Ömür Çelikdönmez yazdı: Türkiye karşıtı İsrail’e yanaşan Suudi Arabistan şansını zorluyor!
Ömür Çelikdönmez, Yemen'deki Ensarullah'ın bölgesel etkisinden Suudi Arabistan'ın İsrail'le geliştirdiği güvenlik temaslarına kadar uzanan gelişmeleri ve bunların Türkiye açısından olası yansımalarını kaleme aldı.
Türkiye karşıtı İsrail'e yanaşan Suudi Arabistan şansını zorluyor
Ortadoğu'da çatışmaların genişleme riski ve bölgesel güvenlik dengelerindeki değişim, Körfez ülkelerinin yeni güvenlik arayışlarını da gündeme taşıyor. Özellikle Yemen'deki Ensarullah'ın Kızıldeniz ve çevresindeki etkinliği, Suudi Arabistan'ın güvenlik politikaları açısından önemli bir başlık olarak öne çıkıyor.
Kızıldeniz hattında tırmanan gerilim, Körfez’deki güvenlik denklemini kökten sarsıyor. Yemen’deki Ensarullah (Husiler) hareketinin gösterdiği askeri direnç ve başarı, bölgedeki dengeleri doğrudan etkilediği gibi aynı zamanda ABD-İran hattında derinleşen çatışma riski, istikrarsızlığı daha da derinleştiriyor.
Ancak Ensarullah’ın bugün Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan askerî ve siyasi etkisini doğru değerlendirebilmek için, hareketin ortaya çıktığı Zeydi toplumsal tabana, tarihsel köklerine ve zaman içinde geçirdiği dönüşüme bakmalı.
Zeydilikten Ensarullah’a…
Yemen'deki Husi hareketinin tarihsel ve toplumsal kökenleri, ülkenin kuzeyinde asırlardır kök salmış olan Zeydilik mezhebine dayanıyor. Şiiliğin bir kolu sayılsa da Sünni İslam ile güçlü bir tarihsel etkileşim içinde şekillendiğinden dolayı İran ve Irak’taki Şii inanç ve uygulamalarıyla benzerlik göstermez.
Bugün ağırlıklı olarak ülkenin kuzey eyaletlerinde varlığını sürdüren Zeydiler, Yemen halkının tahminen üçte birlik kesimidir. Husi hareketi, Yemen’de Zeydi kimliğinin korunması ve Zeydi nüfusun siyasi, ekonomik ve toplumsal açıdan marjinalleştirildiği düşüncesine tepki olarak Hüseyin Bedreddin el-Husi öncülüğünde ortaya çıktı. Hareket, özellikle Sana'daki merkezi hükümetin ve Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih rejiminin kuzey bölgelerini yatırımlardan ve siyasi temsilden mahrum bırakan dışlayıcı politikalarına karşıydı Aynı zamanda, Suudi Arabistan destekli Vehhabi ve Selefi akımların Zeydilerin kalesi sayılan bölgelerde yayılmasına göz yuman hükümete karşı kültürel bir direnç başlattılar.
2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgali, hareket için kırılma noktası oldu. Husiler, Yemen merkezî yönetimini Batı yanlısı bir işbirlikçi olarak nitelendirdi. Bu süreçte kültürel direniş, yerini doğrudan silahlı bir isyana bıraktı. Hareket; Yemen hükümetine, Suudi Arabistan'ın dini nüfuzuna ve ABD'nin bölgesel müdahalelerine karşı anti-emperyalist bir cepheye dönüştü. O gün bugündür küresel emperyalist güçlere ve yerel işbirlikçilerine kök söktürüyorlar.
Arapçada "Allah'ın yardımcıları" anlamına gelen Ensarullah adını alan ve örgütün kurucu lider kadrosunun Husi kabilesine mensup olması nedeniyle kamuoyunda Husiler olarak anılan bu yapı, zamanla siyasi ve askerî bir harekete dönüşerek Yemen iç savaşının en önemli aktörlerinden biri oldu.
