Etiket: Nedir

"Nedir" etiketine ait 1598 haber bulundu.

29 Haziran 2021, 14:56

Mona Lisa'nın Hikayesi Nedir?

Leonardo Da Vinci 500 yıl önce yaptığı ünlü Mona Lisa tablosu, yaptığı eserler ve icatları arasında en ünlü yapıtlardan biridir. Leonardo Da Vinci Mona Lisa tablosunu yıllarca yanından ayırmamış ve olmasından da anlaşıldığı üzere en az kendi hayatı kadar gizemlidir. Bilim insanları arasında oldukça popüler olan Leonardo Da Vinci, 20. yüzyılın başından itibaren sanat dünyasında da oldukça büyük bir üne sahip olmuştur. Leonardo Da Vinci’nin ne kadar zeki bir adam olduğunu düşünürsek; yıllarca yanında gezdirdiği bu tablodaki kadının, sıradan bir resim olma ihtimalinin aslında çok düşük olduğu da belli. Belki de bu sebeple, Mona Lisa’nın üzerine bu kadar iddia ve fikir ortaya atılmıştır. Bir diğer önemi ise bu gizemli kadın bize gülümsemeye devam ettiği müddetçe bu gizem de onunla birlikte süregelecek. MONA LISA TABLOSULeonardo Da Vinci’nin en çok bilinen eseri Mona Lisa tablosunun 1911 yılına kadar Avrupa’da diğer tablolardan bir farkı yoktu. Ancak Mona Lisa tablosu 1911 yılında Louvre Müzesi’nden çalınmasıyla birlikte dünyaca ünlü bir tablo olmuştur. 2 yıl sonra 1913 yılında ortaya çıkan Mona Lisa tablosu cam kutulara konulması için tutulmuş kişi tarafından çalındığı ortaya çıktı. Bu dönemden itibaren sadece sanat çevreleri arsında değil dünyanın pek çok bölgesinde bilinen bir sanat eseri oldu. MONA LİSA GÜLÜYOR MU?Mona Lisa tablosunun esrarengiz, merak uyandırıcı ve son derece şaşırtıcı gülümsemesi, belki de Leonardo Da Vinci’nin yapmış olduğu resimdeki en gizemli unsurlarından biri. Yaklaşık 500 yıldır sanat camialarında ve 100 yıldır da toplumda devam eden gülüyor mu gülmüyor mu tartışmaları yapılıyor. Hatta bazı tartışmalarda, resimdeki kadının mutlu mu yoksa üzgün mü olduğu konusunda bile bir karara varamamış durumda. Harvard Üniversitesi’nde profesör olan Margaret Livingstone, ‘düşük uzamsal sıklıklar’ sebebiyle ziyaretçiler portredeki kadının gözlerine baktığında bir gülümseme oluşuyor şeklinde bir açıklamada bulundu.

28 Haziran 2021, 17:45

Tasvir-i Efkar Gazetesi Nerede, Ne Zaman ve Kim Tarafından Çıkarıldı?

