Türkiye yaklaşık üç haftadır fon skandalıyla çalkalanıyor ve skandal her geçen gün biraz daha yayılıyor. İş insanları, politikacılar, bürokratlar, aracı kurum ve portföy yönetim şirketi sahipleri, fon yöneticileri… Liste uzadıkça uzuyor. Zararın büyüklüğüne dair rakamlar havada uçuşuyor; 20 milyardan söz eden de var, çok daha fazlasını iddia eden de. Bugün itibarıyla ‘at izi it izine karışmış’ durumda.

Finans tarihimizin üçüncü büyük kırılması

Türkiye benzerlerini daha önce de yaşadı. 1980’lerin başındaki Bankerler Krizi, yüksek faiz vaadiyle küçük tasarruf sahiplerinin birikimlerini toplayan bankerlerin çöküşüyle on binlerce aileyi perişan etti. 1990’ların sonunda ise çok sayıda banka hortumlandı, yirmiyi aşkın banka TMSF’ye devredildi. Bankacılık krizi bankacılık sisteminin baştan aşağı yeniden düzenlenmesine  yol açtı.

Bugün yaşadığımız fon skandalı bu zincirin üçüncü halkası. Üçünün ortak noktası dikkat çekici; hepsi finansal serbestleşmenin gerçekleştiği, denetimin geriden geldiği ve hızlı zenginleşmenin yüceltildiği dönemin ürünü.

Kapitalizmin yarış mantığı ve bitmeyen tatminsizlik

Enflasyonun patladığı son beş yılda Türkiye’de belirli kesimler yoksullaştı; bu doğru. Ama aynı dönemde azımsanmayacak bir zenginleşme de yaşandı. Kapitalizmin özünde bir yarış mantığı vardır ve bu yarış, doğası gereği tatminsizlik üretir. Bir arabası olan ikincisini, bir evi olan üçüncüsünü ister. İnsan hep yukarıya, kendinden daha zengin olana bakar; aşağıdaki yoksul kesimlerle değil, en tepedekilerle kıyaslar kendini. Üstelik geçmişini de çabuk unutur.

Böylece kaliteli yaşamak yerine pahalı yaşamak üzerine kurulu bir zihniyet oluştu. Çocuğu en pahalı okulda okutmak, en pahalı otelde tatil yapmak, harcadığın parayla var olmak… Paranın kendisi değerin ölçüsü haline geldi. Böyle bir toplumsal iklimde bu tür skandalların yaşanması şaşırtıcı değil, neredeyse kaçınılmaz.

Enflasyon balonları yarışı çılgınlaştırdı

Yüksek enflasyon ortamı bu yarışı daha da çılgın bir noktaya taşıdı. Arsada, faizde, hisse senedinde büyük balonlar şişti; kısa sürede büyük servetler yapıldı. Sohbetler “o arsadan şu kadar kazandı”, “bu hisseden şu kadar vurdu” üzerine kurulur oldu. Emekle, üretimle, alın teriyle değil; spekülasyonla, kısa yoldan köşeyi dönmek meşrulaştı.

Fon skandalı bu zihniyetin finans dünyasındaki yansımasıdır. Gerçekte birkaç milyon dolar etmesi gereken şirketler milyarlara şişirildi, bu kâğıtlar fonlara yerleştirildi ve “yüksek getiri” vaadiyle yüz binlerce insanın birikimi bu çarkın içine çekildi. Çark, gerçek alıcıların ortadan kalktığı anda durdu.

1980'lerin mirası; "Her koyun kendi bacağından asılır"

Bu zihniyet 1980’lerde “benim memurum işini bilir”, “her koyun kendi bacağından asılır” sloganlarıyla toplumsallaştırılan neoliberal anlayışın olgunlaşmış meyvesidir. Toplumun yerine piyasayı, dayanışmanın yerine bireysel çıkarı, kamu yararının yerine kişisel zenginleşmeyi koyan bu anlayış, elli yılda toplumun kılcal damarlarına işledi.

Bugün fon skandalında gördüğümüz açgözlülük, bu ideolojinin doğal sonucudur. Başka türlü olması beklenemezdi.

Görmezden gelinen öteki skandal; reel sektör

Herkes fon skandalını konuşuyor; ama reel sektörde her gün yaşanan sessiz skandala kimse bakmıyor. Tekelleşmiş sektörlerde fiyatlar keyfi biçimde yukarı çekiliyor, şirketler istedikleri fiyatı tüketiciye dayatıyor. Hem kalitesiz hem de pahalı ürünler tüketiyoruz. Hemen hemen her sektörde bunu yaşıyoruz. Enflasyon soyut bir kavram haline çevrilip somut gerçekler gizleniyor.

Bu tablo, tekelleşmenin ve yasal düzenlemelerin yetersizliğinin doğrudan sonucudur. Kimse buna “skandal” demiyor, çünkü yasal görünüyor. Ama arkasındaki motivasyon aynı; dizginsiz kâr hırsı. 

