Kıbrıs’ta son dönemde çok yoğun ve bana göre son derece dikkatle takip edilmesi gereken bir diplomasi trafiği yaşanıyor.
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres 16 yıl aradan sonra adaya geldi. KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ve Rum Yönetimi lideri Nikos Hristodulidis ile temaslarda bulundu. Ardından yeni bir 5+1 toplantısı için hazırlık yapılacağı açıklandı.
BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin temaslarını sürdürüyor.
Avrupa Birliği ise ayrıca Raffaele Fitto’yu “Kıbrıs Özel Temsilcisi” olarak görevlendirdi. Fitto adaya geldi, taraflarla görüştü. Rum tarafı AB’nin sürece daha fazla dahil olmasını açıkça istiyor.
Bütün bunlar olurken Rum tarafının temel politikası değişti mi?
Hayır.
Federasyon diyorlar.
Crans-Montana’dan kaldığımız yerden devam edelim diyorlar.
Geçmişte ortaya çıkan sözde “yakınlaşmaları” yeniden önümüze koymak istiyorlar.
KKTC’yi tanımıyorlar.
Türkiye’nin garantörlüğünü ve Türk askerinin adadaki varlığını tartışmaya açmak istiyorlar.
O halde ben çok basit bir soru soruyorum:
KKTC niçin kendisini köşeye sıkışmış veya yalnızlaşmış hissetsin?
Burada aslında bir sorun yok.
Masaya oturmazsınız.
Bu kadar basit.
Türkler için Kıbrıs sorunu yoktur!
Ben başından beri söylüyorum:
Türkler açısından bir Kıbrıs sorunu yoktur. Rumlar açısından bir Kıbrıs sorunu vardır.
Peki Rum-Yunan tarafı açısından “Kıbrıs sorunu” nedir?
Bence BM Genel Sekreteri’nin son ziyareti sırasında yapılan açıklamalar bunu bir kez daha bütün açıklığıyla göstermiştir.
Onlar açısından sorun;
KKTC’nin varlığıdır.
Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığıdır.
Türk askerinin Kıbrıs’taki varlığıdır.
Bunları ortadan kaldırdığınız zaman onların “Kıbrıs sorunu” da büyük ölçüde ortadan kalkıyor.
Çünkü istedikleri şey iki eşit devletin yan yana yaşaması değildir.
Bana göre hedef; KKTC’nin ortadan kalktığı, Kıbrıs Türklerinin mevcut Rum devletinin içerisine alındığı, Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin kaldırıldığı ve Türk askerinin adadan çıkarıldığı bir düzendir.
Öyleyse biz neden “Yalnızlaşıyoruz” diye korkuyoruz?
Oturma kardeşim masaya!
Ne kaybediyorsun?
Neden kendini masaya oturmak zorundaymış gibi hissediyorsun?
Diplomaside her masaya oturmak başarı değildir.
Bazen yanlış şartlarla masaya oturmamak, o masaya oturmaktan çok daha güçlü bir diplomatik tavırdır.
Beni tanımıyorsan neden senin masana oturayım?
Türkiye yıllardır ne söylüyor?
Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü kabul edilmeden resmi müzakereye başlanmayacaktır.
Bence bu sözün arkasında durulmalıdır.
Devletler sözlerinde dururlar.
Sözünde durmayan devlet ciddi devlet sayılmaz.
Rum tarafı kendi şartlarından vazgeçiyor mu?
Hayır.
“Federasyondan başka bir şey konuşmam” diyor.
“KKTC’yi tanımam” diyor.
Peki onların ön şartları dokunulmaz oluyor da bizim şartlarımız neden sürekli esnetiliyor?
KKTC’yi tanıyorlar mı?
Hayır.
KKTC bayrağını resmî statüsüyle kabul ediyorlar mı?
Hayır.
Üstelik bundan daha vahim bir durum vardır.
Karşı taraf masaya “Güney Kıbrıs Rum Yönetimi” olarak oturmuyor.
Adanın tamamını temsil ettiği iddiasındaki “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak oturuyor.
Peki KKTC?
KKTC aynı uluslararası statüyle masaya oturtulmuyor.
İşte esas sorun budur.
Bir tarafı bütün adanın devleti olarak kabul ediyorsunuz; diğer tarafın devletini ise tanımıyorsunuz.
Sonra buna “eşit tarafların görüşmesi” diyorsunuz.
Nerede eşitlik?
"Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak oturuyorsan ben yokum!
Bence KKTC’nin ve Türkiye’nin söylemesi gereken çok açıktır:
“Masaya Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olarak oturacaksın. Adanın tamamını temsil eden ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ sıfatıyla oturursan ben o masaya oturmam arkadaş.”
Şimdi düşünün…
Beni bir toplantıya çağırıyorlar.