Tasvir-i Efkar, 1831 yılında çıkarılan Takvim-i Vekayi, 1840’da çıkarılan Ceride-i Havadis ve 1860 yılında Tercüman-ı Ahval gazetesinden sonra 28 Mayıs 1962 yılında çıkarılmaya başlanan Osmanlı Devleti’ndeki dördüncü gazetedir. İstanbul’da Türkçe basım yapan matbaanın ilk kitabı basmasından yaklaşık yüzyıl sonra Türkçe gazetelerin ilk örneği yayınlanmaya başlandı. 1831 yılında çıkarılan ilk resmi gazetenin ardından yaklaşık otuz yıl geçtikten sonra 1861 yılında bu kez ilk Türkçe özel gazeteler çıkmaya başladı.OSMANLI DEVLETİ’NDE İLK ÖZEL GAZETELERTürk basın tarihinde Türkçe özel gazeteler döneminin başlamasında en etkili olan şahsiyetlerin başında İbrahim Şinasi Efendi gelmektedir. Tanzimat aydınlarının öncülerinden olan İbrahim Şinasi Efendi, Batı’yı yerinde tanımaya çalışmış ve Osmanlı Toplumu’nun Batılılaşmasını savunmuştur. 19. yüzyılın çok yönlü bir aydın olan İbrahim Şinasi, o dönemde halkın gazeteler aracılığıyla aydınlatılabileceğine inanmıştır. İbrahim Şinasi, Tercüman-ı Ahval’in yayınını başyazar olarak bir dönem yönettikten sonra kendi matbaasını ve gazetesini kurmaya çalışmıştır.  İbrahim Şinasi 1861 yılında başladığı çalışmalara 28 Haziran 1862 tarihinde gazetenin yayınlanması ile hız vermiştir. 1862’de yayın hayatına başlayan Tasvir-i Efkar Gazetesi, Türkçe basım tarihi açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Tasvir-i Efkar gazetesinden haberciliğin yanı sıra halkı aydınlatmak için fikir gazetesi olarak da çıkmıştır. Ayrıca bir süre sonra kendi gazetelerini çıkaracak olan birçok Türk genci için bir okul işlevi görmüştür. Tasvir-i Efkâr, dönemin bütün zorluklara rağmen yaklaşık yedi yıl boyunca yayınını sürdürmesinin ardından 1869 yılında yayın hayatına son vermiştir.  İBRAHİM ŞİNASİ GAZETEYİ ÇIKARMAYA NEDEN DEVAM ETMEDİ?28 Haziran 1862 tarihinde yayınlanmaya başlanan Tasvir-i Efkar Osmanlı Devleti’nde yayınlanmaya başlanan dördüncü gazetedir. Ayrıca Osmanlı Devleti’nde tercüman-ı Ahval’den sonra Türkçe olarak yayınlanan ikinci gazetedir. Kamuoyunun öneminin kavrandığı bir dönemde Tercüman-ı Ahval’in açtığı yolda ondan daha ileride olan Tasvir-i Efkar’ın haberlerin yanında fikir gazeteciliğini de üzerine aldığı ve Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin sözcüsü durumuna geldiği görülmektedir. Gazete kullanılan dilin olabildiğince sade olmasından dolayı dönenim diğer gazetelerine oranla dil meselesine özellikle önem vermiştir. İbrahim Şinasi 1865’de Fransa’ya gitmesinin ardından Tasvir-i Efkar gazetesini NamıkNamık Kemal’in de Avrupa’ya gitmesiyle gazeteyi Recaizade Mahmut Ekrem yayımladı. Mayıs 1910’dan sonra gazete Yeni Tasvir-i Efkâr adıyla Ebüzziya Tevfik tarafından devam ettirildi. Kapatılmalarda adı Tevhid-i Efkâr, Tenvir-i Efkâr, İntihab-ı Efkâr, Tefsir-i Efkâr olarak değiştirildi. Başyazarı bu dönemde Velid Ebüzziya oldu. Ebüzziya 1920’de Malta’ya sürülünce gazete kapandı, 1921’de tekrar çıkarılmaya başlanmasının ardından 1925’te İstiklal Mahkemesi’nce gazete kapatıldı. Ziyad Ebüzziya 1940’ta gazeteyi tekrar yayımladı. 1945’te Tasvir adıyla çıkan gazete, bu dönemde de 17 defa kapatıldı ve otuz beş defa mahkemeye verildi. Cihad Baban yönetiminde 1949’a kadar devam etti. Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı 1862 yılından 1940’lı yıllara kadar iktidarlara karşı eleştirel eleştirel tutumuyla basın tarihinde yer aldı.TASVİR-İ EFKAR GAZETESİ HAKKINDA BİLİNMEYENLERTercüman-ı Ahval’in açtığı yolda çok emek ve titizlikle yayın hayatına giren, daha ileri bir adım atan Tasvir-i Efkar olmuştur. Şinasi’nin kalemiyle özgürlük düşüncesini yayması bakımından bu gazetenin Türk basın tarihinde çok önemli bir yeri vardır. O dönemin en özlü ve kültürlü yazıları onun kaleminden çıkmıştır. İlk sayıdaki giriş bölümünde gazetenin amacının haber ulaştırmak, halkın kendi yararlarını düşünmeyi, kendi sorunları üzerinde durmayı öğretmek olduğu belirtilmiştir. Padişahın tahta çıkış ve doğum günlerinde övgüler yazmayı reddeden Şinasi, parlamenter sistemi savunmuş, bu konuyla ilgili olarak Avrupa basınından çeviriler yayımlamıştır.İbrahim Şinasi’ye göre gazete bilimin ve eğitimin gelişmesi sorunlarını ele alınması gerekir. Ayrıca yayınlanan gazete de halkın anlayacağı dil kullanılmalıdır. Bu amaçla yayın ve eğitimle ilgili haberlere önem vermiş, hatta bunlarla ilgili ilanları parasız basmıştır. Haftada iki gün çıkarılan gazetede, iç ve dış haberler için ayrı sütunlar bulunuyor. Tasvir-i Efkar bu iç ve dış sütunlar ‘Havadis-i Dahiliye’ ve ‘Havadis-i Hariciye’ diye süslü başlıklarla verilmiştir. İbrahim Şinasi, kamuoyu, düşünce özgürlüğü gibi konularda uyarıcı başyazılar yazıyordu.Gazeteyi üç yıla yakın bir süre Şinasi çıkardı. O sıralarda bir arkadaşının tutuklanmasından tedirgin olan Şinasi, 1865 ilkbaharında Paris’e kaçtı. İbrahim Şinasi 1865’de Fransa’ya gitmesinin ardından Tasvir-i Efkar gazetesini Namık Kemal çıkardı. İbrahim Şinasi döneminde Ramazan ayı dikkate alınarak bakıldığında bu ayın gazeteye hemen hiç yansımadığı görülmektedir. 1863 Ramazanı, Tasvir-i Efkar’da hırka-i şerif ziyareti sebebiyle darülfünundaki dersin 16 Ramazan’a ertelenmesi dolayısıyla anılmış bunun yanı sıra bayramla ilgili de herhangi bir haber yer almamaktadır. Bu durum 1864, 1865, 1866 ramazanları için de geçerli olmuştur. Namık Kemal’in başa geçmesinin ardından 1867 yılının ramazanıyla değişmiş, Namık Kemal’in ‘Ramazan Ta‘rif-i Ahvaline Dair Mektup’ başlıklı üç sayılık bir seri makalesi yayımlanmıştır.İbrahim Şinasi’nin ayrılışından sonra gazetenin başına Namık Kemal geçti. Şinasi’nin etkisi altında kalan Namık Kemal, daha 25 yaşında iken başyazı yazmaya başladı. Yazılarında özgürlük konularına değiniyor ve aydın çevrelerde geniş yankılar uyandırıyordu. 1867’de çıkan ‘Şark Meşalesi’ başlıklı bir yazı dizisi üzerine Namık Kemal’in gazeteciliği yasaklandı. Bunun üzerine Namık Kemal de Avrupa’ya kaçtı ve gazetenin yönetimi Recaizade Mahmut Ekrem’e kaldı. Tasvir-i Efkâr, 835 sayı yayımlanmıştır. Tasviri Efkâr’ın eğitim ve edebiyat alanlarında yepyeni bir yaklaşım oluşturduğu da kabul edilir.

