Ana Sayfa

Ömür Çelikdönmez yazdı: İman Hakikatlerinden Fon Hakikatlerine! Fon Krizinde Para Nereden Geldi, Nereye Gitti, Kimler Kazandı?

Giriş: Güncelleme: Okuma: ~16 dk Editör: Safiye İşgören
Paylaş
Ömür Çelikdönmez, Türkiye'deki fon krizini kaleme aldığı yazısında 131 fon ve 455 bin 758 yatırımcıya ilişkin gelişmeler üzerinden sermaye piyasalarındaki para hareketlerini, fon-hisse ilişkilerini ve soruşturma kapsamında gündeme gelen bağlantıları değerlendirdi.

Ömür Çelikdönmez, Türkiye'de Eylül 2026'da gündeme gelen fon krizini ve krizin çevresinde şekillenen finansal, siyasi ve bürokratik ilişkileri mercek altına aldığı yazısında, soruşturmanın yalnızca fonların tasfiyesiyle sınırlı olmadığını savundu.

İman Hakikatlerinden Fon Hakikatlerine! Fon Krizinde Para Nereden Geldi, Nereye Gitti, Kimler Kazandı?

Türkiye’de kimin eli kimin cebinde, bilmek gerçekten zor. İç içe geçmiş menfaat ilişkileri söz konusu olduğunda, ne inanç ne aidiyet ne de cemaat sınırları geçerliliğini koruyor. “Sermayenin dini yoktur” sözünün ne kadar isabetli olduğu bir kez daha görülüyor.

İnsanlarımıza şükretmeyi, kanaatkâr olmayı ve “bir lokma bir hırka” anlayışını öğütleyenlerin; firavunlara rahmet okutacak ölçüde göz kamaştırıcı bir lüks ve ihtişam içinde yaşamaları aslında fazla söze gerek bırakmıyor. Karun karakterli bu para avcıları, “Güvenme varlığa, düşersin darlığa” sözünü de unutmuş görünüyor. Ama bildiğimiz bir şey var: Hesapsız kasap, ne bıçak bırakır ne masat.

131 Fon, 455 Bin Yatırımcı, Fon Krizi Büyüyor

Türkiye sermaye piyasalarında Eylül 2026'da patlak veren fon krizini yalnızca bazı yatırım fonlarının ödeme ve likidite güçlüğüne düşmesinden ibaret sanmayın. Neden mi? Çünkü araştırmamdan anladığım kadarıyla, ortaya çıkan tablo oldukça karmaşık.

Düşük fiili dolaşıma sahip hisselerde olağanüstü fiyat hareketleri yaşanırken, bu hisseleri taşıyan fonlar da hızla büyüyor. Fonlarla şirketler arasındaki ilişkiler, yatırımcıların toplu çıkış talepleri ve yurt dışına para transferleri ise krizin diğer önemli boyutlarını oluşturuyor.

Bütün bunlara düzenleyici kurumların müdahale zamanlaması ile bazı aktörlerin siyasi ve bürokratik çevrelerle temasları da ekleniyor. Kısacası, bazı hisselerin fiyatları şişirilmiş, bu hisseleri alan fonlar büyümüş; para çıkışları ve şirketlerle fonlar arasındaki al takke ver külah ilişkileri de krizi derinleştirmiş.

Fon krizi Türkiye’nin mali güvenliğini tehdit ediyor

SPK'nın 17 Eylül'deki kararlarıyla 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verildi. SPK'nın 23 Eylül'de açıkladığı MKK kayıtlarına göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.

Dolayısıyla yaşananlar artık birkaç fon yöneticisinin veya belirli şirket hisselerinin sorunu olmaktan çıkmıştır. Fon krizinin büyümesi, yabancı yatırımcıların Türkiye sermaye piyasalarına duyduğu güveni ve risk algısını da doğrudan etkileyebilir.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları açısından ise düzenleyici kurumların etkinliği, piyasa şeffaflığı ve yatırımcıların korunması yakından izlenen başlıklardır. Krizin yönetilememesi hâlinde mesele, sermaye piyasalarının sınırlarını aşarak Türkiye’nin finansal itibarı ve ülke risk primi üzerinde de baskı oluşturabilir.

Bu çerçevede Çelikdönmez, fon krizinin oluşum mekanizmasını ve soruşturma kapsamında gündeme gelen para hareketlerini farklı başlıklar altında ele alıyor.

