yalnızca birkaç ticaret gemisi değildir.

Hedef alınan, Türkiye’nin deniz ticaretidir.

Türkiye’nin ekonomik güvenliğidir.

Türk denizcisinin can güvenliğidir.

Ve en önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bayrağını taşıyan gemilere yönelik caydırıcılığıdır.

Devletin egemenliği yalnızca kara sınırlarında başlamaz ve bitmez. Devlet, vatandaşını ve bayrağını dünyanın neresinde olursa olsun koruyabildiği ölçüde güçlü devlettir.

Bugün tam da bunu tartışmak zorundayız.

Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı 24 Şubat 2022 tarihinde Türk sahipli Yasa Jupiter isimli kuru yük gemisinin Odessa açıklarında füze isabeti alması, aslında yaklaşan tehlikenin ilk habercisiydi.

O gün birçok kişi bunu savaşın ilk günlerinin karmaşası olarak değerlendirdi.

Ancak devamı geldi.

28 Mayıs 2026 tarihinde Odesa’dan Türkiye’ye doğru seyreden Türk sahipli ANT isimli kuru yük gemisi insansız hava araçlarının saldırısına uğradı. İki Türk denizcisi yaralandı.

22 Haziran’da VICTRESS isimli Türk sahipli gemi hedef alındı.

22 Temmuz’da Novorossiysk açıklarında MV Reyhan Sarı isimli Türk bayraklı gemiye yapılan saldırıda bir vatandaşımız hayatını kaybetti, iki vatandaşımız yaralandı.

Henüz bunun acısı dinmemişken ertesi gün Türk şirketine ait M/T Centar isimli tanker Kerç Boğazı yakınlarında saldırıya uğradı.

20 Temmuz 2026’da Akdeniz’de ise South Star isimli Türk işletmesindeki petrol tankerine uluslararası sularda askerî tim çıkarılarak arama yapıldı.

Bütün bunların yanında, savaşın başlamasından bu yana Ukrayna’nın Nikolayev Limanı’nda mahsur kalan 18 Türk sahipli ticaret gemisi hâlâ limandan ayrılamamaktadır. Gemiler çalışamamakta, armatörler milyonlarca dolarlık zarara uğramakta, mürettebat büyük mağduriyet yaşamaktadır.

Bütün bu olayları yan yana koyduğumuzda artık münferit hadiselerden söz etmek mümkün değildir.

Türk ticaret filosu savaşın tarafı değildir.

Türkiye savaşın tarafı değildir.

Ancak Türk gemileri savaşın riskini fiilen yaşamaktadır.

İşte tam bu noktada şu soruyu sormak gerekir:

Uluslararası hukuk buna ne demektedir?

Uluslararası deniz harp hukuku, savaşın tarafı olmayan devletlerin ticaret gemilerini koruyan açık kurallar ortaya koymuştur.

1994 tarihli San Remo Deniz Harbi Hukuku El Kitabı, bugün devlet uygulamalarında en önemli başvuru kaynaklarından biridir.

San Remo’ya göre tarafsız devletlerin ticaret gemileri kural olarak saldırıya uğrayamaz.

Ancak çok istisnai şartlarda; örneğin fiilen askerî harekâta katkı sağlıyorlarsa, savaş malzemesi taşıyorlarsa veya açık bir askerî hedef hâline gelmişlerse müdahale gündeme gelebilir.

Fakat böyle durumlarda bile uluslararası hukukun temel ilkeleri değişmez.

Ayırım ilkesi uygulanacaktır.

Orantılılık ilkesi uygulanacaktır.

Askerî gereklilik ilkesi uygulanacaktır.

Sivil can kayıplarını önlemek için bütün tedbirler alınacaktır.

Dolayısıyla yalnızca savaş bölgesinde bulunuyor olmak, bir ticaret gemisini meşru hedef hâline getirmez.

Aynı şekilde yalnızca harp kaçağı olduğu iddia edilen yük taşımak da sınırsız kuvvet kullanma hakkı vermez.

Uluslararası hukuk, savaşın dahi bir hukukunun olduğunu kabul eder.

Bu nedenle her saldırının hukuki niteliği ayrı ayrı incelenmelidir.

Radar kayıtları…

AIS verileri…

Uydu görüntüleri…

Mürettebat ifadeleri…

Patlayıcı kalıntıları…

Balistik incelemeler…

Bütün bunlar uluslararası delil niteliği taşımaktadır.

Türkiye’nin burada yapması gereken ilk iş, her saldırıyı teknik ve hukukî yönleriyle ayrıntılı şekilde kayıt altına almaktır.