28 Haziran 2021, 16:04

Gelinliğin Tarihçesi: Beyaz Gelinlik Nasıl Ortaya Çıktı?

Tarihin ilk çağlarından beri gelinin süslenmesi adettendir. Antikçağdan Ortaçağdan günümüze kadar gelinlerin evlenirken giydikleri elbise, bu zamanlardan daha şatafatlı, daha gösterişli olurdu. Her ne kadar beyaz gelinliğin giyme adeti 16. Yüzyıla dayanıyor olsa da yaklaşık 4 bin yıl önce dahi gelinler bu özel günde kendilerini özel hissedecek gelinlikler giyiniyorlardı. Bazı evliliklerin olmazsa olmazlarından olan gelinlik kimi insanlar için de pek de önemli değildir.ÇİN MEDENİYETİNDEKİ GELİNLİK EFSANESİDüğünde giyilecek kıyafet olarak adlandırılan gelinliğin oldukça köklü ve ilginç bir tarihi. Gelinliğe dair ilk kayıtlar eski Çin mitolojik bir efsanedeki kaynaklara dayanıyor; Bu Çin efsanesine göre, yarı ejderha yarı köpek Panhu adlı mitolojik yaratık, Çin İmparatorunun kızıyla evlenebilmek için, insana dönüşür. Çin İmparatorunun kızıyla evlenebilmek için düğün günü imparatoriçe, prensese ihtişamlı bir anka kuşu elbisesi giydirdikten sonra taç taktı. Çin prensesinin düğünde giyindiği bu kıyafetin ardından bu durum bir düğün geleneği haline geldi.Bu geleneğin ardından gelinliğin belirli bir renkte olması kuralı da Milattan Önce 1000’li yıllarda yine Çin’de görüldü. Zhou Hanedanı döneminde evlenen gelin ve damadın düğününde kırmızı işlemeleri olan siyah kıyafet giyme şartı getirdi. Çin ülkesinde Milattan Önce 7. yüzyıla gelindiğinde Tang Hanedanı düğünlerdeki kırmızı işlemeli siyah kıyafet geleneğini değiştirerek; gelinler için yeşil damatlar için ise kırmızı renk geleneği başladı. Ayrıca aynı tarihlerde Japon düğünlerinde çiftler Japon geleneğinde çokça kullanılan birkaç farklı renkte kimono giyiyordu.TÜRKLERİN GELİNLİK TERCİHİ NEDİR?Orta Asya ve Anadolu’daki düğünlerde gelinler baht açıklığını kutlamayı ve yaşam sevincini simgelemesi için kırmızı rengi tercih ediyordu. Orta Asaya ve Andolu’da gelinler babalarının evlerinden çıkarken de kırmızı rengi tercih ediyordu.MISIR VE ANTİK YUNAN’DA GELİNLİKGelinliğin hikayesi eski Mısır'a kadar uzanıyor. Yaklaşık 4 bin yıl önce, eski Mısır'da gelinler, üzerlerine kat kat pileli beyaz renkte keten kumaştan dikilen elbiseler giyerdi. Eski Yunan'da beyaz renk kutlamayı temsil ettiği için gelinler, evlenme töreni için beyaz kıyafetler diktirdi. Eski Mısır ve Yunan'da gelinlerin beyaz kıyafet giymesine karşın eski Roma'da evlenecek genç kızlar gelinlikte sarı rengi tercih etti. Orta Çağ'da ise gelinliğin renginden çok kumaşının kaliteli ve gösterişli olmasına özen gösterildi. Rönesans döneminde korseli ve uzun kuyruklu bordo elbiseler gelinlerin en çok tercih ettiği elbiselerdendi.GELİNLİKTE BEYAZ RENK NE ZAMAN KULLANILMAYA BAŞLANDI?Çin, Mısır, Orta Asya, Antik Yunan ve Roma dönemlerinin ardından Osmanlı Devleti’nde ise gelinler genellikle kırmızı renkte oluyordu. Ancak Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın kızı Mihrimah Sultan kendi düğününde dönemin en güzel gelinliği olan mavi renkte ipek ir elbise giyindi.Kraliçe Victoria 1840 yılında Prens Albert ile yaptığı evlilikte düğününde beyaz bir gelinlik giyindi. Bu tarihten önce İskoç Kraliçesi Mary Stuart gibi birkaç gelin dışında hiç kimse beyaz gelinlik tercih etmiyordu. Kraliçesi Victoria'nın, Prens Albert ile evlenirken giydiği 5,5 metre kuyruklu beyaz saten kumaştan dikilen gösterişli gelinliği oluşturdu. Beyaz gelinlikler 1800'lü yılların ortalarından itibaren İngiltere saraylarından Osmanlı saraylarına kadar tüm dünyada yer buldu.Ancak Kraliçe Victoria’nın başlatmış olduğu bu gelenek kısa sürede sadece Avrupa’da değil tüm dünyada moda oldu. Afrika ve Asya’daki sömürge faaliyetlerinden dolayı yüzyıllardır devam eden düğün gelenekleri de değişti. Bu değişimden gelinliklerde nasibini almış oldu.Her yıl değişen moda, masumiyetin ve saflığın simgesi gelinliklere bir yenilik katarken, duvak, çiçek, tül, şifon, saten, dantel ve ipek kumaşlar her zaman gelinliğin vazgeçilmezi oldu. Türkiye'de ise 1930-1940'lı yıllarda ipek ve şifon kumaşlardan dikilen gelinlikte, 1940'lı yılların sonlarına doğru bir moda oluşmaya başladı. 1950-1960'lı yıllarda belden kabarık gelinlikler tasarlanırken, 1980-1990'lı yıllarda kumaşlarda ve modellerde farklılaşma görüldü.