Ali Cengiz oyununda fon-hisse-fon döngüsü nasıl oluştu ?

Krizin merkezindeki mekanizmayı anlamak için öncelikle piyasada sınırlı miktarda işlem gören, halka açık pay oranı düşük şirket hisselerine bakmak gerekiyor. Bu tür hisselerde alınıp satılabilen pay miktarı sınırlı olduğu için, fonlardan gelen yüksek hacimli alımlar fiyatları şirketlerin gerçek ekonomik ve finansal değerinden hızla uzaklaştırabiliyor. SPK’nın dikkat çektiği manipülasyon ve “sistemik risk” tehlikesinin temelinde de bu bulunuyor.

Alavere dalavere şöyle işliyor:

Fonlar, piyasada sınırlı miktarda işlem gören hisseleri reel değerlerinin çok üzerine taşıyacak büyüklükte alımlar yapıyor. Artan talep hisselerin fiyatını yükseltiyor. Hisse fiyatındaki yükseliş fonun net varlık değerini ve geçmiş performansını artırıyor. Yüksek getiriyi gören yeni yatırımcılar fonlara yöneliyor ve sisteme giren yeni para tekrar aynı veya benzer hisselere aktarılıyor. Bir tür daadet zinciri anlayacağınız.

Böylece: fon büyüdükçe hisse, hisse yükseldikçe fon büyüyor. Ancak bu mekanizmanın zayıf noktası, ekrandaki fiyat ile gerçek piyasa likiditesinin birbirinden kopmasıdır.Yani hissenin ekranda görünen fiyatı yüksek olsa bile, o fiyattan satıp paraya çevirecek yeterli alıcı olmayabilir.Kısacası, kâğıt üzerindeki değer başka, gerçek satışta elde edilebilecek para başka.

Bir fon milyarlarca liralık sığ hisse taşıyorsa portföyündeki hisselerin ekranda görünen fiyatı teorik olarak yüksek bir fon değeri yaratabilir. Fakat fon aynı pozisyonu satmaya başladığında yeterli alıcı bulunamazsa ekrandaki servetin tamamı nakde çevrilemez. Sonuçta karayı bulan ama parayı bulamayan keriz olunuyor.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'i kimler neden istenilmeyen adam ilan ettiler?

Mehmet Şimşek yönetimindeki ekonomi programının başarılı olup olmadığı uzun süredir tartışılıyor. Veriler kadar vatandaşın yaşadığı hayat pahalılığı da ortada. Dar gelirliler, asgari ücretliler ve bir dönem iktidarın en güçlü seçmen tabanlarından birini oluşturan emekliler, uygulanan sıkı ekonomi politikalarının ağır yükünü taşıyan kesimlerin başında geliyor.

Ancak fon krizine gelindiğinde tabloya başka bir açıdan da bakmak gerekiyor. Krizin patlak vermesinin ardından Finansal İstikrar Komitesi’nin devreye girmesi, SPK’nın sorunlu fonlara yönelik tasfiye sürecini başlatması ve piyasa bozucu işlemlere karşı adımlar atılması, Şimşek yönetiminin krizin kontrol altına alınmasında önemli bir rol üstlendiğini gösteriyor. Bununla birlikte, bu yapıların nasıl bu kadar büyüdüğü ve denetim mekanizmalarının neden daha önce harekete geçmediği soruları da ortada duruyor.

Bu gelişmelerden sonra aylardır “Şimşek gitsin” diyen bazı çevrelerin gerekçeleri de yeniden sorgulanmayı hak ediyor. Acaba rahatsızlık yalnızca uygulanan ekonomi politikalarından mı kaynaklanıyordu, yoksa Şimşek döneminde finans piyasalarında sıkılaşan denetim ve müdahaleler de bazı çıkar çevrelerini rahatsız mı ediyordu? Fon krizinin bütün bağlantıları ortaya çıktıkça bu sorunun cevabı da daha belirgin hâle gelecektir.

Kamuoyu sorunu ne zaman öğrendi?

Kriz takvimi şöyle; SPK'nın kendi açıklamasına göre olağandışı hareketler 2025'in son çeyreğinde gözlemlendi. Konu, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek başkanlığında 2 Aralık 2025'te toplanan Finansal İstikrar Komitesi'nin gündemine getirildi.

