TRT 1’de ve Tabii platformunda yayımlanan Asırlık Gece isimli dizi tadında belgeselin ilk iki bölümünü izledim. Açık söyleyeyim, şimdiye kadar 15 Temmuz’u anlatan en başarılı yapım diyebilirim. Avukat Doç. Dr. Hüseyin Aydın’ın aynı adlı kitabından yola çıkılarak Miray Yapım tarafından hazırlanan belgeselin yapımcıları Eyüp Gökhan Özekin, değerli dostum Halis Cahit Kurutlu ve Berk Özekin.

İzlerken o günlere ve öncesine gittim. Örgütle verilen ve muhabir olarak verdiğimiz mücadeleleri hatırladım. Adeta cinnet dönemi diyebileceğimiz süreçleri hatırladım. FETÖ’nün en başından itibaren nasıl çatlaklara oynayarak hazırladığı kumpasları hatırladım.

Okuduklarımızdan 2000’le gelinen süreci biliyoruz.

1990’ların sonundaki kumpaslarla başlayan süreçlere ise bizzat gazeteci olarak şahit olduk.

İlk kumpasları yargı ve emniyette kendi militanlarını-ajanlarını sızdırmak için yaptılar.

Emniyette Emin Arslan, Cevdet Saral, Osman Ak ve benzer isimleri önlerinde engel olarak görmüşlerdi. Onların tasfiyesini gerçekleştirdiler.

Eş zamanlı olarak Pensilvanya’da gömülü bulunan şeytan Fetullah Gülen için “CIA ajanıdır” diye iddianame hazırlayan Nuh Mete Yüksel ve benzer yargı insanlarını tasfiye ettiler.


Emniyet ve yargıda oluşturdukları, TSK’ya da sızdırdıkları kadrolar üzerinden 2000’lerdeki kumpas süreçlerini işlettiler.


Yani 2007’de başlayan kumpas süreçleri bir günde gelmedi.

Adım adım işlettiler.

Dediğim gibi çatlaklara oynadılar.

Örneğin 12 Eylül sürecinde Kenan Evren cuntasının yanında durdular.

28 Şubat sürecinde bir taraftan muhafazakar görüntü vermeye çalışırlarken, öbür yandan Necmettin Erbakan’a saldırıya geçtiler.

ABD-İsrail Ilımlı İslam isimli emperyalist-siyonist proje kapsamında 28 Şubat sürecinin mağduru olan muhafazakar-dindar kitleye yakın pozisyon almaya başladılar.

Gerilimlerden oluşan kamplaşmada pozisyonlar alarak ellerini hep güçlü tutmak istediler. Fetullah Gülen isimli şeytanın “devletin kılcal damarlarında gezin” talimatını Türk devletini yok edecekleri güne kadar uyguladılar. Hangi düşüncede olursa olsun milli devleti savunan herkes hedeflerindeydi. Bu kesimler arasındaki siyasi gerilimlerden faydalandılar. Hatta Milliyetçiler-Ülkücüler, Atatürkçüler, Muhafazakarlar arasındaki gerilimleri sürekli beslediler. Böylece kendi konumlarını sağlamlaştırdılar. Herkes birbirine düşmanlaşırken onlar bu gerilimlerden beslendiler.

Ergenekon-Balyoz vb. kumpas sürecinde Muhafazakar, liberal kesimleri desteklerken, MİT’e yönelik kumpaslar ve en sonunda Recep Tayyip Erdoğan’ı doğrudan hedef alan 17-25 Aralık kumpaslarında da AK Parti karşıtı muhalif kitleyi iktidara karşı konumlandırdılar.


Buna en çarpıcı örneklerden biri Gezi Parkı olayları oldu.

Gezi Parkı’nda çevre hassasiyetiyle başlayan eylemleri adeta Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine kalkışmaya çeviren süreçleri ilmek ilmek işlediler. Bir taraftan sokaklardaki kitlenin içinde bulunan istihbarat unsurlarıyla koordineli sokakları terörize eden eylemleri organize ederken, öbür yandan polisimizin içine sızan militanları üzerinden de çok sert müdahalelerle iktidar-muhalefet arasında adeta günümüze kadar uzanan kutuplaşmanın temelini attılar. Böylece iki tarafın da kendilerine engel olabilme enerjisini birbirlerine karşı harcamasını sağladılar. O olaylara yönelik en çarpıcı verilerden biri 15 Temmuz gecesi İstanbul Vatan Caddesi'nde askeri kamuflaj giymiş ve bir askeri aracın (zırhlı araç/tank) içinde yakalanan eski İstanbul Güvenlik Şube Müdürü Mithat Aynacı'dır. Aynacı, Gezi Parkı olaylarında en sert müdahalelerle sokaktaki kitlenin, bazı gruplarca terörize edilmesinin önünü açan isimlerden biriydi.