26 Haziran 2021, 18:06

Jose Saramago’nın Körlük Kitabının Özeti Nedir?

Körlük kitabının yazarı Jose Saramago, bir kafede otururken; “Şu an hepimiz kör olsak nasıl olurdu?” diye düşünüp böyle bir roman yazmaya karar veriyor. Kitap ise kısaca şöyle özetlenebilir; Adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde, arabasının direksiyonunda trafik ışığının yeşile dönmesini bekleyen bir adam ansızın kör olur. Arkasından, körlük salgını bütün kente, hatta bütün ülkeye yayılmasını anlatan roman, kentteki akıl hastanesinde karantinaya alınan, oradan kurtulunca da birbirinden ayrılmayan, biri çocuk yedi kişiler etrafında anlatılır.Jose Saramago’na 1998 Nobel edebiyat ödülünü getiren Körlük kitabı büyülü gerçeklik akımı ile yazılmıştır. Jose Saramago bu başyapıtı olan roman bakabiliyorsan gör, görebiliyorsan gözle sözleriyle başlar. Ardından Arabasında kör olan adamın yardımına giden hırsız, ve bu iki adamı tedavi etmeye çalışan doktor hepsi kör olurlar. İktidar derhal çözümü bulur! Bu insanları eski bir akıl hastanesine kapatır.KÖRLÜK KİTABININ ÖZETİ NEDİR?Hastane görünümlü bu yeni hapishanede kör insanların sayısı her geçen gün artar ve bireyler oto kontrolü yavaş yavaş terk ederler. Çeteler, ölümler ve açlık sıradanlaşır; yani insanlar gitgide şaşkınlıklarını ve onurlarını kaybetmeye başlarlar. Romanda en dikkat çeken özelliği gerçek denilen kavramın modern insanın zihninde nasıl bir çelişkiler yumağına dönerek kavramın özünün akıp gitmesidir.Doktor, karısı ve etrafındaki insanlar gitgide daha zor duruma düşerler. İşler o noktaya gelir dayanır ki doktorun karısı kendilerine baskı yapan çetenin başında bulunan adamın boynunu makasla parçalar. Saramago, ahlak, seçme özgürlüğü, ve insanın yapabileceklerinin sınırlarını en derin sorularla sorguluyor. Romanın yazarı Jose Saramago, insan denilen varlığın ne tam iyi, ne de tam kötü gibi nitelemelerle anlaşılamayacağını anlatır. Doktorun karısı, insan denilen varlığın hem ışığı doğuran, hem ışık söndüren, nevi şahsına münhasır var oluşu olduğunu ifade eder. “Bir insan öldürdüm, bunu yapabileceğime hiç düşünmezdim. Ama şimdi bir insan daha öldürüp öldüremeyeceğimi bilmiyorum!” şekildeki sözleri bu durumun en açık örneklerinden biridir.Körlük romanın ilerleyen kısımlarında artık ülkede gören kimse kalmamıştır, kahramanlarımız düştükleri hapishaneden büyük bir yangın neticesinde kurtulurlar. Yavaş yavaş ilk şoku üzerlerinden atmaya çalışırken diğer yandan da hayatta kalmak için uğraşı içerisine girerler. Doktorun karısının gözlerinin görmesi, ve olaylar karşısındaki sakin fakat mantıklı davranışları ise çağımızdaki insanların ruh haliyle bire bir örtüşüyor. Romanın on bölümde ise doktorun evine ulaşılır ve eski kurallar anımsanmaya, ve yeniden bir düzen kurulmaya girişilir. Son sahne ise belleğimize çıkmamak üzere kazınır! Salgın bitmiş ve herkes tekrar görmeye başlamıştır. Doktorun karısı ise her an beklediği körlüğün artık kendisini bulduğuna inanır, ancak gördüğü herkes onu da görmektedir.

26 Haziran 2021, 10:12

Kız Kulesi Efsanesi Nedir?