3 Aralık'ta SPK bünyesinde çalışma grubu oluşturuldu. 15 Aralık'ta Borsa İstanbul ve Takasbank'tan görüş istendi.18 Aralık'ta nitelikli yatırımcı olmak için gereken finansal varlık sınırı 1 milyon liradan 10 milyon liraya çıkarıldı.

28 Ocak 2026'da hazırlanan rehber taslağı Hazine ve Maliye Bakanlığına sunuldu. 18 Şubat'ta MKK'nın görüşü istendi. Haziran ve Temmuz aylarında TEFAS ve fon değerleme sisteminde çeşitli değişiklikler gerçekleştirildi.

Temmuz ve Ağustos aylarında Borsa İstanbul, Takasbank ve MKK ile yoğun toplantılar yapıldı. Kapsamlı rehber ise 28 Ağustos 2026'da kamuoyuna açıklandı. Bu kronoloji artık bir basın iddiası değil, doğrudan SPK'nın kendi açıklamasında yer alıyor.

Dolayısıyla sorulması gereken temel soru şudur; kamu otoriteleri riskin varlığını 2025'in son çeyreğinden itibaren biliyorsa, sistemin 2026 Eylül'ünde büyük bir likidite krizine dönüşmesi neden engellenemedi?

Para nereye gitti?

Sorunun cevabı bu tekerlemede. Para nereye gitti? Fona yattı! Fondan nereye gitti? Krizle battı! Kriz ne yaptı? Likiditeyi yuttu! Ee, para hiç kalmadı mı? Yandı, bitti, kül oldu!

Krizin ikinci ve belki de en kritik boyutunu para hareketleri oluşturuyor. Soruşturmaya ilişkin kamuoyuna yansıyan bilgilere göre bazı şirket ve fon yöneticilerinin yurt dışına gerçekleştirdiği para ve kripto varlık transferleri incelemeye alındı. MASAK üzerinden yürütülen incelemelerin yöneticilerle birlikte yakınlarının mali hareketlerini de kapsadığı bildirildi.

Özellikle İsviçre'deki banka hesaplarına gerçekleştirildiği ileri sürülen milyonlarca dolar ve avroluk transferler soruşturmanın dikkat çekici başlıkları arasında bulunuyor. Burada transferin varlığı ile paranın suç geliri olduğu iddiası birbirinden ayrılmalıdır. Paranın kaynağı, hangi ticari işlemlere dayandığı ve fon piyasasındaki işlemlerle bağlantısının bulunup bulunmadığı adli soruşturmayla ortaya çıkarılmalıdır.

Ancak transferlerden daha önemli olan unsur zamanlamadır

Düzenleyici kurumların hazırlık yaptığı ve yeni tedbirlerin gündeme geldiği dönemde büyük yatırımcıların pozisyonlarını azaltıp azaltmadığı; fonlardan olağanüstü büyüklükte para çıkışı yaşanıp yaşanmadığı ve yurt dışı transferlerinin bu tarihlerle örtüşüp örtüşmediği MKK, Takasbank, MASAK ve banka kayıtları üzerinden bir an önce açıklığa kavuşturulmayı bekliyor.

TCMB neden müdahale etti?

Krizin ulaştığı boyutu gösteren en önemli gelişmelerden biri Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının devreye girmesidir. TCMB, 17 Eylül'de finansal piyasalardaki gelişmeleri gerekçe göstererek Türk lirası likidite imkânlarını genişletti.

Merkez Bankası;haftalık repo ihaleleriyle sağlanan fonlamayı artıracağını,bankaların TCMB'den borçlanma limitlerini güncelleyeceğini, teminat iskonto oranlarını azaltacağını açıkladı.

Aynı gün toplanan Finansal İstikrar Komitesi ise piyasalardaki hareketliliğin sınırlı sayıdaki portföy yönetim şirketinin yönettiği bazı fonlarda yaşanan kredi ve likidite sorunlarından kaynaklandığını açıkladı.

Komite, Borsa İstanbul ve sermaye piyasalarının genelinde temel veya yapısal risk bulunmadığını, sorunun fon piyasasının belirli bölümünde yoğunlaştığını bildirdi.

Finansal İstikrar Komitesi’nin resmî değerlendirmesine göre sorun, sermaye piyasalarının genelinden değil, belirli fonlarda ortaya çıkan kredi ve likidite sıkışıklığından kaynaklanıyor. Ancak aynı açıklamada “bulaşma riskinin” önlenmesine yönelik tedbirlerden söz edilmesi, sorunun diğer fonlara ve piyasanın geneline yayılma ihtimalinin de göz ardı edilmediğini gösteriyor.

