Haber365 Ana Sayfa » Medya » Perihan Mağden 'O Fare'yi Özkök'e Benzetti

Perihan Mağden 'O Fare'yi Özkök'e Benzetti

Perihan Mağden 'O Fare'yi Özkök'e Benzetti
24.06.2011 Cuma 10:36
Bu Habere 1 Yorum Yapıldı
Bu Haber 1193 Defa Okunmuştur
Perihan Mağden, Ertuğrul Özkök'ü savunan Ahmet Hakan'a cevap verdi: "Gittim gördüm nasıl adi bi yaratık bu Stuart Little! Nasıl ilticacı, tırmanıcı, buldumcuk! Nasıl satıyor fareliğini/ kökenini/ aslını, nasıl yamanıyor o beyaz aileye; anlatamam. 'Ulan adam ne biçim özdeşleşmekte haklı! Aynı Özkök bu fare!' oldum."

İŞTE PERİHAN MAĞDEN'İN BUGÜNKÜ YAZISI


A-ha da işte tek-er tek-er dökülüyor önüme yine köşecilikten “İllallah!” deme nedenlerim!

Paralı Asker, efendisi için herrr zamanki aç açıkgözlüğü, araya şakacılık/mesafe (“ironi” kelimesini sarf edemeyeceğim) koyma numaraları, “Ben adamı suya götürür /susuz getiririm

– Öyle bir dedektörüm ki herkesin façasını böyle indiririm” alamet-i farikasıyla atılmış.

Efendisi dün harbiden zırvalamıştı!

Medyatava adlı site bence densizlik edip “Anne maymunla yavru maymuna bakıp da hislenebilir misin sen Züleyha?” adlı kompozisyonu “Perihan Mağden’e cevap!” olarak manşetleyince de; Butler A. efendisinin gözlerindeki ıstıraba karşı koyamayarak bana dair bu müthiş SUÇLAMAYI kıvraklamak zorunda kaldı anlaşılan.

E, elimiz armut toplamıyor. Kindar bir Gürcü’yüz şunun şurasında. Bu yazıdan sonra da “Vengeance is mine said the Lord” dövmeletecem koluma. (Tanıdığınız dövmeci var mı?) Alayına bunların, cevap vermiyecem. Yeminle.

Bunlar nasıl bir ruhsal gurup halveti içinde balıktırlar, nasıl bir romantizmin /kavuşamamanın pençelerinde kıvranmaktadırlar ki Amsterdam’da, Berlin’de, Mekke’de sürekli göz gözeler! Belki Eküri Ahmet H. da Berlin’de konserdeydi. O. Eğin’in gözlerindeki acının, Efendisi Ertuğrul’un gözlerindeki acıyla çarpılmasını gördü. Benim “korkunç” yazım üstüne bizim büyük çaresizliğimiz oldular!

Dayanamadı, mitralyözü eline aldı “Dadada daaaan!” Vurmuş beni, üstelik dört yüz elli bin satan büyyük gastesinde! Oysa oyunun üstadları bilirler: Bu ne idüğü/dediği belirsiz yazısı üstüne, ya elli bin masum Hürriyet okuru bulup okursa benim yazımı; Beyinin acısı/çiğnenen onurunun gıcırtısı (durduk yerde) elli binle çarpılmayacak mı?

Şimdi (biraz karmakarışık yazısından gidiyorum) “Ferrarisini satan bilge” ayağına yatıyormuşum ikide birde. Ve fakat bu bayat benzetmesini (girin tarayın Hürriyet arşivini, işiniz yoksa) Radikal’i daha önceki terk edip dönüşüm üstüne de yapmıştı!

Stoktan yeme Ahmet Hakan! O maymunun gözlerindeki heyecandan hiç mi nasibini almadın/alamayacaksın?

Bu Paralı Asker, köşesinden birkaç saatliğine ayrılırken ayakkabısını sıkıştıranların piyasasında, çok da iyi bilir benim nerden/nasıl/neden ayrıldığımı. Ama İngilizce’de “once and for all” tabir ediliyor, “Çamura Yatıp Çamur Sıçratmayanlara Para Yok!” piyasasında onun gibi köşe tutmuşsan, sallayıp (üstelik aynı bayatlıkları) karşındakini izahate mecbur bırakıyorsan da; başarılısın.

Aferin Ahmet H.! Bak senin yüzünden tarihimin EN KARANLIK noktalarını tek tek tek açıklayacağım şimdi. Mecbur bıraktın beni ufaklık!