Bu tarihsel arka planın ardından, Ensarullah'ın İran'la geliştirdiği ilişkiler de bölgedeki güç dengeleri açısından ayrı bir başlık olarak değerlendiriliyor.
İran’ın vekili değil Stratejik ortağı…
Ensarullah’ın İran’la ilişkisi, hareketin bölgesel konumunun belirlenmesinde önemli bir aşamadır. Husileri doğrudan “İran'ın vekili” olarak tanımlamak doğru olmadığı gibi ilişkinin tarihsel gelişimini bütünüyle açıklamak da yetersiz kalır. Neden mi? Çünkü Husiler, Lübnan’daki Hizbullah veya Irak’taki bazı İran bağlantılı milislerden farklı olarak İran tarafından kurulmadı.
Yemen Zeydiliğine mensup Husiler, İran’daki On İki İmam Şiiliğini benimsememektedir. Bu nedenle İran ile Ensarullah arasındaki ilişkiyi, Tahran’ın “Direniş Ekseni” içinde giderek güçlenen stratejik bir ortaklık veya “gayriresmî ortaklık” şeklinde değerlendirmek daha isabetlidir.
İran’ın askerî ve teknolojik desteği…
İran’ın zaman içerisinde Ensarullah’a sağladığı askerî ve teknolojik destek, bu ilişkinin en önemli boyutu. İHA sistemleri, füze teknolojileri ve bileşenleri, radar ve elektronik sistemler ile askerî danışmanlık ve istihbarat desteği, Husilerin bölgesel operasyon kapasitesinin gelişmesine katkı sağladı.
Bu askerî kapasite, Husilerin yalnızca Yemen içindeki bir silahlı hareket olmaktan çıkarak Kızıldeniz güvenliğini etkileyebilen bölgesel bir aktöre dönüşmesine imkân sağladı. Suudi Arabistan sınır hattı ile enerji tesisleri, limanlar ve diğer stratejik altyapıya yönelik saldırı ve saldırı tehditleri, Riyad yönetimi üzerinde uzun süre ciddi bir güvenlik baskısı oluşturdu.
Ensarullah'ın bölgesel kapasitesindeki bu artış, hareketin faaliyet gösterdiği coğrafyanın stratejik önemini de yeniden gündeme getirdi.
Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na açılan kapısı Babülmendep…
Babülmendep Boğazı, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne ve Hint Okyanusu’na bağlayan dünyanın en kritik geçitlerinden. Bu stratejik bölgede güç kazanan Ensarullah, operasyon sahasını Kızıldeniz ve Aden Körfezi üzerinden Hint Okyanusu yönüne doğru genişletti. Nihayetinde yapılan bu askeri hamlelerin, bölgedeki çatışmanın jeopolitik boyutunu küresel ölçekte daha da büyüttüğü söylenebilir.
Bu noktada Yemen'deki gelişmelerin yalnızca ülke içindeki çatışmalarla sınırlı olmadığı, Kızıldeniz üzerinden küresel ticaret ve enerji güzergâhlarını da yakından ilgilendirdiği değerlendirmesi yapılıyor.
Yemenli liderlerin küresel ölçekteki krizi ortaya çıkaran bu jeopolitik okumayı nasıl yapabildikleri sorusu önemli. Yıllarca abluka altında yaşayan yerel bir hareketin, dünya ticaretinin şah damarını ve küresel lojistik hatların zayıf noktalarını bu denli isabetle tespit etmesi ne kadar şaşırtıcı değil mi?
Yemenli liderler, sadece asimetrik savaş yöntemlerinde uzmanlaşmakla kalmadıkları gibi küresel güçlerin meşguliyetlerini ve Batı ittifakının deniz güvenliğindeki kırılganlıklarını çok iyi analiz eden kolektif bir stratejik vizyon edinmişler.