İstanbul denilince ilk aklımıza gelen Kız Kulesi, Boğaz’ın siluetinin ayrılmaz bir parçasıdır. Avrupalı tarihçiler arasında Leander Kulesi olarak adlandırdıkları Kız Kulesi’nin tarihi Milattan Önce 410 tarihine dayandırılıyor. Antikçağ döneminden kalan Kız Kulesi, günümüzde Üsküdar’ın, İstanbul’un ve Türkiye’nin simgeler arasında yer alıyor. İstanbul’un tarihi ile eş zamanlı olan Kız Kulesi, Antikçağdan, Eski Yunan’a, Bizans İmparatorluğuna ve Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyetine uzanan tarihi ile İstanbul’un en önemli tarihi yapılarından biridir.ANTİK DÖNEMDE OSMANLI DEVLETİ’NE KIZ KULESİ TARİHİEvliya Çelebi, Seyahatname’de Kız Kulesi’ni “Deniz içinde karadan bir ok atımı uzak, dört köşe, sanatkârane yapılmış bir yüksek kuledir. Yüksekliği tam 80 arşındır. Yüzölçümü ise iki yüz adımdır, iki taraftan yerde kapısı vardır.” şeklinde tarif ediyor. Kız Kulesi ilk olarak Milattan Önce 410 yıllarında Atinalı komutan Alkibiades tarafından, Boğazdan geçen gemileri kontrol etmek ve vergi almak için inşa edildi. İstanbul Roma hakimiyetine girdikten sonra kule gümrük istasyonu, Yuna döneminde mezar, Osmanlı döneminde karantina, sürgün ve savunma amacıyla kullanılmıştır. Fakat 2500 yıllık döngü içerisinde gemilere yol gösterme amacını hiç kaybetmemiştir.Roma İmparatorluğu hakimiyetinde Bizans İmparatoru, Manuel Comnenos kız kulesinin yapı taşlarını güçlendirerek tam bir kule görünümünü alarak savunma binası haline geldi. Osmanlı Devleti döneminde restore edilerek mehter takımının gösterilerine sahne oldu. İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet döneminde adadaki kule yıktırılıp yerine ahşap bir kule inşa edilir. Ancak yaptırılan bu ahşap kule 1719’da çıkan yangınla kül olur ve 1725 yılında şehrin Başmimarı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından bu günkü görünümünü alacak şekilde inşa edildi.1725 yılında yeniden inşa edilirken kulenin üst kısmı değiştirilerek üst tarafa camlı bir köşk ve onun üzerine de kurşunla kaplı bir kubbe eklenir. Osmanlı tarihinde yalnız bir defa ve bir kişi için hapishane olarak kullanılır. Buraya, 18. yüzyılın şöhretli vezirlerinden Hekimoğlu Ali Paşa öldürülmek için götürülür. III. Osman'ın annesi Şehsuvar Kadın Efendi'nin ricası üzerine affedilince bir süre burada hapsedilir, sonra sürgüne gönderilir.KIZ KULESİ İLK KEZ NE ZAMAN ZİYARETE AÇILDI?19. yüzyılda dönemin en ünlü hattatı Rakim Efendi kule kapısının üzerindeki mermere Sultan II. Mahmut'un tuğrasını taşıyan bir kitabe yerleştirir. 1857'de Kuleye tekrar fener ilave edilir ve 1920 yılında fenerin lambası otomatik ışık sistemine kavuşur. Kız kulesi, 1830’daki kolera salgınında karantina hastanesi ve radyo istasyonu olarak Osmanlı döneminde birçok farklı amaç için kullanılmıştır. Cumhuriyet’ten sonra bir süre deniz feneri olarak da kullanılan kule; 1964 Savunma Bakanlığı’na, 1982 Denizcilik İşletmeleri’ne devredilir. Kızkulesi’nin, 1995 yılında Turizm Bakanlığı tarafından işletmesinin 49 yıllığına Hamoğlu Holding’e kiralanmasının ardından, Kule’nin restorasyon süreci başladı. 2000 yılında tamamlana restorasyon sürecinin ardından tarihinde ilk kez Kız Kulesi ziyarete açıldı.   KIZ KULESİ EFSANELERİ“ATI ALAN ÜSKÜDAR’I GEÇTİ” SÖYLEMİ NEREDEN GELİR?Battal Gazi ve kulede kalan Osmanlı Tekfurunun kızı ile ilgilidir. İstanbul'u kuşatmak isteyen Battal Gazi sonuç alamaz. Bunun üzerine Kız Kulesi'nin önünde bulunan kıyıda 7 yıl karargâh kurarak bekler. Söylenene göre 7 yıl burada kalmasının asıl sebebi, Üsküdar Tekfuru’nun kızına âşık olmasıdır. Bu durumdan haberdar olan ve korkan Üsküdar Tekfuru, hazineleri ve kızını kuleye kapatır. Şam seferi sonrasında kuleye giren Battal Gazi ve askerleri, tekfurun kızını ve hazineleri alarak uzaklaşır. Halk arasında söylenen ‘’Atı alan Üsküdar’ı geçti.’’ deyişi de buradan gelmektedir…HERO VE LEANDROS’UN EFSANESİ‘Hero ve Leandros’un ölümsüz aşk hikayesi, Çanakkale boğazının en dar geçidinde ortaya çıktığı da söylenir. Ancak günümüzde, belki de sahip olduğu romantik dokusundan olsa gerek, Kızkulesi denildiğinde en çok ‘Hero ve Leandros’un efsanesi akıllara gelir. Eski zamanlarda tanrıça Afrodit adına Üsküdar’da bir tapınak bulunurdu. Hero adlı bir rahibe ise bu tapınakta kumrulara bakmakla görevli idi. Düzenli olarak her yıl ilkbaharda, tapınak çevresinde törenler yapılırdı. Yine bu törenlerin bir tanesinde aşkı bulmak isteyen Hero, karşı kıyıdan gelen Leandro ile karşılaşır.Bu tanışmanın üzerine Leandros, her gece kuleye gelerek Hero’yu görür. Kule ise her gece bu genç aşıkların aşkına tanıklık etmişti. Hero da her gece olduğu gibi meşalesiyle, Leandros’a yol gösterir. Ancak Hero’nun, biricik aşkına yol gösteren meşalesi rüzgarın da etkisiyle söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros, nereye doğru yüzeceğini bilemez ve Kule’den gittikçe uzaklaşır. Yorgun ve bitkin düşen Leandros daha fazla dayanamaz ve Boğaz’ın karanlık sularında kaybolur. İçini kaplayan dayanılmaz endişe ile sabaha kadar sevgilisini bekleyen Hero, Leandros’un cansız bedenini karşı kıyıda görünce, bu acıya dayanamaz ve kendini Kız Kulesi'nden Boğaz’ın sularına bırakır.İMPARATORUN KIZI VE YILANBizans imparatorunun kızı olur ve kızını yetiştirmeleri için ülke bilginlerini görevlendirir. Fakat görevlendirilen bilginlerden bir tanesi, imparatorun kızının 18 yaşına geldiği zaman bir yılan tarafından sokulacağını söyler. Kral bu bilgiden etkilenerek küçük bir ada üzerinde bulunan kız kulesini yaptırır. Bizans imparatoru çok sevdiği kızını bu kuleye yerleştirir ve kendince koruduğunu düşünür. Bizans imparatorunun aldığı tüm bu önlemlere rağmen 18 yaşına basan imparatorun kızı, hediye olarak gönderilen üzüm sepetinin içinden çıkan yılan tarafından sokulur ve zehirlenir.Bizans imparatoru bu olayla birlikte kaderden kaçılamayacağını anlar. Fakat yine de toprakta yılanlar yem olacağını düşünen imparator, kızının bedenini mumyalatır ve pirinç tabuta koydurur. Bizans imparatoru, kızının bedeninin içerisinde olduğu tabutu Ayasofya'nın yüksek duvarlarından birinin üstüne yerleştirilmesini emreder. Böylece, kızının hiç değilse ölüsünün yılanlardan korunacağını düşünür. Bugün bu tabutun üstünde iki delik olduğu ve yılanın, prensesi ölümünden sonra da rahat bırakmadığı anlatılır.