İlk olarak İki Genç Kızın Romanı’nı yazmak için saf ve temiz hislerle bıraktığım Radikal gazetesindeki köşeme, bir yıl sonra (geçimimi temin etmek için de!) geri döndüm.

Sonra ama Bu Takım’ın egemenliğinin giderek artması, siyasi kutuplaşmanın belirginleşmesi, ortalığın “sit com” yaftalanan dallamalıklarla inlemesi gibi nedenlerle Radikal’i ve köşeciliği bünyem kaldıramamaya başladı. Bir yanda da edebiyatçılığın temiz suları, beni kollarına/huzura çağırıyordu. Yine bıraktım. Radikal’i üç yıl sonra.

Birkaç ay sonra (daha katlanılır olacağını ümit ederek) Aktüel’de yazmaya başladım. Orda yazdığım Vicdani Red! yazım üstüne o denli korkunç bir mahkemelenme süreci yaşadım ki; yine Radikal’e döndüm. Haftada dört ya da bir yazmam fark etmiyordu; zira ben habire mahkemeleniyordum!

Ayrıca Meydandaki Ergenekon Çetesi’nin: Sevgi Erenerol’undan, Oktay Yıldırım’ına (hani Ümraniye’deki sarmaşık kaplı evinde Danıştay ve Cumhuriyet’e atılan bomba paketinden kalanların bulunduğu emekli subay) Kemal Kerinçsiz’inden Özgür Bakkallar Vicdani Redde Karşı (misali) Derneği’ne bastığı, beni ve yanımda olmaya gelenleri iki saat mi nedir, mahkeme koridorunda (Sultanahmet Adliyesi) kuşatma altında tuttuğu, “PKK’nın fahişesi”nden “Eroin tüccarı!”na “Denizanası!”ndan şimdi hatırlamadığım “nezih” ve “yerli yerinde” diğer sloganlara boğduğu o şahane mahkemelenme ortamından sonra –

“Yok be!” oldum. “Yiğitliğin onda dokuzunun kaçmak olduğu bu topraklarda kaçmayacaksın. Meydanı onlara bırakmayacaksın. Aynen devam!”

Ve de Doğan Medyası’nın “müstakil sol açığı” Radikal’de yeniden yazmaya başladım.

O dönem sancılı geçti: En azından İsmet Berkan açısından. Ben artık devasız derecede “taraf”tım. Ergenekon İdeolojisinin borazanlığından Merkez Medya’nın Amiral Gemisi olduğunu söyleyen Hürriyet gastesiyle, geminin kaptanı olduğunu söyleyen E. Özkök’ü sorumlu tutuyordum, özellikle.

Giydiriyordum, saydırıyordum, itham ediyordum. Ama “reytingim” iyiydi. Atılmıyordum. Oysa mahkeme yüklerim de ağırdı. Başbakan’a on bin lira da ödemişti benim yüzümden Aydın Doğan; başkalarına da.

Diyelim Hrant Dink’in katillerine methiye düzen şarkıyı yazıp söyleyen Ozan Arif ve İsmail Türüt’e hakaretten üç ayrı hapis cezası verdi bana Beykoz Adliyesi (ndeki yerel mahkeme.) Oysa Sultanahmet’te yargılanan Ozan Arif’le İsmail Türüt “nefret suçlarına” girecek (Avrupa’nın herhangi bir yerinde) o “şarkı”, “ifade özgürlüğü” telakki edildiğinden, beraat ettiler.

Aldığım üç hapis cezası da paraya çevrildi. Takır takır ödedi Aydın Doğan. Yani: maddi ve manevi yüküm çekilmez olmuştu!

Tam böyle açıklamaya çalışırken Doğan Medyası’ndaki konumumu, daha birkaç gün önce o “güzellemenin” söz yazarı Ozan Arif CNN Türk’te Tarafsız Bölge programındaydı.

Bütün yollar Roma! Bütün yollar Roma!

Uzun lafın uzunu: 2009 yılının ocak sonunda köşeme, Amiral Gemisi Kaptanı Özkök’e mütemadi saydırmalarımdan sinirleri tel tel olup/ arada sansürlenmemi harbiden şahsî olarak rica eden İsmet Berkan’a da, kendime de ACIYIP veda ettim.

Yani İKİ KÜSUR yıldır yazmamışım. Bedelli A. Hakan durunamadığımı, “arada sırada” Taraf’tan uzandığımı söylüyor. Ferrari’ye doyamadığımdan.