Bu yaklaşımın bölgesel güvenlik dengelerine yansıması, Ensarullah'ın operasyon alanının genişlemesiyle birlikte daha belirgin hale geldi.
Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan operasyonel alan...
Babülmendep’in doğusunda Yemen, batısında Cibuti ve Eritre yer alırken; Etiyopya ve Somali, Afrika Boynuzu’nun stratejik devamını oluşturur. Kızıldeniz- Babülmendep-Aden Körfezi-Somali açıkları-Hint Okyanusu güzergâhı, Yemen ile Afrika Boynuzu’nu aynı jeopolitik fay hattında buluşturur. Ensarullah’ın operasyon sahasını Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na doğru genişletmesiyle savaş, Yemen sınırlarına sığmayan bölgesel ve küresel bir güç mücadelesine dönüştü. Çünkü Babülmendep’i kontrol altında tutmak ya da burada deniz trafiğini tehdit edebilecek askerî kapasiteye sahip olmak, dünyanın en kritik ticaret ve enerji güzergâhları üzerinde söz sahibi olmak demektir.
Bu nedenle mücadele Kızıldeniz’in güvenliği, Afrika Boynuzu’ndaki askerî varlık, Hint Okyanusu’na erişim ve küresel deniz yollarının denetimiyle bağlantılı. Yemen’de başlayan çatışma geldiği nokta itibariyle, bugün Babülmendep’i aşarak Hint Okyanusu’na kadar uzanıyor. Babülmendep Boğazı, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne ve Hint Okyanusu’na bağlayan dünyanın en kritik geçitlerinden. Bu stratejik bölgede güç kazanan Ensarullah, operasyon sahasını Kızıldeniz ve Aden Körfezi üzerinden Hint Okyanusu yönüne doğru genişletti. Nihayetinde yapılan bu askeri hamlelerin, bölgedeki çatışmanın jeopolitik boyutunu küresel ölçekte daha da büyüttüğü söylenebilir.
Yemenlilerin stratejik aklı ve jeopolitik okuması…
Yemenli liderlerin küresel ölçekteki krizi ortaya çıkaran bu jeopolitik okumayı nasıl yapabildikleri sorusu önemli. Yıllarca abluka altında yaşayan yerel bir hareketin, dünya ticaretinin şah damarını ve küresel lojistik hatların zayıf noktalarını bu denli isabetle tespit etmesi ne kadar şaşırtıcı değil mi?
Yemenli liderler, sadece asimetrik savaş yöntemlerinde uzmanlaşmakla kalmadıkları gibi küresel güçlerin meşguliyetlerini ve Batı ittifakının deniz güvenliğindeki kırılganlıklarını çok iyi analiz eden kolektif bir stratejik vizyon edinmişler.
Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan operasyonel alan...
Babülmendep’in doğusunda Yemen, batısında Cibuti ve Eritre yer alırken; Etiyopya ve Somali, Afrika Boynuzu’nun stratejik devamını oluşturur. Kızıldeniz- Babülmendep-Aden Körfezi-Somali açıkları-Hint Okyanusu güzergâhı, Yemen ile Afrika Boynuzu’nu aynı jeopolitik fay hattında buluşturur. Ensarullah’ın operasyon sahasını Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na doğru genişletmesiyle savaş, Yemen sınırlarına sığmayan bölgesel ve küresel bir güç mücadelesine dönüştü. Çünkü Babülmendep’i kontrol altında tutmak ya da burada deniz trafiğini tehdit edebilecek askerî kapasiteye sahip olmak, dünyanın en kritik ticaret ve enerji güzergâhları üzerinde söz sahibi olmak demektir.