Krizin İç Dinamikleri

Fon krizini Türkiye'nin ekonomik koşullarından bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Yüksek enflasyon ortamında tasarruf sahiplerinin mevduatın üzerinde getiri araması, bireysel tasarrufların yatırım fonlarına ve borsaya yönelmesini hızlandırdı.

Köşe dönmeciler çuvalladı

Olağanüstü getiri açıklayan fonlar, doğal olarak kısa sürede yüksek kazanç peşinde koşan, daha fazlasını isteyen yatırımcıların ilgisini çekti. İkinci sorun, sığ hisselerde büyük fon pozisyonlarının oluşmasıydı. Üçüncü sorun ise bazı fonların benzer pozisyonlarda yoğunlaşmasıydı.

Sonuçta bir kısır döngü başlıyor: Yatırımcılar fondan çıkmak isteyince fon elindeki hisseleri satmak zorunda kalıyor. Satışlar arttıkça hisse fiyatları düşüyor, hisseler düştükçe fon daha fazla değer kaybediyor. Fonun değer kaybettiğini gören diğer yatırımcılar da paralarını çekmek isteyince yeni satışlar geliyor ve düşüş daha da hızlanıyor.

Siyasi, bürokratik ve cemaat çevreleriyle temaslar

Uğur Mumcu, yıllar önce çalışmalarında tarikat, siyaset ve ticaret arasındaki ilişkilerin üzerine gitmiş; dinî yapıların ekonomik ve siyasi güç odaklarıyla kurduğu bağları sorgulamıştı. Bugün fon krizi etrafında ortaya çıkan ilişkiler ağı da ister istemez Mumcu’nun dikkat çektiği bu üçlü yapıyı yeniden hatırlatıyor.

Fon soruşturmasında adı geçen bazı aktörlerin ticari faaliyetlerinin yanı sıra siyaset, bürokrasi ve dini cemaat çevreleriyle geçmişe uzanan temasları da kamuoyuna yansıyan bilgiler arasında bulunuyor.

İktidar nezdinde itibar görenler

Bu temasların en görünür olduğu isimlerden biri Pusula Holding ve Katılımevim Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Turhan. Turhan’ın yalnızca finans ve iş dünyasındaki faaliyetleri değil, dinî cemaat çevreleriyle kurduğu ilişkiler de fon soruşturmasının ardından yeniden gündeme geldi. Ama bir farkla kendi isteği ile değil.

Basına yansıyan haberlerde Turhan’ın Nurcu çevrelerle bağlantılı olduğu, bu çevrelerde faaliyet gösteren bazı isim ve kuruluşlarla temaslarının bulunduğu ileri sürülüyor.

Özel jetle gerçekleştirilen umre seyahatlerine bazı tanınmış dinî çevrelerden isimlerin katıldığına ilişkin haberler, bu ilişkilerin yalnızca manevi birliktelikten ibaret olup olmadığını akla getiriyor. Fon soruşturmasıyla birlikte ortaya çıkan bu tablo, Uğur Mumcu’nun yıllar önce dikkat çektiği tarikat-siyaset-ticaret üçgenini bir kez daha tartışmaya açıyor mu?

Paranin gücü mü cemaatin gücü mü?

Turhan ailesi tarafından Bingöl'de yaptırılan Yaşar Turhan Anadolu Lisesi'nin 14 Mart 2026'daki açılışına Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan katıldı. Aynı program kapsamında “Serdar Turhan Kampüsü Çocuk Evleri Sitesi”nin temel atma töreni gerçekleştirildi.

Adı geçen şahsın siyasi ve bürokratik çevrelerle temasları yeni değil ki! fon krizinden çok önceye uzanıyor. Tasarruf finansman şirketlerinin yasal denetim altına alınmasına ilişkin düzenlemelerin ardından, 2021 yılında dönemin TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanı Cevdet Yılmaz ile AK Parti Bingöl Milletvekili Feyzi Berdibek, Katılımevim sahipleri Serdar ve Salih Turhan’ı İstanbul’da ziyaret etmişler.

İman hakikatlerinden fon hakikatlerine!

