Kıbrıs'ta aynı gün iki gelişme, tek hedef

Bir tarafta eski tavizleri “yakınlaşma” adı altında masaya taşıma hazırlığı, diğer tarafta Rum yönetiminden “Bunu da yapacağız” diye yeni tutuklama mesajı…


Reklam

Kıbrıs’ta bugün yaşanan iki gelişmenin yan yana okunması gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü biri diplomasi masasında, diğeri hukuk ve tutuklama mekanizmaları üzerinden ilerliyor. Fakat ikisinin de KKTC ve Türkiye açısından aynı büyük resmin parçaları olduğu kanaatindeyim.

Birinci gelişme, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin’in geçmiş müzakerelerde ortaya çıkan “yakınlaşmaların” derlenmesine ilişkin açıklamalarıdır.

İkinci gelişme ise Rum Yönetimi lideri Nikos Hristodulidis’in, geçmişte çıkarılan tutuklama emirlerinin uygulanması konusunda KKTC’deki mülkiyet davalarını örnek göstererek verdiği son derece dikkat çekici mesajdır:

“Bunu da yapacağız.”

Şimdi bu iki gelişmeyi yan yana koyun.

Bir tarafta:

“Geçmişte konuştuklarımızı yeniden masaya getirelim.”

Diğer tarafta:

“Tutuklama mekanizmalarını da işletmeye devam edeceğiz.”

Peki böyle bir ortamda Türk tarafına ne deniliyor?

“Gelin, güven oluşturalım ve yeniden müzakere edelim.”

Ben de soruyorum:

Hangi güven? Hangi şartlarda müzakere?

Birinci gelişme: Eski ''Yakınlaşmalar'' neden toplanıyor?

Maria Angela Holguin’in açıklamalarında bence üzerinde özellikle durulması gereken bir nokta var.

BM, geçmiş Kıbrıs müzakerelerinde ortaya çıkan sözde “yakınlaşmaları” derleyen bir çalışma yürütüyor.

Üstelik mesele yalnızca teknik veya tali konular değildir.

Yönetim…

Güç paylaşımı…

Toprak…

Mülkiyet…

Güvenlik…

Garantiler…

Bütün bunlar birbirleriyle bağlantılı başlıklar olarak değerlendiriliyor.

Burada Mont Pelerin var.

Cenevre var.

Crans-Montana var.

Guterres Çerçevesi var.

Ve geçmiş dönemlerde masaya konulan teklifler var.

Bence Türk tarafının burada çok dikkatli olması gerekir.

Çünkü Kıbrıs müzakerelerinde temel prensip bellidir:

Her şey üzerinde anlaşılmadan hiçbir şey üzerinde anlaşılmış sayılmaz.

Crans-Montana’da nihai bir anlaşmaya varılmadı.

O halde geçmişte masaya konulmuş fakat kapsamlı anlaşmaya dönüşmemiş hiçbir teklif bugün Türk tarafının karşısına “kazanılmış müktesebat” olarak çıkarılamaz.

Bu ayrım son derece önemlidir.

Çünkü bir teklifin geçmişte konuşulmuş olması başka şeydir, kabul edilerek hukuken ve siyaseten bağlayıcı hale gelmiş olması başka şeydir.

Bugün ''Arşiv'', yarın ''Bunda zaten anlaşmıştınız'' denilebilir

Benim endişem tam olarak budur.

Bugün yapılan iş:

“Geçmiş yakınlaşmaları kayıt altına alıyoruz.”

şeklinde anlatılabilir.

Peki yarın?

Yeni 5+1 toplandığında Türk tarafının önüne bir belge konulup:

“Bunlar daha önce üzerinde yakınlaşma sağlanan konulardır. Bunları yeniden açmayacağız.”

denilirse ne olacak?

İşte o zaman bugün teknik görünen bir çalışma, yarın Türk tarafının hareket alanını daraltan siyasi bir araca dönüşebilir.

Özellikle konu Türkiye’nin garantörlüğü, Türk askerinin varlığı, toprak ve mülkiyet olduğunda bunun şakası yoktur.

