Devletlerin dış politikalarında görüş ayrılıkları olabilir. Ancak deniz yetki alanları söz konusu olduğunda itirazların haritaya, koordinata ve hukuki gerekçeye dayanması gerekir. Bir anlaşmaya karşı çıkmak başka, o anlaşmanın hangi hakkı nerede ihlal ettiğini göstermek başkadır.
Mısır’ın Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması’na yönelik tepkisindeki temel sorun budur. Kahire, Libya Temsilciler Meclisinin onayının ardından anlaşmayı yeniden hükümsüz ilan etmektedir. Fakat bu siyasi nitelendirme, Mısır’ın hangi deniz alanının nasıl ihlal edildiği sorusunu cevaplamamaktadır.
Bu nedenle sorumu açıkça tekrarlıyorum:
Türkiye–Libya anlaşması Mısır’ın hangi kıta sahanlığına, hangi münhasır ekonomik bölgesine, hangi koordinatta müdahale etmektedir?
Bu sorunun cevabı, Atina’nın açıklamalarını tekrarlayarak verilemez. Harita ortaya konulur, sınırlandırma hatları karşılaştırılır ve ihlal edildiği ileri sürülen alan gösterilir.
Benim ortaya koyduğum değerlendirme açıktır: Türkiye–Libya anlaşması yalnızca Mısır’ın karasularına dokunmamakla kalmamakta; Mısır’ın Yunanistan ile yaptığı sınırlandırma anlaşmasına göre kendisine bırakılan deniz alanlarına da girmemektedir.
Burada iki ayrı mesele birbirine karıştırılmamalıdır. Türkiye–Libya hattının Yunanistan’ın ileri sürdüğü deniz yetki alanı talepleriyle uyuşmaması, kendiliğinden Mısır’a bırakılmış bir alanın ihlal edildiği anlamına gelmez. Yunanistan’ın talebi ile Mısır’ın deniz alanı aynı şey değildir.
Kahire’nin önce bu ayrımı yapması gerekir.
Üstelik mesele, Mısır’ın mevcut alanlarına müdahale edilmemesinden daha ileri gitmektedir. Türkiye ile karşılıklı ana kara kıyılarını esas alan hakkaniyetli bir sınırlandırma, Mısır’a mevcut anlaşmalarına kıyasla daha geniş deniz yetki alanı sağlayabilecek bir imkan sunmaktadır.
“Mavi Vatan Bir Harita, Bir Doktrin Kitabı - Türkiye’nin Denizlerdeki Misakı Millisi” kitabımda bu imkanı haritaları, koordinatları ve karşılaştırmalı alan hesaplarıyla ortaya koydum. Kitabımın Mısır bölümünde ve Harita 121’de gösterdiğim öneriye göre tablo şöyledir:

Altını çiziyorum: Toplam 21.303 kilometrekare!
Bu rakamlar, önerdiğim sınırlandırma hattının mevcut anlaşmalarla karşılaştırılmasından çıkan alan hesaplarıdır. Türkiye–Libya anlaşmasının Mısır’a kendiliğinden tahsis ettiği alanlar değildir. Türkiye ile Mısır arasında bu yaklaşımı esas alan bir anlaşma yapılması ve ilgili sınırlandırmaların buna uygun biçimde düzenlenmesi halinde değerlendirilebilecek kazanımlardır.
Mevcut anlaşmaların Türkiye ile yeni bir anlaşma imzalanmasıyla kendiliğinden ortadan kalkacağını da söylemiyorum. Benim gösterdiğim husus, Mısır’ın önündeki alternatifin coğrafi ve ekonomik büyüklüğüdür.
Devlet aklı, böyle bir alternatifi peşinen reddetmek yerine incelemeyi gerektirir.
Kahire’ye çağrım budur: Kendi uzmanlarınızla hesaplayın. Kıyıları, koordinatları ve sınırlandırma hatlarını karşılaştırın. Hesabımda bir yanlışlık olduğunu düşünüyorsanız hangi hattın, hangi koordinatın veya hangi alan hesabının yanlış olduğunu gösterin.
Ancak rakamların karşısına yalnızca siyasi sıfatlar koymayın.
Mısır’ın Yunanistan ile yaptığı anlaşmaya kıyasla ortaya çıkan 6.443 kilometrekarelik fark, Kahire’nin kendi ana kara kıyılarından kaynaklanan menfaatlerini yeniden değerlendirmesi için başlı başına yeterli bir sebeptir.
GKRY ile yaptığı anlaşmaya kıyasla hesapladığım 14.860 kilometrekarelik fark isemeselenin yalnızca Yunanistan’la sınırlı olmadığını göstermektedir. Mısır’ın Doğu Akdeniz’deki sınırlandırma tercihlerini bütün halinde değerlendirmesi gerekir.
Burada “kayıp” derken kastettiğim de açıktır: Önerdiğim sınırlandırmaya göre Mısır’ın elde edebileceği alan ile mevcut anlaşmalarında kendisine bırakılan alan arasındaki farktan söz ediyorum. Bu farkın tamamının bugün tartışmasız biçimde Mısır’a ait olduğu veya tek taraflı bir açıklamayla kazanılabileceği iddiasında bulunmuyorum.