FETÖ, Süleymancılar ve diğer örneklerde olduğu gibi, son fon krizinde Nurcu bir grubun adının da bu tür iddialarla anılması nasıl değerlendirilmelidir? Sözde insanları “iman hakikatleriyle” buluşturduklarını iddia edenlerin, iş para ve menfaat ilişkilerine geldiğinde bir anda gerçek ilahlarına yönelmeleri düşündürücüdür.

Karşımızda artık yalnızca dinî cemaatler değil; para, güç ve nüfuz ilişkileri içerisinde kriminalleşmiş dinî yapılar bulunmaktadır. Mesele bu yönüyle bir inanç tartışmasının ötesine geçmiş; dinî aidiyetin ekonomik çıkar, nüfuz ve güç devşirme aracına dönüştürülmesi sorununa dönüşmüştür.

Serdar Turhan'ın cemaat çevreleriyle temaslarına ilişkin açık kaynaklarda kayıtlar mevcut. Kasım 2020'de Said Nursî'nin talebelerinden Hüsnü Bayramoğlu'nu ziyaret eden Turhan'ın, görüşme sırasında Risale-i Nur okuduğu ve Bayramoğlu'nun duasını aldığı Nurculara yakın medyada yer almıştı.

Turhan’ın Çare Yardımlaşma ve Kalkınma Derneği ile Çare Uluslararası İlim ve Araştırma Vakfı’yla bağlantılı faaliyetleri de basına yansıdı. Çare Yardımlaşma ve Kalkınma Derneği, Cumhurbaşkanlığı’nın 7464 sayılı kararıyla “kamu yararına çalışan dernek” statüsünde bulunuyor; tüzüğünde ise yurt içi ve yurt dışında insani yardım, eğitim, sağlık ve sosyal destek faaliyetleri amaçları arasında yer alıyor. Çare Uluslararası İlim ve Araştırma Vakfı ise dernekten ayrı bir tüzel kişilik olarak faaliyetlerini sürdürüyor.

Akkafa deyip geçmeyin

Nur Mektebi adı altında dinî sohbetler ve Risale-i Nur dersleriyle tanınan, Ümraniye merkezli Nur Mektebi İlim ve Kültür Derneği’nin kurucusu, uzun süredir özellikle gençlere yönelik dinî sohbetlerle sosyal medyada faaliyet gösteren Uğur Akkafa'nın da fon soruşturmasında adı geçiyor.

İnsanların anlamadığı ne, biliyor musunuz? Bu foncuların kendilerine rehber edindikleri Said Nursî, “Sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz” der.

Çünkü insanın yolculuğu âlem-i ervahtan başlayıp dünyaya, dünyadan kabre ve âlem-i berzaha, oradan da ebedî hayata uzanan bir seferdir. Dünya ise bu yolculuğun yalnızca kısa bir durağıdır.

Hem buna inanacaksınız, hem özel sohbetlerinizde insanlara bunları anlatacaksınız, hem de kalkıp anlattıklarınızın yüz seksen derece zıddı işler yapacaksınız. İşte asıl çelişki burada başlıyor.

Tera cephesinde siyaset ve bürokrasi bağlantısı

Tera cephesinde ise siyasi ve bürokratik geçmiş açısından dikkat çeken başka bir bağlantı var. Tera Yatırım Yönetim Kurulu Başkanı Emre Tezmen, eski Ulaştırma Bakanı Oğuz Tezmen’in oğlu. Tansu Çiller başkanlığındaki DYP–CHP koalisyonu olan 52. Hükümette, 31 Ekim 1995–6 Mart 1996 tarihleri arasında TBMM dışından bağımsız Ulaştırma Bakanı olarak görev yapan Oğuz Tezmen, Millî Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşar Yardımcılığı, Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarlığı, Türk Telekom ve Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanlığı gibi devletin önemli kurumlarında üst düzey görevler üstlenmiş birisi.

Kamu görevlerinin ardından özel sektöre geçen Oğuz Tezmen, Tera Yatırım’ın kuruluş ve büyüme sürecinde de etkin rol aldı. Bugün şirkette Onursal Başkan olarak yer alırken, Emre Tezmen Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürütüyor. Kamuyu Aydınlatma Platformu/KAP kayıtları, baba-oğlun şirketin en büyük ortakları arasında bulunduğunu da gösteriyor. Böylece Tera’nın hikâyesinde bürokrasi, siyaset ve finans dünyası aynı aile üzerinden kesişiyor.

