Kamuoyuna yansıyan PKK/KCK’ya yönelik “çerçeve yasa” tartışmalarını ve terör örgütü mensuplarına yönelik düzenleme iddialarını dikkatle takip ediyorum. Konuya ilişkin haberi ve ardından PKK/KCK’ya müzahir kişilerce hazırlanıp yayımlanan raporları da ayrıntılı biçimde inceledim.

Baştan ifade edeyim:

Bu mesele yalnızca bir infaz düzenlemesi değildir. Yalnızca terörle mücadele yönteminde yapılacak teknik bir değişiklik de değildir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapısını, kurucu esaslarını, vatandaşlık anlayışını ve siyasal sistemini etkileyebilecek stratejik bir süreçle karşı karşıyayız.

Bu nedenle konu, gündelik bir kanun teklifi gibi değerlendirilemez.



“Suça karışmamış terör örgütü mensubu” ne demektir?

Her şeyden önce hukuki ve mantıki bir çelişkiyle karşı karşıyayız.

Çünkü terör örgütü üyeliği zaten başlı başına suçtur.

Buna rağmen “suça karışmamış terör örgütü mensubu” şeklinde yeni bir tanım üretilmektedir.

İnsan ister istemez soruyor:

Terör örgütüne üye olmak suç değil midir?

Dağda bulunan, örgütün hiyerarşik yapısına giren, talimat alan, görev yapan, lojistik sağlayan veya örgütün faaliyetlerini kolaylaştıran kişi nasıl “suça karışmamış” sayılacaktır?

Ancak burada daha temel bir hukuki sorun vardır.

Bir kişinin suça karışıp karışmadığına kim karar verecektir?

Elimizde “suça karışanlar listesi” ile “suça karışmayanlar listesi” mi vardır?

Varsa kim hazırlamıştır?

Hangi delillere göre hazırlanmıştır?

Yoksa bir idari makam mı buna karar verecektir?

Bir komisyon mu?

Yoksa siyasi irade mi?

Hukuk devletinde bir kişinin suç işleyip işlemediğine karar verecek tek merci bağımsız mahkemelerdir.

Mahkeme delilleri incelemeden, tanıkları dinlemeden, maddi gerçeği araştırmadan, yargılama yapmadan bir kişi hakkında “suça karışmamıştır” hükmünü kim verebilir?

Eğer bu değerlendirmeyi idare yapacaksa hukuk devleti yara alır.

Bir komisyon yapacaksa mahkemelerin anlamı kalmaz.

Siyasi makamlar yapacaksa yargının yerine siyaset geçmiş olur.

O hâlde soralım:

Mahkeme kararı olmadan hangi hukuki mekanizma bir terör örgütü mensubunun “suça karışmadığını” tespit edecektir?

Bu soruya açık ve hukuken tatmin edici bir cevap verilmeden yapılacak her düzenleme hukuk güvenliğini zedeler.

Üstelik yıllarca örgüt içinde bulunan bir kişinin;

• hangi saldırının keşfine katıldığı,

• hangi silahı taşıdığı,

• hangi teröristi sakladığı,

• hangi talimatı ilettiği,

• hangi lojistik faaliyette görev aldığı,

• hangi saldırının hazırlığında bulunduğu,

tam olarak nasıl belirlenecektir?

Silahı ateşlemeyen fakat hedef gösteren kişi “suça karışmamış” mı olacaktır?

Bombayı yerleştirmeyen fakat taşıyan kişi masum mu kabul edilecektir?

Eylem kaydı bulunamayan herkes temiz bir sicille siyasete mi gönderilecektir?

Terör örgütleri yalnızca tetiği çekenlerden oluşmaz.

Kimi istihbarat toplar, kimi haberleşmeyi sağlar, kimi eleman devşirir, kimi finansman sağlar, kimi propaganda yapar, kimi lojistik yürütür.

Bunların tamamı örgüt mekanizmasının ayrılmaz parçalarıdır.

Dolayısıyla “eyleme katıldığı ispatlanamadı” ile “eyleme katılmadı” aynı şey değildir.



Beş yıl sonra siyaset yolu

Teklifin en tartışmalı yönlerinden biri de terör örgütü mensuplarına beş yıl sonra siyaset yolunun açılmasıdır.

Burada şu soruyu sormak zorundayız:

Terörist beş yıl bekleyince demokrat mı oluyor?

Demek ki terör örgütü üyeliğinden kaynaklanan tehlike beş yılın sonunda kendiliğinden ortadan kalkıyor!