Bu nedenle mücadele Kızıldeniz’in güvenliği, Afrika Boynuzu’ndaki askerî varlık, Hint Okyanusu’na erişim ve küresel deniz yollarının denetimiyle bağlantılı. Yemen’de başlayan çatışma geldiği nokta itibariyle, bugün Babülmendep’i aşarak Hint Okyanusu’na kadar uzanıyor. Husilerin sahadaki bu askeri tırmanışı, yüksek teknoloji füze-İHA sistemlerini etkin kullanımı ve Suudi Arabistan sınır hattı ile enerji altyapısına yönelik güncel saldırı tehditleri; Riyad yönetiminin petrol tesislerini, stratejik limanlarını ve ekonomik projelerini ciddi bir baskı altında tutuyor.
Bu tablo, Riyad'ın güvenlik politikasında yeni arayışları ve İsrail'le yürütülen temasların kapsamını da gündeme getiriyor.
Riyad yeni güvenlik arayışında İsrail’e yaklaşıyor…
Washington ile Tahran arasındaki çatışmanın derinleşmesi, ABD’nin güvenlik şemsiyesine güvenen Suudi Arabistan ve diğer Batı yanlısı Körfez ülkelerinde ciddi güvenlik kaygılarına yol açtı. Geniş çaplı bir bölgesel savaşta ilk hedeflerden biri olma endişesi, özellikle Riyad üzerindeki baskıyı artırdı.
İran’la yaşanan çatışmada ABD’nin koruyucu güç kapasitesi ve caydırıcılığının yetersiz kaldığı yönündeki değerlendirmeler, Washington’a duyulan güveni de sorgulatmaya başladı. Bu tablo, Suudi Arabistan’ı daha pragmatik ve alternatif güvenlik arayışlarına yöneltti.
İsrail ordu komutanından Körfezin sultanlarına Almanya'da brifing…
Tel Aviv ile Riyad arasında, ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) aracılığıyla Yemen’deki Ensarullah güçlerine karşı istihbarat paylaşımına yönelik temaslar yürütülüyor. İsrail’den sağlanacak desteğin; Ensarullah’ın askerî hareketlerinin izlenmesi, muhtemel saldırıların önceden tespit edilmesi, Suudi Arabistan’ın stratejik tesislerinin korunması ve Babülmendep’te seyrüsefer güvenliğinin sağlanması üzerinde yoğunlaştığı belirtiliyor.
İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, ABD Merkez Komutanlığı, United States Central Command -CENTCOM- tarafından düzenlenen kapalı toplantıda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Ürdün ve Mısır’dan üst düzey askerî yetkililerle gizli bir görüşme gerçekleştirdi.
CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper’ın da katıldığı toplantıda Zamir, İsrail ordusunun farklı cephelerde yürüttüğü operasyonlar hakkında katılımcılara brifing verirken, Cooper ABD’nin bölgedeki askerî varlığı ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğine ilişkin planlarını anlattı.
Görüşmelerde İran savaşı ve bölgesel güvenliğin yanı sıra Suudi Arabistan ile Ensarullah arasındaki çatışmanın tırmanması da gündeme geldi. Almanya’daki bu buluşma, Riyad–Tel Aviv hattındaki örtülü temasların diplomatik düzeyin ötesine geçerek CENTCOM çatısı altında askerî ve istihbarî iş birliğine doğru ilerlediğine işaret ediyor.
Nitekim toplantının ardından İsrail ile Suudi Arabistan’ın, Ensarullah’a karşı Riyad’a istihbarat, gözetleme ve keşif desteği sağlanması konusunda CENTCOM aracılığıyla görüşmeler yürüttüğü bildirildi.
İki ülke arasındaki temasların yanı sıra ABD'nin Riyad'a yönelik savunma alanındaki olası adımları da bölgesel güvenlik tartışmalarının bir başka boyutunu oluşturuyor.
Türkiye'ye verilmeyen F-35’ler Suudi Arabistan'da!..