Ahtapotun kolları

Dolayısıyla fon krizindeki bazı aktörlerin çevresinde yalnızca finans şirketlerinden oluşan bir ilişki ağı değil; iş dünyası, siyaset, bürokrasi ve dini-sivil çevrelere uzanan geniş bir sosyal temas ağından söz edilebilir.

Ancak siyasi veya dini çevrelerle temas, tek başına soruşturma konusu sermaye piyasası işlemlerine katılım veya hukuki sorumluluk anlamına gelmez. Araştırılması gereken nokta, bu sosyal ve siyasi temasların mali ilişkiler ve düzenleyici süreçlerle kesişip kesişmediğidir.

Hakan Fidan ve Ankara'daki Güç Dengeleri Üzerinden Yapılan Yorumlar

Fon operasyonunun siyasi arka planına ilişkin tartışmalar yalnızca yazılı basınla sınırlı değil. YouTube, podcast ve çeşitli bağımsız dijital haber platformlarında olay, Ankara'daki siyasi ve bürokratik güç dengeleri üzerinden de yorumlanıyor.

23 Eylül 2026'da **“**Operasyon Tera: Fidan'ın Tüm Adamları” başlığıyla yayımlanan içerik bunlardan biridir. Yayında Tera operasyonundaki bazı isimlerin Hakan Fidan çevresiyle ilişkili olduğu ileri sürülmekte; bazı yatırımcıların yüksek kazançların ardından sistemden zamanında çıkması, Tera çevresindeki ticari ilişkiler ve bazı siyasi-bürokratik bağlantılar üzerinden daha geniş bir ilişki ağı kurulmaktadır.

Benzer dijital yayınlarda Tera çevresindeki bazı isimlerin geçmişte istihbarat bürokrasisiyle bağlantılı olduğu ve operasyonun Ankara'daki farklı güç merkezleri arasındaki mücadeleyle birlikte değerlendirilmesi gerektiği yönünde de iddialar gündeme getirildi.

Bu yayınların varlığı önemlidir; ancak içeriklerde ileri sürülen iddialarla resmî soruşturma bulgularını birbirinden ayırmak gerekir. Bugün itibarıyla Hakan Fidan'ın fonlardaki usulsüz işlemlere katıldığına ilişkin kamuoyuna açıklanmış bir savcılık tespiti, SPK bulgusu veya kesinleşmiş yargı kararı bulunmuyor.

Dolayısıyla bu yayınlar kanıtlanmış mali ilişkinin değil, operasyonun siyasi arka planına ilişkin alternatif yorum ve iddiaların kaynakları olarak değerlendirilmelidir.

Dış Etkenler: Yabancı Aktörden Çok Güven Sorunu

Mevcut bilgiler fon krizinin yabancı bir devlet veya yabancı finans kuruluşu tarafından oluşturulduğunu göstermiyor. Yani yerli malı Türk'ün malı. Tam bir Made İn Türkey.

Bugüne kadar ortaya çıkan mekanizma ağırlıklı olarak Türkiye içerisindeki fon-hisse ilişkileri, likidite yönetimi, portföy yoğunlaşması ve düzenleyici denetim üzerinde yoğunlaşıyor. Ancak ve ancak krizin önemli bir dış boyutu da var.

Türkiye sermaye piyasalarının uluslararası itibarı

Reuters'ın 22 Eylül 2026 tarihli analizine göre MSCI ve FTSE Russell gibi uluslararası endeks kuruluşları daha önce Türkiye piyasasında şeffaflık ve piyasa erişilebilirliği konusunda kaygılar dile getirmişti. Dolayısıyla yabancı yatırımcı açısından mesele yalnızca 131 fonun tasfiyesi değil, Türkiye'deki fiyat oluşum mekanizmasına ve düzenleyici kurumların piyasa gözetimine duyulan güvendir, güvensizliktir

İngiliz basını: likidite ve spekülatif balon

Financial Times, gelişmeleri düşük likiditeli hisselerde yoğunlaşan fonlar üzerinden oluşan spekülatif balon ve bunun yatırımcı fonlarını tehlikeye sokması çerçevesinde değerlendirdi.