24 Haziran 2021, 16:29

Az Parayla veya Sadece Kimlikle Gidebileceğiniz Harika Ülkeler

Pandeminin etkilerini yavaş yavaş üzerimizden çekiyorken ve herkes evde oturmaktan artık çok sıkılmışken dışarı çıkmak için hiçbir sebep kalmadı. Hepimizin evlere kapandığı günler sona eriyor. Tüm dünyanın yaklaşık bir buçuk senedir bekledi açılma dönemi geldi çattı. Artık normal şartlarda gezmeyi sevmeyen insanlar bile dışarı çıkıp gezmek istiyor. İnsan bir şeylerin kıymetini hep kaybedince anlar. Tüm dünyanın yaşadığı bu zor durum karşısında öğrenilen çok şey var. Bunların başında sabır, umut ve kıymet bilmek gerekiyor.AZ PARAYLA TATİLE GİDEBİLECEĞİNİZ ÜLKELERBazı insanların en büyük keyiflerden biri de şüphesiz gezmektir. Gerek ülke içinde gerekse ülke dışınca gezintiler yapmak hem eğlenceli hem de hoş zaman geçirebileceğiniz aktiviteler arasındadır. İnsanlar gezerken aslına sadece eğlenmez. İnsanlar gezerken hem farklı kültürler tanırlar hem de farklı ırktan insanlarla tanışırlar. Bu durum da insanların kişisel gelişimi ve insanları tanıması için oldukça önemlidir. Peki hem ucuz hem de harika yerler görüp gezmek mümkün mü? Sizin için de hem ucuz hem de harika yerleri derledik.İşte sadece kimlik ile gidebileceğiniz veya hem ucuz hem de harika yerler;

22 Haziran 2021, 15:57

Psikoterapi Nedir, Ne İşe Yarar?

Psikoterapi, bir kişinin duygusal ve davranışsal temelli problemlerini eğitimini tamamlamış ve deneyim kazanmış bir uzmanın yardımıyla çözme ve ruhsal iyiliğini arttırma amaçlı gerçekleştirdiği psikolojik destek aşamasıdır. Detaylar haberimizde...

22 Haziran 2021, 14:26

Doğan Cüceloğlu’nun Son Kitabı “Var Mısın?” Konusu Nedir?