Aynı zamanda Washington, Suudi Arabistan’ın İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde İsrail ile ilişkilerini resmen normalleştirmesini teşvik etmeyi sürdürüyor. ABD'nin Suudi Arabistan'a F-35 satışı ile sivil nükleer işbirliğine dair adımları İsrail güvenlik bürokrasisinde niteliksel askeri üstünlük (QMO) tartışmalarını tetiklerken, İsrail'in ABD'den ek askeri mühimmat ve telafi paketleri talep edeceği ifade ediliyor.
Türbe gezenlere dikkat!..
Diğer taraftan Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Antlaşması’nın, bölgesel güç dengelerinde kolektif caydırıcılık açısından yeni bir safha açtığı belirtiliyor. Son günlerde fellik fellik türbe gezen bazı yetkililer ise bu anlaşmayı Yemen’den Suudi Arabistan’a yönelik saldırılar karşısında da gündeme getiriyor.
Bu çevreler, Türkiye’nin işini gücünü bırakıp ivedilikle Riyad yönetiminin yardımına koşması gerektiğini savunuyor. Böylece Yemen’deki çatışmanın Türkiye’yi de doğrudan içine çekebilecek yeni bir bölgesel güvenlik tartışmasına dönüştüğü görülüyor. Ama bilmiyorlar mı ki; bu pakt, hukuki süreçler açısından henüz bağlayıcı bir aşamaya geçmiş değil.
Milletlerarası antlaşmalar Türkiye’de nasıl yürürlüğe girer?
Anlaşmanın Türkiye ayağında metin henüz TBMM Genel Kurulu'na gelmemiş, onay süreci tamamlanmamış ve Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmemiştir. Anayasal ve hukuki prosedürler tamamlanmadığı için Türkiye’nin bu anlaşma kapsamında yasal bir yükümlülük altına girmesi ve askeri-stratejik taahhütlerini hukuken yürürlüğe koyması şu aşamada mümkün değildir.
Türkiye’nin imzaladığı milletlerarası antlaşmalar, Anayasa’nın 90. maddesi ve 9 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi uyarınca yürürlüğe girer. Kural olarak antlaşma önce TBMM tarafından uygun bulunur, ardından Cumhurbaşkanı tarafından onaylanır ve Resmî Gazete’de yayımlanır. Bazı ekonomik, ticari ve teknik antlaşmalar ise belirli şartlarda TBMM’nin uygun bulma kanunu olmadan yürürlüğe konulabilir. Usulüne göre yürürlüğe giren milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Temel hak ve özgürlüklere ilişkin antlaşmalarla kanunların çelişmesi hâlinde antlaşma hükümleri esas alınır. Ayrıca bu antlaşmalar hakkında Anayasa Mahkemesine iptal başvurusu yapılamaz. Böylece imzalanan bir antlaşmanın Türkiye açısından bağlayıcı hâle gelmesi, imzadan sonraki anayasal ve hukuki işlemlerin tamamlanmasına bağlıdır.
Buna rağmen, ABD diplomatik kanalları ve İsrail istihbarat analizleri, söz konusu paktın resmiyet kazanma ihtimalini ve bölgesel emniyet kuşaklarının genişleme potansiyelini yakından izliyor.
Riyad yönetimi akıllı olsun yoksa aklını alırlar!..
Size bu ihtar veya uyarı cümlesi sokak ağzı gibi gelebilir. Lakin hiç de öyle değil. Suudi yönetimi, İsrail ile yakınlaşırken Türkiye’den uzaklaştığının farkında değil.
Neden mi? İsrail, daha düne kadar Suriye’de Ankara’nın terör örgütü ilan ettiği silahlı gruplara her türlü desteği vermekle kalmıyor, Türkiye’nin Suriye’de askerî varlık bulundurduğu üs ve tesisleri de bombalıyordu. İsrail’in Türkiye’ye karşı işlediği suçların “günah galerisi” oldukça kabarık. Gazze konusunda Türkiye’nin politikası zaten belli. Doğu Akdeniz’de ise İsrail’in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ile Türkiye’ye karşı geliştirmeye çalıştığı askerî ve stratejik iş birliği ortada.