Gazete, bazı fonların likit olmayan ve düşük fiili dolaşımlı hisselerde yoğunlaşmasının şirket değerlemelerini bozduğunu, yükselen fon performansının yeni yatırımcı parasını çektiğini ve mekanizmanın sonunda likidite krizine dönüştüğünü aktardı. FT ayrıca Türkiye'deki kamu otoritelerinin krize TCMB'nin likidite tedbirleri, SPK'nın fon tasfiyeleri ve diğer kamu müdahaleleriyle karşılık verdiğine dikkat çekti.

ABD basını: yatırımcı güveni

ABD basınındaki değerlendirmelerde; yüksek enflasyon ortamında tasarruflarını korumaya çalışan bireysel yatırımcıların olağanüstü getiri açıklayan fonlara yönelmesi öne çıkarılıyor. Tartışmanın dışarıdan bakıldığında en önemli boyutlarından biri, Türkiye'nin finansal düzenleme sistemine yönelik uluslararası yatırımcı güvenidir.

Yabancı yatırımcı açısından kritik soru, olağanüstü fiyat hareketlerinin nasıl bu büyüklüğe ulaşabildiği ve düzenleyici kurumların müdahalesinin neden krizin likidite sorununa dönüşmesinden önce sonuç vermediğidir.

Alman basını: tasfiye ve yatırımcıların parası

Alman Deutsche Welle ise meseleyi ağırlıklı olarak fonların tasfiyesi, soruşturma ve yatırımcıların paralarının nasıl geri ödeneceği üzerinden izliyor. 23 Eylül itibarıyla Pusula Holding Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Turhan ile Tera Yatırım Holding yöneticisi Emre Tezmen'in de aralarında bulunduğu beş kişinin tutuklanmasıyla soruşturmadaki tutuklu sayısının 9'a yükseldiği bildirildi.Bunlar kesinleşmiş mahkûmiyet kararları değil, devam eden soruşturma kapsamında verilen tutuklama kararlarıdır.

Fransızca Avrupa medyası: Ponzi benzetmesi

Fransızca yayınlarda Türkiye'deki fon krizi; ortada gerçek ve sürdürülebilir bir kazanç olmadığı hâlde, yeni gelen yatırımcıların parasının önceki yatırımcılara “kâr” veya “getiri” diye ödendiği, “Ponzi tipi” veya “Ponzi benzeri” fon tartışması üzerinden ele alınıyor.

Euronews'in 23 Eylül tarihli haberinde Tera ve Pusula yöneticilerine yönelik soruşturma, yüz binlerce yatırımcının bulunduğu fonların tasfiyesi ve yatırımcıların paralarının ne ölçüde geri alınabileceği birlikte değerlendiriliyor.

Rus basını: adli soruşturma ön planda

Rus basınında ise ekonomik mekanizmadan ziyade soruşturmanın adli ve kurumsal boyutu öne çıkıyor. Kommersant'ın yaklaşımında şirket yöneticilerine uzanan soruşturma ve Türkiye'deki borsa skandalının hukuki sonuçları ağırlık kazanıyor.

Dolayısıyla uluslararası medyanın meseleye aynı pencereden bakmadığı görülüyor: İngiliz ve Amerikan finans basını likidite, fiyat oluşumu ve yatırımcı güvenine; Alman ve Fransız yayınları yatırımcıların kaybı ve tasfiyeye; Rus basını ise soruşturmanın adli boyutuna ağırlık veriyor.

Madof’un Ponzi sistemi benzetmesi ne kadar doğru?

Türkiye'deki sistemi doğrudan Bernie Madoff'un kurduğu klasik Ponzi sistemi olarak tanımlamak için mevcut bilgiler yeterli değil. Madoff sisteminde yeni yatırımcıların parası eski yatırımcılara aktarılıyor ve gerçekte gerçekleşmeyen yatırımlar yapılmış gibi gösteriliyordu. Türkiye'deki olayda ise gerçek yatırım fonları, gerçek şirketler, gerçek hisseler ve Borsa İstanbul'da gerçekleşen işlemler bulunuyor.

Benzerlik başka noktada ortaya çıkıyor: Kâğıt üzerinde oluşan servetin tamamının aynı anda nakde çevrilememesi. Bir fonun taşıdığı sığ hisse ekranda 100 liradan işlem görüyorsa, milyonlarca hissenin de 100 liradan satılabileceği varsayımı fonun hesaplanan değerini yükseltebilir.