Diyorlar ki:
“Sen Cihat Yaycı değilsin. Seni Cihat Yaycı olarak tanımıyorum. Seni başka bir şekilde anons edeceğim.”
Ben o toplantıya girer miyim?
Girmem.
“Sen Türk değilsin. Seni başka bir kimlikle anons edeceğim.” dese girer miyim?
Lanet olsun o toplantıya!
Devlet açısından da durum bundan farklı değildir.
Sen beni yok sayıyorsun.
Benim devletimi tanımıyorsun.
Benim bayrağımı tanımıyorsun.
Ama benim hasmımı, beni de temsil eden devlet olarak kabul ediyorsun.
Sonra beni onunla masaya çağırıyorsun.
Ben niye geleyim?
AB'nin bu masada ne işi var
Bir de Avrupa Birliği meselesi çıktı.
AB, Raffaele Fitto’yu “Kıbrıs Özel Temsilcisi” olarak atadı.
KKTC Dışişleri Bakanlığı buna çok sert tepki gösterdi. Atamayı tek taraflı ve gayrimeşru olarak nitelendirdi; AB’nin tarafsız olmadığını açıkça söyledi.
Bence de son derece doğru bir itirazdır.
Çünkü AB, 5+1’in tarafı değildir.
5+1 kimdir?
İki taraf, üç garantör devlet —Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık— ve BM.
AB nerede?
Yok.
Üstelik AB tarafsız da değildir. Rum Yönetimi AB üyesidir. AB federasyon modelini açıkça desteklemektedir.
Fakat sonra ne oldu?
KKTC Cumhurbaşkanı, KKTC Dışişleri Bakanlığının bu sıfatını gayrimeşru gördüğü AB temsilcisiyle görüştü.
Ben bunu çok ciddi bir kurumsal çelişki olarak görüyorum.
Devletin Dışişleri Bakanlığı:
“Bu sıfatı tanımıyorum.”
diyor.
Cumhurbaşkanı gidip aynı sıfatla gelen kişiyle görüşüyor.
O zaman sormak gerekir:
KKTC’nin devlet politikası hangisidir?
AB’yi önce masanın çevresine, sonra masanın içine sokarsanız yarın çözümün şeklini de AB belirlemeye kalkacaktır.
Guterres geldi; peki ne değişti?
Şimdi Guterres’in ziyaretinin sonucuna bakalım.
Rum tarafı federasyondan vazgeçti mi?
Hayır.
KKTC’yi tanımayı kabul etti mi?
Hayır.
Egemen eşitlik kabul edildi mi?
Hayır.
Eşit uluslararası statü kabul edildi mi?
Hayır.
Türkiye’nin garantörlüğüne yönelik taleplerinden vazgeçtiler mi?
Hayır.
Peki ne oldu?
Yeni bir 5+1 için hazırlık yapılacağı söylendi.
Yani yine toplantı…
Yine görüşme…
Yine masa…
Ben de diyorum ki:
Niçin?
Kıbrıs meselesi toplantı yapılmadığı için mi 50 yılı aşkın süredir çözülemiyor?
Hayır.
Defalarca görüşüldü.
Asıl sorun, Rum tarafının Kıbrıs Türkünü gerçek anlamda eşit egemen ortak olarak kabul etmemesidir.
"Güven arttıralım" diyenler mayınları neden temizlemiyor?
İşte son yaşanan mayın meselesi de bence Rum tarafının gerçek yaklaşımını görmek bakımından son derece öğreticidir.
Sürekli ne söylüyorlar?
“Güven artırıcı önlem.”
“Yeni geçiş kapıları.”
“İki toplum arasında temas.”
“Güven ortamı.”
Peki BM Genel Sekreteri somut bir güven artırıcı önlem ortaya koyduğunda ne oldu?
Tufan Erhürman’ın açıklamasına göre Guterres ilave mayınlı alanların temizlenmesini gündeme getirdi.
Türk tarafı kabul etti.
Rum tarafı ise güvenlik gerekçesiyle kabul etmedi.
Şimdi burada duralım.
Mayın nedir?
İnsanların geçmesini engelleyen, insan hayatını tehdit eden bir savaş aracıdır.
Gerçekten güven oluşturmak istiyorsanız mayınların temizlenmesi bundan daha sembolik bir adım olabilir mi?
Ama temizlemiyorsunuz.
Neden?
“Güvenliğim için.”
Kime karşı?
Kuzeydeki Türklere ve Türk askerine karşı!
İşte bence gerçek yüz burada ortaya çıkıyor.
Kendi mayınından vazgeçmiyorsun, benden Türk askerinden vazgeçmemi istiyorsun!
Bence işin en çarpıcı tarafı budur.
Rum tarafı ne istiyor?