Takvim yaprağı beşinci yılı gösterince örgütsel geçmiş siliniyor, ideolojik bağlılık sona eriyor ve güvenlik riski buharlaşıyor!

Bu beş yılın hukuki dayanağı nedir?

Bilimsel dayanağı nedir?

Güvenlik bakımından gerekçesi nedir?

Neden dört yıl değil?

Neden altı yıl değil?

Neden tam olarak beş yıl?

Yoksa bu süre, örgüt kadrolarının siyasete hazırlanması için öngörülen bir bekleme süresi midir?

Teröristin elinden silahın alınması başka şeydir.

Terör örgütünün siyasi hedeflerinin meşru siyaset alanına taşınması ise bambaşka bir şeydir.

Silahlı kadroların yalnızca üniforma değiştirerek siyaset kadrolarına dönüşmesi, terörün sona ermesi değil; yöntem değiştirmesidir.

 


Dünyadaki örnekler gerçekten aynı mı?

Bu süreç savunulurken sık sık ETA, IRA, FARC ve hatta Nelson Mandela örneği gündeme getirilmektedir.

Oysa devletler, yalnızca isim benzerlikleri üzerinden yönetilmez.

Her ülkenin tarihi, anayasal düzeni, güvenlik ortamı ve karşı karşıya bulunduğu tehdidin niteliği farklıdır.

Dolayısıyla başka ülkelerde yaşanan süreçler Türkiye Cumhuriyeti için otomatik emsal oluşturamaz.

Nelson Mandela’nın mücadele ettiği Güney Afrika, apartheid rejimi altında siyah çoğunluğun temel vatandaşlık haklarından mahrum bırakıldığı bir hukuk düzeniydi.

Siyahların oy hakkı yoktu.

Nerede yaşayacaklarına devlet karar veriyordu.

Irklar arası evlilik yasaktı.

Eğitim, sağlık, ulaşım ve kamu hizmetleri ırka göre ayrılmıştı.

Yargı sistemi ve devlet kurumları büyük ölçüde beyaz azınlığın kontrolündeydi.

Mandela’nın mücadelesi böyle bir rejime karşı yürütüldü.

Türkiye Cumhuriyeti ise bütün vatandaşlarının hukuk önünde eşit olduğu demokratik ve üniter bir devlettir.

Dolayısıyla Abdullah Öcalan ile Nelson Mandela’yı aynı tarihsel kategoriye yerleştirmeye çalışmak ne tarihsel ne de hukuki bakımdan isabetlidir.

ETA ağır terör eylemleri gerçekleştirmiştir.

IRA da silahlı saldırılar düzenlemiştir.

FARC da uzun yıllar silahlı mücadele yürütmüştür.

Ancak bunların hiçbiri Türkiye’nin birebir emsali değildir.

İspanya, ETA’nın silah bırakmasını devletin anayasal yapısını değiştirerek sağlamamıştır.

Devletin kurucu esasları pazarlık konusu yapılmamıştır.

Asıl sorulması gereken soru şudur:

PKK gerçekten sıradan bir silahlı örgüt müdür?

Yaklaşık kırk yıldır;

• karakolları basan,

• mayın ve el yapımı patlayıcılar döşeyen,

• bombalı saldırılar gerçekleştiren,

• yol kesen,

• vatandaşlardan haraç toplayan,

• eleman devşiren,

• propaganda ağı kuran,

• sınır aşan silahlı yapılanmalar oluşturan,

• güvenlik güçlerini hedef alan,

• sivillerin de hayatını kaybettiği çok sayıda saldırı gerçekleştiren

bir örgütü yalnızca “silah bırakan örgüt” olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Terör örgütü yalnızca tetiği çeken kişiden ibaret değildir.

İstihbaratı yapan, lojistiği sağlayan, finansmanı yöneten, haberleşmeyi yürüten, propaganda yapan ve örgütsel hiyerarşiyi ayakta tutan herkes aynı suç mekanizmasının parçasıdır.

Dolayısıyla yabancı örnekler slogan olarak kullanılabilir; ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu esaslarını tartışmaya açacak düzenlemelere gerekçe oluşturamaz.

 


Silah bırakmak devlete yapılmış bir lütuf değildir

Terör örgütünün silah bırakması elbette önemlidir.

Ancak silah bırakmak, örgütün devlete yaptığı bir lütuf değildir.

Terör örgütü zaten silah bırakmak ve adalet önünde hesap vermek zorundadır.

Devlet, terör örgütüne silah bıraktığı için teşekkür borçlu değildir.

Terör örgütü de silah bırakması karşılığında Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısal özelliklerinin değiştirilmesini talep edemez.