Doğan Cüceloğlu psikoloji konusunda seminerleri, kitapları, yetiştirdiği öğrenciler insan hayatına doğrudan dokunan cümleleriyle bu coğrafyanın en önemli ilim insanlarından biridir. Türkiye’de doğup büyüyen ve eğitim alan Doğan Cüceloğlu her ne kadar yurt dışında uzun yıllar bulunmuş olsa da Türk insanının düşünce, duygu ve davranışlarını bilimsel olarak psikoloji dalında inceleyen ve aktaran Cüceloğlu, pek çok eser kaleme aldı. Vefat etmeden önce çıkardı son kitabı olan Kendini Keşfetmeye Zorluklarla Başa Çıkmaya Var Mısın? kitabıyla okurlarına, severlerine, öğrencilerine ve ailesine veda etti. Bir hayat muhasebesi ve hayatının her ânına ilmek ilmek işlediği dersler… Var mısın? her bir bölümü, her bir cümlesi ile herkesin kendinden bir şeyler bulacağı, insana dair bir tanıtım kılavuzu.Kendini Keşfetmeye Zorluklarla Başa Çıkmaya Var Mısın? kitabı gazeteci ve programcı Deniz Bayramoğlu ile birlikte gerçekleştirdikleri söyleşilerden oluşuyor.  Doğan Cüceloğlu bu son kitabında sadece psikolojik, akademik ve eğitimci kimliğinin yanı sıra 14 maddede de 82 yıllık hayat tecrübelerini okurlarına aktarıyor.HAYATIN ANLAMI NEDİR?14 Madde oluşan kitap, “Hayatın Anlamı Nedir?” sorusuyla başlıyor. Yaşamın temel biriminin birey olduğunu ve yaşamın doğası gereği bir ekip işi olduğunu ifade eden Doğan Cüceloğlu, aile, işte, toplumda birey hep bir ekibin içinde yaşadığını ifade ediyor. Ekip içerisinde olan kişi sorun yaratmak yerinde toplumdaki sorunlara çözüm üretmenin peşine düşüyor.Doğan Cüceloğlu, bütün toplum olarak, ana-baba, eğitim sistemi olarak bireyin üzerine odaklanılması gerektiğini ve bireyi ekibin bir parçası olarak hayata dahil etmek gerektiğini belirtiyor. İnsanın gelişimini iki tür kültür sayesinde olduğunu söyleyen Cüceloğlu, Birincisi denetim odaklı korku kültürü diğeri ise gelişim odaklı değerler kültürü. Diğer ise gelişim odaklı değerler kültüründe ise kişi bir işi yaparken önce kendi özüne, vicdanına hesap verir. Cüceloğlu, hayatın anlamını keşif ve keşfetme yolculuğu olarak tanımlıyor.Kitabın ikinci bölümünde “İnsan kendini nasıl geliştirir?” sorusuna  cevap aranıyor ve insan kendini içindeki potansiyeli ortaya çıkardığı zaman geliştirir. Kısacası insan biz potansiyelini ortaya çıkarınca kendini keşfedebilir. Kitabın üçüncü bölümünde “umutsuzluğu nasıl aşarız?” sorusunu soranlar için. Kişi hayatındaki en önemli kişinin kendisi, en önemli tanıklığın da kendi tanıklığı olduğunu fark etmezse hiçbir zaman hayatla ilişkisini doğru kuramaz. Umutsuzluğu önce sen sonra senden başlayarak toplumla birlikte ortadan kaldırılabilir. Ayrıca kişi kendisiyle olan ilişkisinde ne kadar dürüst ise o kadar umut dolu oluyor. Umutsuzluğun yarattığı ruh halinden kurtulmak isteyen kişinin, başka meşgaleler yaratmaya çalışırken işkolik, alkolik ya da çarpık ilişkiler yaşar halde bulunma olasılığı vardır.İÇİMİZDEKİ ÖZÜ NASIL BULURUZ?Kitabın dördüncü bölümde; Toplumda insana insan olduğu için değil toplumdaki gücü ve varlığı kadar değer veriliyor. Sadece iyilik potansiyeli olduğu gibi kötülük yapabilme potansiyeli de var. İnsanın bunu fark etmesi hayatın özüdür. Kitabın altıncı bölümde; İnsan içinde bulunduğu çevrenin keyifli ve anlamlı olmasını ister. Diğer türlü insan yaptığı işten yeteri kadar verim alamaz ve yeteri kadar verimli olmaz. Bunun sonucunda da gelişme olanağı olmaz. Altıncı bölümde, Kendimiz hayatımızın en güçlü ve sürekli tanığıyız. Dolayısıyla bize kendimizden daha çok kimse yardımcı olmaz. Önce içinizdeki duyguları ve kendinizi tanıyın. Kendilerini tanıma yolunda gençlerin gönlüne dokunarak katkı sağlayarak etkileşim içinde olunursa hem toplum hem de kendiniz kazanabilirsiniz.Kitabın yedinci bölümden; Richard Layard,  Mutluluk isimli kitabında refah düzeyi ve mutluluk arasında bir ilişki olmadığı gibi mutluluğun, yaş, cinsiyet, zeka seviyesi ve eğimle de herhangi bir ilgisi olmadığını ifade ediyor. Ancak mutluluğun; aile ilişkilerinin, belirli gelir seviyesinin, mesleğin ve yaptığı işin kişi için anlamlı olup olmaması, dost-arkadaşların, cesaret ve özgürlüğün, sağlık ve değerleri  ile ilişkisi var. Kısacası mutluluk toplumla ne kadar ilişki kurduğunuza göre değişiyor.Kitabın sekizinci bölümünde; eş seçiminde dikkat edilmesi gerekenler ve bu sürecin ayrıntıları veriliyor. İlişkilerde ne alırım veya ne verebilirimden ziyade çiftlerin birbirine iyi bir yoldaş olunabilir mi gözüyle bakmak gerekiyor. Kendini Keşfetmeye Zorluklarla Başa Çıkmaya Var Mısın? Kitabında dokuzuncu bölümde insan zihninin nasıl işlediğine dair belli bir plan dahilinde organize olmuş bir şekilde çalışıyor. Zihnini daha etkili kullanabilmek için; geleceğini belirle, ufkunu a.acak etkinlikler ve eğitimler de bulun, kariyer hedeflerini belirli, zamanını, iyi yönet ve bütçeni iyi yönet.BEN OLMAKTAN BİZ OLMA AŞAMASINA NASIL GEÇİLİR?Meslek seçimi konusunda kitabın onuncu bölümünde, iş ve eş seçimi kişinin hayatını doğrudan etkiliyor.  