Bütün bunlar dururken şu soruyu sormak gerekiyor: Türkiye, kendisine karşı düşmanca tutum geliştiren İsrail ile “savunma ve güvenlik” adı altında askerî ve istihbarî iş birliği kurmaya çalışan Suudi Arabistan’a sıcak bakar mı?
Suriye'den Yemen'e kimler gitti veya gönderildi?
Suriye iç savaşına Özbekistan başta olmak üzere Orta Asya’dan gelen silahlı unsurların önemli bir bölümü Şara döneminde yeni Suriye askerî yapısına dâhil edildi. Özellikle Özbeklerin oluşturduğu Katibat İmam el-Buhari (KIB) ve Katibat Tevhid ve Cihad (KTJ) gibi yapılanmalar HTŞ ile birlikte savaşmıştı.
Uygur ağırlıklı Türkistan İslam Partisi mensuplarının da yeni Suriye ordusunun 84. Tümeni bünyesine alınması söz konusu. BM raporu, en az 3 bin 500 yabancı savaşçının yeni silahlı kuvvetlere entegrasyonu için plan uygulandığını kaydediyor. Suudi Arabistan’ın, Şam yönetiminden Yemen’de Ensarullah’a karşı savaşmak üzere Suriyeli savaşçılardan oluşan organize bir birlik göndermesini istediğine ilişkin haberler gündeme geldi.
Euronews Arapça’nın 19 Eylül’de aktardığı bilgilere göre Şam, bu talebi reddetmekle birlikte, kişilerin kendi iradeleriyle Yemen’e giderek savaşa katılmalarını engellemeyeceğini ve bu tür bireysel katılımların sorumluluğunu üstlenmeyeceğini bildirdi.
Suriyeli savaşçıların Türk personeliyle birlikte faaliyet gösteren ekiplerin parçası olarak Yemen’e gittiği yönündeki iddiaların doğruluğu ise henüz araştırılıyor.
Bu gelişmenin dikkat çekici bir başka boyutunu, Suriye’deki yabancı savaşçılar oluşturuyor. İç savaş sırasında Özbekistan, Doğu Türkistan ve Orta Asya’nın diğer bölgelerinden Suriye’ye gelen silahlı unsurların önemli bir bölümü, Şara yönetimi döneminde yeni Suriye ordusunun askerî yapılanmasına dâhil edildi. Şam’ın bireysel geçişlere engel olmayacağını bildirmesi, bu gruplar içindeki Uygur, Özbek ve diğer yabancı savaşçıların Yemen’e gidip gitmediği sorusunu da gündeme taşıdı. Ancak söz konusu unsurların Yemen’e organize biçimde sevk edildiğini doğrulayan bağımsız ve güvenilir bir kanıt henüz ortaya konulmuş değil.
İkinci bir Lawrence ve Şerif Hüseyin vakasına geçit yok!
Her ne kadar Türkiye’de Washington DC odaklı bazı çevrelerin Mekke Anlaşması’nı referans göstererek Türkiye’yi savaşa dâhil etme çabaları olsa da Türk devlet aklının bu tür bir girişime fırsat vermeyeceği söylenebilir.
Hele hele ne kadar Türk ve Türkiye düşmanı varsa onlarla kol kola girmekte beis görmeyen Suudiler için böyle bir karar almak, ikinci bir Lawrence ve Şerif Hüseyin vakası olmaz mı?
Ömür Çelikdönmez'in yazısında ele aldığı gelişmeler, Yemen'deki çatışmadan Suudi Arabistan'ın İsrail'le güvenlik temaslarına ve Türkiye'nin bölgesel konumuna kadar uzanan geniş bir jeopolitik tablo ortaya koyuyor.