Çünkü uluslararası hukukta haklı olmak tek başına yeterli değildir.

Haklılığınızı ispat edecek delilleri de toplamak zorundasınız.

Bir başka önemli konu ise devlet sorumluluğudur.

Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun Devletlerin Uluslararası Hukuka Aykırı Fiillerinden Doğan Sorumluluğuna İlişkin Maddeleri uyarınca, bir devletin uluslararası hukuka aykırı eylemi nedeniyle başka bir devletin vatandaşları veya mal varlığı zarar görmüşse, bunun hukuki sonuçları doğar.

Bu sonuçlar yalnızca tazminat değildir.

İhlalin tespiti…

Tekrarının önlenmesi…

Zararın giderilmesi…

Diplomatik girişimler…

Uluslararası yargı yolları…

Hepsi devletlerin kullanabileceği meşru araçlardır.

Türkiye bugüne kadar bu süreçleri büyük ölçüde diplomatik kanallarla yürütmüştür.

Ancak yaşanan hadiselerin sayısı arttıkça yalnızca olay bazlı açıklamalar yeterli olmaktan çıkmaktadır.

Artık bütüncül bir deniz güvenliği stratejisine ihtiyaç vardır.

Türkiye’nin artık bu hadiseleri münferit denizcilik kazaları veya savaşın kaçınılmaz yan etkileri olarak değerlendirme lüksü kalmamıştır. Konuya uluslararası hukuk, deniz güvenliği, ekonomik güvenlik ve jeopolitik dengeler bakımından bütüncül bir perspektifle yaklaşılması gerekmektedir.

Her şeyden önce Türkiye, savaşın tarafı değildir.

Dolayısıyla Türk bayraklı ve Türk sahipli ticaret gemileri de savaşın tarafı değildir.

Uluslararası deniz harp hukuku da tam olarak bu nedenle tarafsız devletlerin ticaret gemilerine özel bir koruma sağlamaktadır.

1907 tarihli Lahey Sözleşmeleri, 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve özellikle devlet uygulamalarında önemli bir başvuru kaynağı hâline gelen 1994 tarihli San Remo Deniz Harbi Hukuku El Kitabı, tarafsız devletlere ait ticaret gemilerinin keyfi biçimde hedef alınamayacağını açıkça ortaya koymaktadır.

Elbette uluslararası hukuk, hiçbir ticaret gemisine mutlak dokunulmazlık tanımamaktadır.

Silahlı çatışmanın taraflarından birine doğrudan askerî katkı sağlayan, askerî harekâta iştirak eden veya uluslararası hukukta “harp kaçağı” (contraband) olarak nitelendirilen yükleri taşıyan gemiler bakımından farklı değerlendirmeler yapılabilir.

Ancak böyle durumlarda dahi uygulanacak tedbirlerin hukukla sınırlandırıldığı unutulmamalıdır.

Askerî gereklilik ilkesi…

Ayırt etme ilkesi…

Orantılılık ilkesi…

Sivillerin korunması ilkesi…

Bunlar savaş zamanında dahi askıya alınmayan temel hukuk kurallarıdır.

Dolayısıyla Türk gemilerine yönelik her saldırı veya müdahale; olayın meydana geldiği yer, geminin rotası, taşıdığı yük, AIS kayıtları, radar izleri, uydu görüntüleri, mürettebat ifadeleri ve teknik incelemeler ışığında tek tek değerlendirilmelidir.

Her olayın ayrıntılı hukuki dosyası hazırlanmalıdır.

Çünkü uluslararası hukukta haklı olmak kadar, haklılığınızı ispatlayabilmek de önemlidir.

Bu kapsamda Türkiye’nin; Birleşmiş Milletler, Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) ve ilgili bütün uluslararası platformlarda gerekli diplomatik ve hukuki girişimleri kararlılıkla yürütmesi, zararların tespiti ve tazmini konusunda devlet ile özel sektör arasında koordineli bir mekanizma oluşturması büyük önem taşımaktadır.

Ancak burada son derece dikkat edilmesi gereken stratejik bir husus da bulunmaktadır.

Türk ticaret gemilerine yönelik saldırılar veya müdahaleler, Karadeniz’in güvenlik mimarisini değiştirmeye yönelik girişimlere gerekçe yapılmamalıdır.

Son dönemde bazı çevrelerin, Karadeniz’de ticaret yollarının güvenliğinin ancak bölge dışı askerî güçlerin daha fazla varlık göstermesiyle sağlanabileceği yönündeki değerlendirmeleri dikkatle takip edilmelidir.