Türk askeri gitsin.
Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi kalksın.
Türkiye’nin tek taraflı müdahale hakkı ortadan kaldırılsın.
Peki kendi güvenliği söz konusu olduğunda?
“Mayınlar kalsın.”
Neden?
“Güvenliğim için.”
Peki sen kendi güvenliğin için mayından vazgeçmiyorsan, Kıbrıs Türkünden kendi güvenliği için Türk askerinden ve Türkiye’nin garantisinden vazgeçmesini nasıl isteyebilirsin?
Ben Kıbrıs Türkü olacağım…
1963-1974 arasında yaşananları bileceğim.
KKTC’yi hala tanımadığını göreceğim.
Benim devletimin tapusunu geçersiz saydığını göreceğim.
Mülkiyet davalarıyla, Avrupa Tutuklama Emirleriyle insanlarımızın peşine düştüğünü göreceğim.
Kendi mayınlarını dahi “güvenlik” gerekçesiyle kaldırmadığını göreceğim.
Sonra sen bana diyeceksin ki:
“Türk askeri gitsin. Türkiye’nin garantisi kalksın. Bana güven.”
Niye güveneyim?
Bir yandan da KKTC'nin hukukuna saldırı var
Rum yönetimi bir taraftan “çözüm”, “güven” ve “yakınlaşma” diyor; diğer taraftan KKTC’deki mülkiyet işlemlerini hedef alan cezai süreçler yürütüyor.
Avrupa Tutuklama Emirleri devreye sokuluyor.
Müteahhitler, emlakçılar, yatırımcılar hedef hâline getiriliyor.
Bence burada hedef yalnızca birkaç taşınmaz değildir.
Hedef KKTC’nin hukuk düzenidir.
Çünkü KKTC Tapu Dairesinin verdiği tapuyu yok sayarsanız Tapu Dairesini yok sayıyorsunuz.
Tapu Dairesini yok sayarsanız KKTC’nin hukukunu yok sayıyorsunuz.
Hukukunu yok sayarsanız devleti yok sayıyorsunuz.
Her şey aynı noktada birleşiyor:
Masada KKTC’yi tanımıyorlar.
AB’de KKTC’yi tanımıyorlar.
Mülkiyet meselesinde KKTC hukukunu tanımıyorlar.
Ama KKTC’den sürekli taviz ve “güven artırıcı önlem” bekliyorlar.
Masaya oturmak mecburiyet değildir!
Türkiye ve KKTC kendilerini psikolojik bir mecburiyet içine sokmamalıdır.
“Uluslararası toplum ne der?”
“Yalnızlaşır mıyız?”
“Masadan kaçan taraf görünür müyüz?”
Bence bunlar tali sorulardır.
Asıl soru şudur:
Bu masa benim devletimi ve egemenliğimi kabul ediyor mu?
Etmiyorsa neden oturuyorum?
Ben diplomasiyi reddedelim demiyorum.
Ben şartsız, statüsüz ve eşitsiz bir masaya oturmak zorunda olmadığımızı söylüyorum.
Rum tarafı:
“Federasyondan başka konuşmam.”
diyebiliyor.
“KKTC’yi tanımam.”
diyebiliyor.
“Türk askeri gitsin.”
diyebiliyor.
“Türkiye’nin garantisi kalksın.”
diyebiliyor.
“Ben bütün adanın Kıbrıs Cumhuriyeti’yim.”
diyebiliyor.
Kendi mayınları söz konusu olduğunda da:
“Güvenliğim için kaldırmam.”
diyebiliyor.
Peki Türk tarafı neden:
“Benim de şartlarım var arkadaş.”
diyemiyor?
Bence demelidir.
Egemen eşitliğimi kabul etmiyorsan…
Eşit uluslararası statümü kabul etmiyorsan…
Beni KKTC olarak masaya kabul etmiyorsan…
Karşımdaki Rum yönetimini beni de temsil eden “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak oturtuyorsan…
AB’yi de arka kapıdan masaya sokmaya çalışıyorsan…
Ben o masaya oturmak zorunda değilim.
KKTC vardır.
Devleti vardır.
Meclisi vardır.
Hükümeti vardır.
Mahkemeleri vardır.
Tapu Dairesi vardır.
Bayrağı vardır.
Halkı vardır.
Toprağı vardır.
Ve arkasında Türkiye Cumhuriyeti vardır.
Bence Kıbrıs Türkünün bugün ihtiyacı olan şey yalnızlaşma korkusu değil, kendi devletine güvenmektir.
Çünkü bazen diplomaside en güçlü cevap yüzlerce sayfalık müzakere metni değildir.
İki kelimedir:
Henüz yorum yapılmamış
Bu içerik hakkında ilk yorumu siz yapın!