Geçmişte hangi Cumhurbaşkanı hangi öneriyi yaptıysa yaptı.

Hangi harita masaya konulduysa konuldu.

Hangi asker sayısı konuşulduysa konuşuldu.

Hangi toprak oranı tartışıldıysa tartışıldı.

Nihai anlaşma yoksa bağlayıcılık da yoktur.

Bunun daha yeni bir müzakere başlamadan açıkça kayda geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

İkinci gelişme: Hristodulidis'in ''Bunu da yapacağız'' sözü

İkinci gelişme: Hristodulidis'in ''Bunu da yapacağız'' sözü

Tam bunları konuşurken aynı gün Rum Yönetimi lideri Hristodulidis’ten başka bir açıklama geldi.

Tasos İsaak ve Solomos Solomou’nun ölümlerinin 30. yılı dolayısıyla konuşan Hristodulidis, geçmişte çıkarılmış tutuklama emirlerinin uygulanması konusuna değindi.

Ve çok dikkat çekici biçimde, KKTC’deki eski Rum mülkleri nedeniyle yürütülen son tutuklama süreçlerini örnek gösterdi.

Hristodulidis’in verdiği mesaj açıktı:

“Bir şeyi yapmak istediğimizde bunun yapılabileceğini gösterdik.”

Ardından diğer tutuklama emirleri konusunda da:

“Bunu da yapacağız.”

mesajını verdi. Ajans Cyprus'taki haber⁠

Ben bu açıklamanın hafife alınmaması gerektiği kanaatindeyim.

Çünkü burada mülkiyet davalarında kullanılan yöntem bir emsal ve başarı modeli olarak gösteriliyor.

Yani Rum yönetimi, KKTC’ye karşı kendi hukuk düzenini yalnızca adanın güneyinde uygulamakla yetinmiyor; bunu Avrupa ve uluslararası hukuk mekanizmaları üzerinden KKTC vatandaşları ve KKTC ile ilişkili kişiler üzerinde sonuç doğurabilecek bir araca dönüştürmeye çalışıyor.

Bu artık sadece mülkiyet meselesi değildir

Ben başından beri bunu söylüyorum.

Meseleyi yalnızca:

“Bir Rum’un kuzeyde eski taşınmazı vardı.”

seviyesinde değerlendirirseniz büyük resmi kaçırırsınız.

KKTC’de bir kişi taşınmaz alıyor.

Nereye gidiyor?

KKTC’nin Tapu Dairesine.

Hangi hukuka göre işlem yapıyor?

KKTC’nin hukukuna göre.

Tapusunu kim veriyor?

KKTC devleti.

Rum yönetimi ise:

“Ben bu tapuyu tanımıyorum ve bu işlemi suç sayıyorum.”

diyor.

Burada aslında neyi tanımıyor?

Sadece tapuyu mu?

Hayır.

O tapuyu üreten hukuk düzenini tanımıyor.

Dolayısıyla KKTC Tapu Dairesini, KKTC hukukunu ve nihayetinde KKTC’nin egemenliğini tanımıyor.

Üstelik bunu kendi sınırları içerisinde bırakmayıp Avrupa Tutuklama Emirleri ve üçüncü ülkelerin adli mekanizmaları üzerinden uluslararasılaştırmaya çalışıyor.

Bu nedenle mesele artık yalnızca mülkiyet değildir.

Bu, KKTC’nin hukuk düzenine karşı yürütülen bir egemenlik mücadelesidir.

Bir taraftan ''Müzakere'', diğer taraftan ''Tutuklama''

İşte bugünkü iki gelişmenin birlikte okunması gereken noktası burasıdır.

BM tarafında geçmiş yakınlaşmalar yeniden derleniyor.

Rum tarafı Crans-Montana çizgisinden devam edilmesini istiyor.

Yeni 5+1 konuşuluyor.

“Güven artırıcı önlemler” deniliyor.

Liderlerin daha sık görüşmesi isteniyor.