Aynı tarihlerde bir CHP’li yöneticinin danışmanı arkadaşım benimle “Bu Cihan Haber Ajansı’nın muhabiri gelip bana ‘iktidarla ilgili dosyalar varsa bize aktarın. Bizimkiler saldırıya geçecek. Muhalefet nasıl yapılır göreceksiniz’ dedi” bilgisini paylaşmıştı.


Üç Lider


Tüm iktidar çatışmalarında örgüt adım adım engelleri tasfiye veya pasifize etmeyi amaçladı. En sondaki engel de siyasi iradenin başı olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Türk milli devleti oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, tek bir adım geri dönmeyerek bu örgütün militanlarının karşısına dikildi. Taviz vermedi ve onları yok edene kadar sürecek bir mücadelenin fitilini ateşledi. 


Örgüte indirilen en önemli darbelerden biri de dizayn etmeye çalıştıkları MHP-Ülkücü Hareket kalesinin sarsılmaması oldu. FETÖ’nün en saldırgan ve güçlü dönemlerinde MHP kalesinden örgüte verilen “Bir gün Ülkücü Hareket’in sizinle karşı karşıya gelmesi mukadderdir” mesajının detaylarına verdiğim söz nedeniyle girmeyeceğim. Ama bu mesaj, Milliyetçi-Ülkücü Hareketin sarsılmaz Milli Devlet savunmasının parolası haline geldi. Zaten sonrasında MHP’yi sarsmaya, bölmeye yönelik tüm hareketlerde FETÖ izini gördük. Çünkü bu alçak örgüt için en büyük engellerden biri MHP ve lideri Devlet Bahçeli olmuştu.


Şunu da not düşmek gerekir. Bu hain-alçak örgüte karşı ilk başarılı direnişi de Fenerbahçe Spor Kulübü ve Başkanı Aziz Yıldırım gösterdi. Sarı-Lacivert bir duvar olarak tanımlanan o direnç örgütün sarsılmasını sağladı. Son darbeyi de Recep Tayyip Erdoğan’ın, Devlet Bahçeli’nin ve vatansever siyasetçilerin, devlet adamlarının kararlılığı indirdi.


Özetle 3 lider sadece Cumhuriyet tarihimizin değil, tüm Türk tarihinin en büyük ihanet saldırılarından birine karşı sarsılmaz bir direniş kalesi inşa ettiler: Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli ve Aziz Yıldırım. İkisi siyasette biri spor alanında olan bu üç liderin gösterdiği irade, kitleleri de harekete geçirdi ve 15 Temmuz gecesi örgütün ve onu Türk vatanının üzerine salanların karşısına Türk kayası olarak çıkardı.


İşgal saldırısı


15 Temmuz’la ilgili en önemli tespitlerden biri de esas olarak bir darbe değil işgal saldırısı olduğuydu. Hain saldırıdan 9 gün sonra İran basınından Tasnim’e yaptığım açıklamada “darbeciler de Türk askeri değil mi” sorusuna şu yanıtı vermiştim:


“Onları Türk askeri olarak kabul etmemek gerekiyor. Türkiye’de NATO tedrisatından geçen askerler için gerçek anlamda aydın kamuoyunda olumlu bir algı yoktur. Zaten yaptıklarıyla da Türk askeri gibi değil bir NATO subayı, bir işgal gücü gibi hareket ettiler. Örneğin geçmiş darbelerde Meclis’in bombalanması gibi bir olay görmüyoruz. Oysa 1920’de İngiliz işgalciler Osmanlı Mebusan Meclis’ini basmışlardı. FETÖ militanları ise daha ileri gidip Meclisi bombaladılar. Yani bir işgal gücü gibi davrandılar, NATO’nun işgal ordusu gibiydiler. Yaktılar, yıktılar, yok ettiler.”


Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet ve millet içindeki evlatları, bir işgal saldırısını püskürttüler. O işgal başarılı olsaydı;

- Savunma Sanayii atılımı,

- Mavi Vatan doktrini,

- Libya deniz yetki sınırı anlaşması,

- Kıbrıs Türk Devleti’nin varlığının güçlendirilmesi,

- Karabağ’ın işgalden kurtarılması,

- Suriye devrimi,

vb. çok sayıda hamle gerçekleşmeyecekti.

Ancak saldırıyı püskürtmemiz, tehlikenin geçtiği anlamına gelmiyor. Düşman her zaman pusuda bekliyor. Noktayı, değerli Yıldıray Çiçek’in birilerini rahatsız eden vurgusuyla bitirelim:

“Türk milleti yeni 15 Temmuzlar yaşamaması için FETÖ’yü büyüten tüm etken ve süreçlerden ders çıkarmalıdır. FETÖvari her yapılanmaya karşı da dikkatli olmalıyız. Türkiye üzerinde oyunlar bitmez. Dün FETÖ’yü kullandılar, yarın başka zehirli örümcekleri kullanabilirler.”