Neredeyse iki buçuk yılın ardından İKİ yazı yazdım: Birincisi Survivor Taner, ikincisi de “survive etmeye çalışan” Özkök’ün Ahmet Kaya’yla helalleşme girişimi üstüne.

Şimdi “arada sırada” (aklım Ferrari’de ya!) yazmış oluyorum A.H’ya kalırsa. Bunların bütün “mantıkları” çarpıklık-çarpıtmaca üstüne. Bütün dilleri bilinçli bir dolan’a dayalı. “Su içtim” yazsalar, durup düşüneceksiniz “Ne halt etmiş acaba?” diye. O kadar olur yani.

Yurdumuzun son model Demokrasi Tanrıçası (Forever Muhalif) N. Mert’e köşe ihsan edildiğini söyleyerek E. Özkök tarafından, iki taraflı sokmuşum kılıcımı anlaşılan.

Zira Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına seçilmesi döneminde “meşruiyet” krizinden mustarip olan N. Mert “Hayır olamaz! Cumhurbaşkanı O olamaz!” diye yazmaktan pul pul olurken, kendisine cevap vermişliğim var ilaç niyetine. (Hoş, terapi de şart bence.)

Eş dost da söyledi (yoksa dünyada aklıma gelmezdi!) Özkök’e bunca saydıran birinin (BENDENİZ yani) N. Mert’le takışması DA bence kendisine hem sol açık Radikal’de, hem de Özkök’ün Hürriyet’inde yazma imkânını “bahşetti.” (Aydınlatmaya doyamayan bir fener için, ne kadar geniş-letilmiş bir arazi!)

Özkök genellikten “özele” alınınca “Bi o sayfaya bi bu sayfaya savrulacak hatun muyum ben!” gerekçesiyle DE (başka başka benleri de, pardon nedenleri de vardır muhakkak) Power Ranger Mert, üç-beş gün içinde soluğu (o zamanlar Zafer Mutlu tayfasının hoş şimdi de öyle, idaresindeki) Milliyet’te aldı. Bunlara “bir soluk almak” “iki dinlenmek” haram ağbicim. Halkları aydınlatmak, soluksuz bir uğraş! (White Woman’s Burden)

Baksanıza: şimdi yıllardır televizyonda on yüz bin kanalda kafamızı ütülemekten yılmamış/ bezmemiş/ doymamış/ doyamamış “NTV erken yaz tatiline soktu benim ebedî muhalifliğimi, orijinal fikirlerimi!” diye, “ennn solcuların” gastesine demeçliyor. Sevin birbirinizi!

Sana ekran mı yok, tarafsız bölge mi, duble yol mu yok ablacım? Bu sorunun cevabı için de, Hürriyet’in Atıl Hakanının, bambaşka karanlık bulamaçlardan (esasında hiçbirinin) atılmayacağını, umalım.

Yani besbelli N. Mert’ine Özkök’ün “köşe bahşetmesine” de “kana kan intikam!” olan Bedelli Hakan’ın bu müthiş yazısı, sicilimdeki EN KARANLIK dosyanın açılmasıyla kreşendolanıyor!

2000’lerin başında E. Özkök’e telefon açıp en cici kız sesimle “Fareniz sinemalara buyurdu hünkârım!” filan demişim. (“Sosyopatların Şahitliği” sinemalara film adı öneriyorum.)

Özellikle o zamanlar Tavşan Kardeş’likten çıkıp (insanlığa bir türlü ısınamadığından) henüz Türkiye’de gösterilmemiş olan Stuart Little’a geçeceğini duyurmuştu Fuzuli Özkök sitsit köşesinde.

Ben de (kızım o yıllarda altı yaşında filan) bütün çocuk filmlerinin zorunlu takipçisiyim. Gittim gördüm nasıl adi bi yaratık bu Stuart Little! Nasıl ilticacı, tırmanıcı, buldumcuk! Nasıl satıyor fareliğini/ kökenini/ aslını, nasıl yamanıyor o beyaz aileye; anlatamam. “Ulan adam ne biçim özzdeşleşmekte haklı! Aynı Özkök bu fare!” oldum.

Konuyla ilgili (yani S.Little’dan nasıl iğrendiğimle ilgili) bir yazım da mevcuttur. Arayın bulun Radikal’in arşivlerinde.

Kabıma sığamayıp bir saraka/ hakaret/ arkasından gülme vesilesi olur diye gazetesinden aradım.