Fakat fon satışa geçtiğinde yeterli alıcı bulunmazsa fiyat hızla aşağı iner. Bu nedenle yalnızca zarar eden yatırımcıların durumu değil, sistem yükselirken kimlerin hangi fiyatlardan girdiği, kimlerin ne kadar kazandığı ve kimlerin zamanında çıktığı da araştırılmalıdır.

Paranın izi sürülürse soygunun faiileri ortaya çıkar

Türkiye'deki fon krizinin gerçek büyüklüğü yalnızca tasfiye edilen 131 fon veya bu fonlardaki 455 bin 758 yatırımcıyla ölçülemez. Asıl mesele sermaye piyasasının fiyat oluşturma, gözetim ve güven mekanizmalarının nasıl işlediğidir.

Bugün cevaplanması gereken sorular açıktır: Fonların ilk yatırımcıları kimlerdi? Hangi fon hangi hisseden, hangi tarihte ve ne miktarda aldı? Bu alımlar sırasında hisselerin fiili dolaşım oranları neydi? Fonlar olağanüstü değer kazanırken sisteme kimler girdi?

Kimlere önceden fon patlağı haber verildi?

TEFAS üzerinden geniş yatırımcı kitlesinin parası gelmeye başladıktan sonra ilk yatırımcılar ne kadar para çekti? 28 Ağustos düzenlemesinden ve 17 Eylül müdahalesinden önce büyük çıkış yapan yatırımcılar kimlerdi? Yurt dışına gerçekleştirilen büyük para transferlerinin fon işlemleriyle bağlantısı var mıydı?

Kimlere iltimas geçildi kimler kurtarıldı?

Kamu otoriteleri olağandışı fiyat hareketlerini 2025'in son çeyreğinde tespit ettiği halde sorun neden Eylül 2026'da likidite krizine dönüştü? Siyasi, bürokratik ve dini çevrelerle belgelenmiş sosyal temasların herhangi biri mali ilişkilerle kesişiyor muydu?Dijital yayınlarda ortaya atılan siyasi ve bürokratik bağlantı iddialarının şirket, banka, Merkezi Kayıt Kuruluşu A.Ş./MKK veya MASAK kayıtlarında karşılığı bulunuyor mu?

Aslında bu soruların önemli bölümünün cevabını spekülasyonlarda değil; MKK, Takasbank, Borsa İstanbul, KAP, SPK, MASAK ve banka kayıtlarında bulmak mümkün.

Mali Güvenlik, Millî Güvenliktir!

Türkiye’nin önündeki mesele yalnızca sorunlu fonları tasfiye etmek değildir. Sermaye piyasalarına güven yeniden kurulacaksa, para hareketleri başlangıçtan sonuna kadar ortaya çıkarılmalıdır: Kim koydu, kim yönetti, kim kazandı, kim zamanında çıktı ve sonunda zarar kimin sırtına bırakıldı?

Çünkü küçük yatırımcının alın teri, üç beş kişinin servetini büyüteceği sahipsiz bir kaynak değildir. Dar gelirlinin, emeklinin, memurun ve yıllarca biriktirdiği parasını değerlendirmeye çalışan vatandaşın cebinden çıkan her kuruşun hesabı sorulmalıdır. Finans piyasalarında kurulan hiçbir çıkar düzeni milletin emeğinden ve devletin hukukundan üstün değildir.

Fon krizi artık yalnızca bir borsa veya yatırım meselesi değil, Türkiye’nin mali güvenliğini ilgilendiren ciddi bir sorundur. Sermaye piyasalarının güvenliği, millî ekonominin ve dolayısıyla devletin ekonomik bağımsızlığının ayrılmaz bir parçasıdır. Kimsenin milletin parasını kendi çıkar düzeninin sermayesi hâline getirme hakkı yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Türk milleti de sahipsiz değildir. Devletin görevi yalnızca kriz çıktıktan sonra müdahale etmek değil, milletin alın terini hedef alan düzenlerin kurulmasına baştan izin vermemektir. Mesele birkaç fonu kapatmakla değil; bütün bağlantıları ortaya çıkarmak, sorumluların hesabını hukuk önünde sormak ve küçük yatırımcının hakkını son kuruşuna kadar korumakla kapanacaktır.

Çelikdönmez, yazısında fon krizinin tüm yönleriyle aydınlatılması için finansal kayıtların ve soruşturma kapsamındaki bağlantıların ortaya çıkarılmasının önemine dikkat çekiyor. 

Safiye İşgören
Editör: Safiye İşgören