İncelediğimiz PKK/KCK terör örgütüne müzahir gruplarca hazırlanan raporlarda, PKK’nin kongre metninin çözüm çerçevesini “Ortak Vatan”, “Eşit Yurttaşlık”, “Kurucu Unsur” ve “Demokratik Türkiye Cumhuriyeti” yaklaşımı üzerine kurduğu aktarılmaktadır.

Aynı raporda silahlı mücadeleden siyasal alana geçişin anayasal ve siyasal reform talepleriyle birlikte formüle edildiği belirtilmektedir.

Demek ki mesele yalnızca silahların bırakılması değildir.

Mesele, silah bırakmanın ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl yeniden tanımlanacağıdır.

 


Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu yapısı hedefte mi?

Türkiye Cumhuriyeti etnik toplulukların pazarlığıyla kurulmuş bir federasyon değildir.

Türkiye Cumhuriyeti;

• tek devlet,

• tek millet,

• tek bayrak,

• tek vatan,

• tek resmî dil

esasları üzerine kurulmuş üniter millî devlettir.

Elbette bütün vatandaşlarımız hukuk önünde eşittir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşları birinci sınıf vatandaştır.

Ancak vatandaşlıkta eşitlik başka; devleti etnik kurucu ortaklıklara ayırmak başka şeydir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu unsuru Türk Milletidir.

Bu gerçek, günlük siyasi ihtiyaçlara, geçici Meclis çoğunluklarına veya terör örgütlerinin taleplerine göre değiştirilemez.

 


FETÖ için de kapı açılır mı?

Bugün “örgüt mensubu ama eyleme katılmamış” şeklinde yeni bir hukuki kategori oluşturulursa, yarın aynı kategori FETÖ mensupları için de ileri sürülecektir.

“Ben silah kullanmadım.”

“Şiddet eylemine katılmadım.”

“Sadece okulda çalıştım.”

“Sadece şirkette görev yaptım.”

“Sadece derneğe üyeydim.”

“Sadece örgütsel yapının içindeydim.”

O hâlde FETÖ üyeliğinden hüküm giymiş kişilere de birkaç yıl sonra siyaset yolu mu açılacaktır?

Hukukta oluşturduğunuz istisna, yalnızca hedeflediğiniz örgütle sınırlı kalmaz.

Diğer bütün terör örgütlerinin kullanabileceği bir emsale dönüşür.

 


Meclis ne yapmalıdır?

Bu düzenleme, Genel Kurul’da birkaç saatlik görüşmeyle geçiştirilemez.

TBMM komisyonlarında;

• hukukçular,

• ceza hukuku uzmanları,

• güvenlik ve istihbarat uzmanları,

• şehit aileleri,

• gaziler,

• terör mağdurları,

• emekli askerler,

• akademisyenler

dinlenmelidir.

Her madde tek tek tartışılmalıdır.

“Suça karışmamış örgüt mensubu” kimdir?

Buna kim karar verecektir?

Beş yıl neden belirlenmiştir?

Siyaset yolu hangi şartlarda açılacaktır?

FETÖ ve diğer terör örgütlerine uygulanmayacağının garantisi nedir?

Devletin kurucu esaslarını ilgilendiren başka düzenlemeler bunun arkasından gelecek midir?

Bu sorular cevaplandırılmadan böyle bir teklif yasalaştırılamaz.

 


Son sözü Türk Milleti söylemelidir

Bu mesele yalnızca bir infaz düzenlemesi değildir.

Bu mesele, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleceğini ilgilendiren stratejik bir devlet meselesidir.

Teröristle mücadele eden devlet, teröristin elindeki silahı alır; devletin kurucu esaslarını pazarlık konusu yapmaz.

Silah bırakmak, devlete yapılmış bir lütuf değildir.

Takvim yaprağının değişmesi örgütsel geçmişi silmez.

Terörist beş yıl bekleyince demokrat olmaz; devlet de beş yılda başka bir devlete dönüşmez.

Eğer gerçekten “demokratikleşme” adına Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısını, vatandaşlık anlayışını ve terörle mücadele hukukunu etkileyebilecek böylesine tarihî sonuçlar doğuracak bir düzenleme yapılacaksa, bunun en güçlü meşruiyet kaynağı doğrudan millet iradesidir.

Bu nedenle teklif referanduma götürülmelidir.

Son sözü doğrudan Türk Milleti söylemelidir.

Çünkü bu mesele bir siyasi partinin, bir hükümetin veya bir Meclis döneminin meselesi değildir.

Bu mesele, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleceği meselesidir.