Siyasette ve bürokraside yozlaşma derinleşiyor

Skandalın en trajik yanı, iddiaların siyasetin farklı kesimlerine uzanması. Para hırsı siyasi sınır tanımıyor hem iktidara hem muhalefete yakın çevrelerden isimlerin konuşuluyor olması bunu açıkça gösteriyor. Bu, maddiyatçılığın toplumun bütün kesimlerine sirayet ettiğinin en çarpıcı kanıtı.

Dolayısıyla meseleyi “bizimkiler” ve “onlar” üzerinden tartışmak, sorunun özünü kaçırmak demektir. Sorun bir parti, bir grup ya da birkaç kişi değil; bir sistem ve o sistemin ürettiği zihniyettir.

Tablo siyasetle de sınırlı değil. Skandalda adı geçenler arasında eski bürokratların da bulunması, yozlaşmanın bürokrasiye de sirayet ettiğini gösteriyor. Dün kamu adına piyasayı düzenleyen, denetleyen ya da politika belirleyen kişilerin bugün o piyasanın içinde, üstelik vurgun iddialarının ortasında yer alması son derece düşündürücüdür.

Kamuda edinilen bilgi, ilişki ve nüfuzun özel kazanca dönüştürülmesi sorunu, Türkiye’de uzun süredir göz ardı ediliyor. Bürokrasiden ayrılanların kısa süre içinde denetledikleri sektörde üst düzey görevlere geçmesi, kamu ile sermaye arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor. Bürokrasi kamu yararının bekçisi olmaktan çıkıp sermayenin kapı açıcısına dönüştüğünde, denetimin de bir anlamı kalmaz.

Cezalandırmak gerekli ama yetmez

Elbette sorumlular hukuk önünde hesap vermeli, yurt dışına kaçırılan paraların peşine düşülmeli ve mağdurların kaybı mümkün olan en yüksek oranda telafi edilmeli. Finansal sistemde yeni düzenlemeler de büyük ihtimalle gelecek; denetimler sıklaşacak, 2001 sonrasında bankacılıkta kurulan güçlü denetim modelinin benzeri sermaye piyasalarına taşınacak. Bunların hepsi gerekli.

Ama yeterli değil. 2001’den sonra bankacılığı düzelttik; köşe dönmeci zihniyet kılık değiştirip sermaye piyasasına taşındı. Yarın bir başka alana taşınacaktır. Sivrisinekleri tek tek kovalamakla bir yere varılmaz; yapılması gereken bataklığı kurutmaktır.

Bataklığı kurutmak; sistem değişikliği

Bataklığı kurutmak, ekonomik yapıyı gerçek anlamda değiştirmekten geçer. Üretimi ödüllendiren, spekülatif kazancı caydıran bir vergi sistemi; tekellere karşı etkin rekabet denetimi ve kâr marjlarının şeffaflığı; stratejik sektörlerde kamunun planlayıcı ve yönlendirici rolünün yeniden tesisi gereklidir.

Bunun yanında asıl uzun soluklu iş, değerlerin yeniden inşasıdır. Emeği, üretimi, dayanışmayı ve kamu yararını yücelten; başarıyı banka hesabıyla değil topluma katkıyla ölçen bir kültürü eğitimden medyaya kadar her alanda yeniden kurmak zorundayız. Finans ve yatırım okuryazarlığı da bunun bir parçası olmalı. Yüksek getirinin her zaman yüksek risk demek olduğunu bilen bir toplum, vurguncuların en büyük düşmanıdır.

Sessiz milyon gücü

Ancak bir gerçeğin altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor: Yozlaşmanın bu denli yaygınlaştığı bir dönemde bile bu ülkenin asıl yükünü, sabahın erken saatinde işinin başına geçen, alın teriyle geçinen, kamunun malını kendi malından aziz bilen milyonlarca namuslu insan taşıyor. Fabrikada üreten işçi, sahada üreten çiftçi, devletin çarkını dürüstçe döndüren memur ve bürokrat, sınırda nöbet tutan asker… Türkiye yaşadığı onca darbeye, krize ve sarsıntıya rağmen bugün hâlâ ayaktaysa, bu sessiz çoğunluğa borçludur. Bu nedenle ülkenin gündemi, açgözlü bir azınlığın ve onu besleyen düzenin yarattığı yozlaşmaya hapsolmamalıdır. Asıl soru şudur; bu namuslu çoğunluğun emeğini ve iradesini esas alarak daha güçlü, daha adil ve daha bağımsız bir Türkiye'yi nasıl inşa ederiz?

Savaşın eşiğinde bu yozlaşmayı taşıyamayız

Sonuç olarak, çok zorlu bir jeopolitik süreçten geçiyoruz ve Türkiye’ye yönelik savaş tehdidi giderek artıyor. Böyle bir dönemde nereye dokunsanız pislik çıkan bir yapı, yalnızca ekonomik değil, milli güvenlik sorunudur. Yozlaşmanın bu denli yayıldığı bir düzen, büyük sınavlara dayanamaz. Bu nedenle toplumun anayasasından ekonomik modeline kadar yeniden dönüştürülmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur. Fon skandalı bize bir ayna tutuyor. O aynada gördüğümüz, namuslu milyonların değil, onların emeğini yıllardır heba eden bir düzenin yüzüdür. Aynayı kırmanın değil, o düzeni değiştirmenin zamanı gelmiştir.