Fakat daha avantajlı bir seçeneğin varlığını ortaya koymak, o seçeneği tartışmanın dışında bırakmaya çalışanlara şu soruyu yöneltmeyi zorunlu kılar:
Mısır’ın menfaatine olan bir ihtimal neden incelenmesin?
Türkiye ile Mısır’ın Anadolu ve Afrika ana karalarında birbirine bakan kıyıları bulunmaktadır. Savunduğum sınırlandırma yaklaşımı; bu kıyıların coğrafi konumunu, denize uzanımını ve birbirleriyle ilişkisini hakkaniyet, kapatmama ve orantılılık ilkeleri çerçevesinde değerlendirmektedir.
Adalar üzerindeki egemenlik ile adaların deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında ne ölçüde etki doğuracağı ayrı meselelerdir. Bir adanın hangi devlete ait olduğu, karşısındaki bütün ana kara kıyılarını sınırsız biçimde kapatabileceği anlamına gelmez. Sınırlandırmanın sonucunda ortaya çıkan tablonun hakkaniyeti ayrıca değerlendirilmelidir.
Benim itirazım, Yunanistan’ın adalar üzerinden ileri sürdüğü taleplerin değişmez hukuk kuralları gibi sunulmasınadır. Mısır’ın kendi uzun ana kara kıyılarından doğan menfaatlerini, bu talepler karşısında ikinci plana itmesinedir.
Kahire açısından belirleyici soru, Atina’nın hangi haritayı tercih ettiği olmamalıdır. Mısır’ın hangi sınırlandırmadan ne kadar alan ve hangi ekonomik hakları elde edeceği olmalıdır.
Çünkü deniz yetki alanı, harita üzerinde renklendirilmiş boş bir yüzey değildir.
Deniz tabanında ve altında doğal kaynak arama ve işletme hakları; münhasır ekonomik bölgede ise canlı kaynaklardan yararlanma ve diğer ekonomik faaliyetlere ilişkin haklar söz konusudur. Arama ruhsatlarının hangi devlet tarafından verileceği, yatırımcıların hangi hukuki çerçevede çalışacağı ve bulunabilecek kaynaklardan kimin yararlanacağı bu sınırlandırmalarla yakından ilişkilidir.
Elbette 21.303 kilometrekare daha geniş alan, aynı büyüklükte kanıtlanmış petrol veya doğal gaz rezervi demek değildir. Böyle bir ekonomik değer hesabı için jeolojik araştırma, keşif ve üretim verileri gerekir.
Ancak henüz keşfedilmemiş bir kaynağın bulunup bulunmadığını araştırma hakkı da başlı başına önemlidir. Devletler yalnızca bugünün üretimini değil, yarının imkanlarını da korumak zorundadır.
Bu nedenle Mısır’ın önündeki mesele yalnızca diplomatik bir tercih değildir. Denizlerdeki ekonomik geleceğine ilişkin bir tercihtir.
Türkiye–Libya anlaşması 27 Kasım 2019’da imzalanmış, 8 Aralık 2019’da yürürlüğe girmiştir. İki ülkenin deniz yetki alanlarını sınırlandırmaya yönelik bu anlaşmaya karşı çıkan devletlerin itirazlarını somutlaştırması gerekir.
Bir anlaşmanın üçüncü devletin rızası olmadan o devlete yükümlülük yükleyememesi ile iki taraf arasındaki anlaşmanın bütünüyle hükümsüz sayılması farklı hukuki meselelerdir. Kahire’nin siyasi açıklaması, tek başına bu ayrımı ortadan kaldırmaz.
Türkiye ile Libya’nın kendi hak ve menfaatlerini korumak üzere anlaşması, Mısır’a karşı düşmanca bir girişim olarak görülmemelidir. Benim önerdiğim Türkiye–Mısır sınırlandırması da iki ülkenin birbirinin aleyhine hareket etmesini değil, karşılıklı kıyılarından doğan menfaatlerini değerlendirmesini esas almaktadır.
Türkiye’nin kazandığı her durumda Mısır’ın kaybetmesi gerektiği düşüncesi yanlıştır. Doğu Akdeniz’de işbirliği, karşılıklı menfaatleri güçlendirebilir.
Bunun için önce siyasi ezberlerin dışına çıkmak gerekir.
Ben hesabımı ortaya koydum: Yunanistan’la yapılan anlaşmaya kıyasla 6.443, GKRY ile yapılan anlaşmaya kıyasla 14.860, toplam 21.303 kilometrekarelik potansiyel ilave alan.
Kahire’nin bu hesaplamaya vereceği cevap, Mısır’ın kendi deniz menfaatlerini nasıl değerlendirdiğini de gösterecektir.
Mısır’a sorum açıktır: Türkiye–Libya anlaşmasının hangi deniz alanınızı ihlal ettiğini harita ve koordinatla gösterin. Ardından Türkiye ile yapabileceğiniz hakkaniyetli bir anlaşmanın size sağlayabileceği kazanımı hesaplayın.
Kahire’nin pusulası, Mısır’ın denizlerdeki hak ve menfaatleri olmalıdır!
Henüz yorum yapılmamış
Bu içerik hakkında ilk yorumu siz yapın!