Mersin’de asırlar sonra gerçekleşen tarihi takdis töreni ve devletin şefkat eli, Türkiye’nin inanç özgürlüğüne verdiği önemi bir kez daha kanıtlarken; Yunanistan’ın Batı Trakya Türk azınlığına yönelik “kayyum müftü” baskısı, demokrasinin beşiği iddiasındaki bir Avrupa ülkesi için utanç vesikası olmaya devam ediyor.
Mersin, geçtiğimiz günlerde tarihi bir ana tanıklık etti. Tarsus Episkoposu unvanı ile takdis edilen Arşimandrit Pavlus Orduluoğlu’nun töreni, bölgedeki Rum Ortodoks cemaati için asırlar sonra bir ilk niteliği taşıdı. Antakya ve Tüm Doğu Rum Ortodoks Patriği 10. Yuhanna Yazıcı’nın da katıldığı törende, Türkiye’nin yerel ve genel yönetim anlayışının temelinde yatan “insan odaklı” duruş sergilendi.
Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer’in Patriği ağırlarken kullandığı, “Türkiye Cumhuriyeti laiktir. Her inanç grubu devletin güvencesi altındadır” sözleri, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları konusundaki samimiyetinin bir özeti niteliğindeydi. Deprem felaketinde din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin herkese kucak açan Türkiye, kendi vatandaşı olan azınlıkların dini geleneklerini en üst düzeyde yaşatmasına sadece izin vermekle kalmıyor, bu sürece lojistik ve manevi destek de sağlıyor.
Anadolu’nun bu kucaklayıcı ikliminin tam aksine, sınırın beri yanında, Yunanistan’ın Batı Trakya’daki Türk azınlığa yönelik tutumu bir insan hakları dramına dönüşmüş durumda. Lozan Barış Antlaşması’nın açık hükümlerine rağmen, Yunan devleti kendi yasalarını dayatarak Müslüman Türk azınlığın kendi müftüsünü seçme hakkını gasp etmeye devam ediyor.
Türkiye’de Hristiyan din adamları en üst düzey protokol ve özgürlükle takdis edilirken, Batı Trakya’da Azınlık insanının seçtiği müftülerin tanınmaması ve yerine “tayinli memurlar” atanması, Avrupa Birliği değerleriyle taban tabana zıt bir tablo oluşturuyor. Batı Trakya Türkleri, kendi dini liderlerini seçme hakkı için yıllardır feryat ederken, Atina yönetiminin bu keyfi ve antidemokratik uygulamaları bölge barışını zedeliyor.
Mersin’deki kiliseden yükselen “Aksios!” (Layık!) nidaları, Türkiye’nin demokratik olgunluğunu ve hoşgörüsünü dünyaya ilan ederken; Batı Trakya’da cami kürsülerine vurulan prangalar, Yunanistan’ın uluslararası hukuka olan borcunu hatırlatıyor.
Türkiye, mabetlerin kapısını sonuna kadar açıp her inanca saygı göstererek üzerine düşeni fazlasıyla yaparken, artık topun Yunanistan tarafında olduğu ve Batı Trakya’daki Türk azınlığın haklarının iade edilmesinin vaktinin çoktan geçtiği görülüyor.
Netice olarak Türkiye, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturuyla Mersin’de bir tarih yazarken; Batı Trakya’da süregelen müftülük krizi, Avrupa’nın göbeğinde bir hukuk ayıbı olarak kalmaya devam ediyor.