Ama aynı gün Rum Yönetimi lideri çıkıyor ve KKTC’deki mülkiyet davaları üzerinden işletilen tutuklama mekanizmasını örnek göstererek:

“Bunu da yapacağız.”

diyor.

Bu nasıl bir güven artırıcı ortamdır?

Bir taraftan benimle masaya oturacaksın.

Diğer taraftan benim hukuk düzenimi suç haline getirmeye çalışacaksın.

Bir taraftan “yakınlaşma” diyeceksin.

Diğer taraftan uluslararası tutuklama mekanizmalarını KKTC’ye karşı siyasi baskı aracına dönüştüreceksin.

Sonra da:

“Gelin çözümü konuşalım.”

diyeceksin.

Ben de soruyorum:

Önce sen ne yapmak istediğine karar ver.

İşte Türk tarafının masaya oturmadan önce sorması gereken soru

Bence bugün Türkiye ve KKTC’nin önündeki temel mesele yeni bir toplantının tarihi değildir.

5+1’in ağustosta mı, eylülde mi, daha sonra mı yapılacağı da değildir.

Asıl mesele masanın şartlarıdır.

Çünkü Rum tarafı kendi şartlarını hiç saklamıyor.

Federasyon diyor.

KKTC’yi tanımıyor.

“Ben Kıbrıs Cumhuriyeti’yim” diyor.

KKTC’nin hukukunu tanımıyor.

KKTC’nin tapusunu tanımıyor.

Türk askerinin geleceğini tartışmak istiyor.

Türkiye’nin garantörlüğünü tartışmak istiyor.

Ve şimdi kendi hukukunu uluslararası tutuklama mekanizmaları üzerinden KKTC’nin üzerine taşımaya çalışıyor.

Peki Türk tarafı niçin:

“Benim de şartlarım var.”

demesin?

Önce bu çelişkiye cevap verin

Bugünkü iki gelişmenin bana göre özeti şudur:

Bir taraftan geçmiş tavizleri masaya taşıma hazırlığı yapılıyor, diğer taraftan KKTC’ye yönelik hukuki baskının kapsamı genişletilmek isteniyor.

Bunun adına güven artırmak denilemez.

Güven tek taraflı olmaz.

Müzakere de tek taraflı olmaz.

Eşitlik ise hiç tek taraflı olmaz.

Türk tarafının önüne geçmişte konuşulmuş fakat hiçbir zaman nihai anlaşmaya dönüşmemiş önerileri “müzakere müktesebatı” diye koyacaksınız…

KKTC’nin tapularını tanımayacaksınız…

KKTC hukukuna göre işlem yapan insanları başka ülkelerde tutuklatmaya çalışacaksınız…

Sonra da KKTC’den:

“Masaya gel, bize güven.”

diyeceksiniz.

Olmaz.

Bence Türkiye ve KKTC’nin bugün söylemesi gereken söz son derece açıktır:

Geçmişte nihai anlaşmaya dönüşmemiş hiçbir taviz bugün kazanılmış hak değildir. KKTC’nin hukuk düzenini hedef alan tutuklama siyaseti devam ederken de Türk tarafının hiçbir masaya psikolojik mecburiyet duygusuyla oturması beklenemez.

Çünkü devletler masaya oturmak için var olmazlar.

Masaya, devletlerinin haklarını korumak için otururlar.

Eğer kurulacak masa sizin egemenliğinizi tanımıyor, geçmiş tavizleri önünüze bağlayıcıymış gibi getiriyor ve karşınızdaki taraf aynı anda vatandaşlarınıza karşı tutuklama tehdidini genişletiyorsa, önce masanın şartlarını sorgularsınız.

Sonra gerekirse çok açık söylersiniz:

ÖNCE KKTC’Yİ VE HUKUKUNU HEDEF ALMAKTAN VAZGEÇİN; SONRA GÜVENDEN VE MÜZAKEREDEN SÖZ EDİN!



Neşe Aslan
Editör: Neşe Aslan

Yorumlar

0

Henüz yorum yapılmamış

Bu içerik hakkında ilk yorumu siz yapın!