Toplumda iş ve eş seçimiyle ilgili nasihat var ama sohbet yok. “Sen kimsin?”, işin anlamı nedir, eşin anlamı nedir, eşine evlilik denen bu yolculukta nasıl bir ilişki içerisinde olacaksın? sorularının cevabı konusunda kocaman bir boşluk var. On birinci bölümde ise ben kavramından biz kavramına geçiş yapılıyor ve nasıl biz olunur sorusunun cevabı aranıyor. . Gerçeğe saygı, hakkaniyet, halden anlama, işbirliği ve güvenilir insan olmak birer değer olarak toplumda yoksa, yüzlerce üniversite, binlerce akademisyen olsa bile o toplumda az sayıda bilim insanı yetişir. Akademik hayat mevki ve makam peşinde koşan insanlarla dolar taşar.Kitabın on ikinci bölümünde yine biz kavramından yola çıkarak toplum doğru şekilde nasıl dönüşür sorusunun cevabı aranıyor. Bir toplumu değiştirmek açısından yasalar, kanunlar önemli… Ama toplumun yasa ve yönetmelik çıkaracak değişimi beklemek saflıktır. Değişim için her bir anne babanın, her bir öğretmenin, her bir üniversite öğrencisinin, yani her bir vatandaşın önce kendisiyle sohbet edebilecek gelişmişliğe ulaşması lazım. Kendini terbiye edemeyen çocuğu terbiye edemez. On üçüncü bölümde ise sosyal hayat ele alınarak okuma ve gezme noktasında soruları cevaplıyor. Buna göre, Doğan Cüceloğlu’nun 82 yıllık hayat tecrübesi ile okuma listesi şöyledir;Bir Dinazorun Anıları- Mina UrganKırk Yıl- Halit Ziya UşaklıgilTarihin Saklana Yüzü- İdam Edilen 44 Vezir-i Azam’ın Dramı, öldürülmüş Şehzadeler ve Devrilmiş Padişahlar- Çetin AltanBir Türk Ailenin Öyküsü- İrfan OrgaMeral Çelen’in Anıları/Çocukluk ve İlk Gençlik Yıllarım/ Aziz Nesin’li Yıllar- Meral ÇelenBirlikte Yaşadıklarım, Birlikte Öldüklerim- Aziz NesinMemeleketimden İnsan Manzaraları- Nazım HikmetSevme Sanatı- Erich FrommGerçek Mutluluk- Martin SeligmanKişi Olmaya Dair- Carl R. RogersTogether (Birlikte)- Vivek H. MurthyGüven- Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması- Francis FukuyamaKalıcı Olmak- Geleceğin Güçlü Kurumlarını Yaratmak- James C. Collins ve Jerry I. PorrasEtkili İnsanların 7 Alışkanlığı- Stephen R. CoveyKüçük Ağaç’ın Eğitimi- Forrest CarterBizi Biz Yapan Seçimlerimiz- Shad HelmstetterSahip Olmak yada Olmak- Erich FrommOutliers( Çizginin Dışındakiler)- Bazı İnsanlar Neden Daha Başarılı Olur?- Malcolm GladwellHayat İçin Oyun Planı- John WoodenFilm Kulübü- David GilmourYaşamın Anlam ve Amacı- Alfred Adlerİşim ve Ben- Yıldız HacıevliyagilOtuz Milyon Kelime ve Çocuğunuzun Beynini Gelştirin- Dana SuskindHayatımızı Şekillendiren On Yıl-Meg JayKozmos- Carl SaganBir Yogi’nin Otobiyografisi- Paramahansa Yoganandaİç Özgürlük- Jiddu KrishnamurtiMesnevi-Mevlana( Şefik Can’ın tercümesi)Beyaz Zambaklar Ülkesinde- Grigory Petrovİslam Tasavvufunun Meseleleri- Erol GüngörGarplılaşmanın Neresindesiniz?- Mümtaz TurhanBir Medeniyet Teorisi ve Kültür ve Medeniyete Yeni Bir Bakış – Yılmaz ÖzakpınarNutuk- Mustafa Kemal AtatürkSiddhartha- Hermann HesseYüreğinin Götürdüğü Yere Git- Susanna Tamaroİnce Memed 1-4 – Yaşar KemalMedeniyetler Çatışması- Samuel P. HuntingtonErmiş- Halil CibranYüzyıllık Yalnızlık- Gabriel Garcia MarquezSuç ve CezaSünger Avcısı- Panait Istratiİnsanın Anlam Arayışı- Victor E. FranklHasta Toplumlar- Robert B. Edgertonİçimizdeki Şeytan- Sabahattin AliYabancı- Albert CamusNietzche Ağladığında- İrvin YalomFatih Harbiye- Peyami SafaSatranç- Stefan ZweigBir İdam Mahkumunun Son Günü- Victor HugoKiralık Konak- Yakup Kadri KaraosmanoğluSaatleri Ayarlama Enstitüsü- Ahmet Hamdi TanpınarMutluluğun Kitabı- Dlai Lama- Desmond Tutu- Douglas AbramsEsir Şehir Üçlemesi: Esir Şehrin İnsanları, Şehrin Mahpusu, Yol Ayrımı- Kemal TahirÇavdar Tarlasında Çocuklar- J. D. SalingerOblomov- İvan Aleksandroviç GonçarovDoğan Cüceloğlu’nun film listesi ise;Sürü (1979)- Zeki ÖktenBabam ve oğlum (2005)- Çağan IrmakBir Zamanlar Anadolu’da (2011) – Nuri Bilge CeylanKış Uykusu (2014)- Nuri Bilge CeylanUmut (1970)- Yılmaz Güney, Şerif GörenZüğürt Ağa (1985)- Nesli ÇölgeçenNamuslu (1985)- Ertem EğilmezBisiklet Hırsızları (1948)- Vittorio De SicaHayat Güzeldir (1997)- Roberto BenigniOniki Öfkeli Adam (1957)- Sidney LumetForrest Gump (1994)- Robert ZemeckisÖlü Ozanlar Derneği (1989)- Peter WeirUmudunu Kaybetme (2006)- Gabriele MuccinoÖzgürlük Yolu (2007)- Sean PennBaba (Godfather) (1972)- Francis Ford Coppola 

22 Haziran 2021, 13:51

Asosyallik Ne Demek?

Asosyallik neden olur, ekonomik sıkıntılar ile asosyalliğin bir ilişkisi var mı? Belirtileri nelerdir ve tedavi edilebilir mi?