Bu yaklaşım ilk bakışta makul gibi görünse de, uzun vadede Türkiye’nin güvenlik çıkarları bakımından son derece sakıncalı sonuçlar doğurabilir.

Karadeniz’in güvenliği, Karadeniz’e kıyısı bulunan devletlerin ortak sorumluluğudur.

Bu anlayış, yıllardır savunduğumuz Bölgesel Sahiplik İlkesinin de özünü oluşturmaktadır.

Karadeniz’in güvenliği bahanesiyle bölge dışı askerî güçlerin sürekli ve artan biçimde Karadeniz’de varlık göstermesi, mevcut güvenlik sorunlarını çözmek yerine yeni rekabet alanları oluşturacaktır.

Nitekim Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin yaklaşık doksan yıldır başarıyla koruduğu güvenlik dengesi de tam olarak bu anlayış üzerine kuruludur.

Montrö, yalnızca Boğazlardan savaş gemilerinin geçişini düzenleyen teknik bir metin değildir.

Montrö; Karadeniz’i küresel güç rekabetinin kontrolsüz askerî sahasına dönüşmekten koruyan en önemli uluslararası hukuk belgelerinden biridir.

Bugün Karadeniz’de yaşanan gelişmeler, Montrö rejiminin ne kadar isabetli ve vazgeçilmez olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Bu sebeple Türk ticaret gemilerine yönelik saldırılar, Montrö rejiminin tartışmaya açılması veya bölge dışı aktörlerin Karadeniz’de daha yoğun askerî varlık göstermesine gerekçe yapılmamalıdır.

Türkiye’nin izlemesi gereken yol; Montrö’nün tavizsiz uygulanması, Bölgesel Sahiplik İlkesi’nin kararlılıkla savunulması ve Karadeniz’in güvenliğinin kıyıdaş devletlerin iş birliğiyle muhafaza edilmesidir.

Diğer taraftan bu yaklaşım, Türkiye’nin kendi haklarından vazgeçmesi anlamına da gelmemektedir.

Tam tersine…

Türkiye, Türk bayraklı ve Türk sahipli ticaret gemilerine yönelik her saldırının ve her hukuk dışı müdahalenin sonuna kadar takipçisi olmalıdır.

Zarar gören Türk denizcilerinin ve armatörlerinin hakları korunmalıdır.

Devlet, denizcilik sektörümüzle sürekli koordinasyon içinde çalışmalı; risk analizleri güncellenmeli, kriz yönetim mekanizmaları geliştirilmeli ve uluslararası hukuk yolları etkin şekilde kullanılmalıdır.

Türkiye’nin denizlerdeki caydırıcılığı yalnızca askerî gücünden ibaret değildir.

Güçlü diplomasi…

Sağlam hukuki altyapı…

Etkin delillendirme…

Kararlı devlet iradesi…

Ve gerektiğinde millî menfaatlerini koruyacak her türlü meşru tedbiri alma kararlılığı…

İşte gerçek caydırıcılık budur.

Sonuç olarak;

Türk bayraklı veya Türk sahipli ticaret gemilerine yönelik saldırılar yalnızca denizcilik sektörüyle ilgili hadiseler değildir.

Bu saldırılar, Türkiye’nin ekonomik güvenliğine, dış ticaretine, enerji arz güvenliğine ve millî menfaatlerine yönelmektedir.

Dolayısıyla verilecek cevap da yalnızca ticari veya diplomatik değil; hukuki, stratejik ve millî güvenlik perspektifiyle şekillendirilmelidir.

Türkiye, bir taraftan vatandaşını, bayrağını ve ticaret filosunu uluslararası hukuktan doğan bütün haklarını kullanarak kararlılıkla korurken, diğer taraftan bu hadiselerin Karadeniz’in mevcut güvenlik mimarisini bozacak, Montrö rejimini zayıflatacak veya bölge dışı askerî aktörlerin kalıcı varlığına meşruiyet kazandıracak girişimlere dönüşmesine de kesinlikle müsaade etmemelidir.

Çünkü Karadeniz’de barışın anahtarı daha fazla askerî yığınak değil; Montrö’nün korunması, Bölgesel Sahiplik İlkesi’nin yaşatılması ve uluslararası hukukun tavizsiz uygulanmasıdır.

Türkiye’nin görevi de tam olarak budur:

Hem Türk denizcisini ve Türk ticaret filosunu korumak…

Hem de Karadeniz’i küresel güç mücadelelerinin yeni cephesi hâline getirecek girişimlere karşı tarihî sorumluluğunu yerine getirmek.