Neşeli Günler’imde böyle münasebetsiz, kendin pişir kendin ye eğlence için sicil yakan davranışlarım olmuştur! Çok da itiraf etmişimdir.

Sekreteri zart diye bağladı, bunla dalgamı geçtim; ama “tersinden anlama” ordinaryüsü olduğu için mesleği ve karakteri gereği, ÂNINDA ertesi gün köşesinden “Perihan Mağden telefonla aradı!” diye (sanki gönendirici bir konuşmaymış) ilan etti. Hoş “Sosyopatların Son Yazı” kitabında okumuşsunuzdur; sosyopatların suratına tükürsen gönenirler! Tecrübesiz davranıp açık vermeyeceksin.

Ben Radikal’de beyine onca saydırırken niye açmadı bu Hürriyet’te köşe ihsan edilmeme kompleksimi? (Bu zırva teorilemenin jelatini bozulmasın diye mi?) Şimdi kendisinin köşe değil, şişe açacak durumu kaldı zira.

SİCİLİMİN EN KARANLIK SAYFASI olan “S. Little telefonumu” neden bunca zaman sümen altı etti? Su üstünde zeytinyağı. Yavuz hırsız, Baskın basanındır biri için bunca yıl nemalandırıp/ daldırıp/ heybeciğinden çıkaracağı bir tek BU zırvalık mı vardı yani, internet zavallılarının yıllardır aleyhime tedavülde tutmaya doyamadıkları?

A. Hakan’a tavsiyem yazımın çıktığı gün A Haber’den Erdoğan Aktaş’a “Bana dair elli tane yazı yazdı, bir tane daha yazsa ne olur” diyen efendisi kadar kalender, “Yıllardır okumuyorum onu; helalleşme yazısını da okumadım” diyen (yine) efendisi kadar hakikatsever olmasıdır!

A, pardon. En az onun kadar hakikatsevmez olan Doğan Medyalaması’nın kiralık atıcılığı da buna kalmış; tahayyül edin! Vay haline! Halinize cümlenizin!

İŞTE AHMET HAKAN'IN MAĞDEN'İ KIZDIRAN DÜNKÜ  YAZISI

Taraf gazetesinde, Ertuğrul Özkök'ün Ahmet Kaya'nın Fransa'daki mezarına giderek "helalleşmesini" sert dille eleştiren Perihan Mağden'e cevap dün Hürriyet yazarı Ahmat Hakan'dan gelmişti.

Ahmet Hakan'ın Perihan’ın Ertuğrul’a şirinlik yaptığı günler' başlıklı o yazı: 

PERİHAN Mağden, “köşesini efeler gibi bırakıp gitmiş müdanasız şahsiyet” havası basarak kafa ütülemeyi pek sever.
Bir tür “Ferrari’sini satan bilge” havası basar yani...
Ama aynı Perihan Mağden, arada sırada Taraf gazetesinden kafayı çıkararak, aklının nasıl da sattığı Ferrari’de kaldığını da kanıtlar.
Neyse... Neyse...
Mesele bu değil zaten.
Mesele şöyle bir şey:

* * *
Perihan Mağden, Taraf’taki son kafa çıkarışında...
Ertuğrul Özkök’ün Paris’te Ahmet Kaya’nın mezarını ziyaret edip helallik dilemesi meselesini eksen yapan “hezeyan” halinde bir yazı kaleme aldı.
Ertuğrul Özkök’ten yola çıkan ama önüne gelene bin tekme atan bir yazı.
En çok da Özkök’e saydırdı yazısında:
“Merkez medyanın en kurnaz, en tahripkâr kalemi” diyor.
“Yelloz” diyor.
“Utanmaz” diyor.
“Attığı manşetlerle Ahmet Kaya’nın bir nevi sürgünde ölümüne neden oldu” diyor.
Diyor da diyor yani...

* * *
Perihan’ın hezeyan halinde yazdığı bu yazıyı okuyunca...
Ertuğrul Özkök’ün 2000’li yılların başında yazdığı “Kanvas Pantolonlu Adamlar Geliyor” başlıklı yazısını anımsadım.
Yazıyı buldum.
Şöyle başlıyor:
“Önceki gün Perihan Mağden telefon ettiğinde büromun renklerine bakıyordum. ‘Sizin haftanız başlıyor’ dedi. Önce neyi kastettiğini anlamadım. ‘Küçük fareniz geldi’ dedi. O zaman anladım. Bu hafta Stuart Little filmi başlıyor”.
Dikkat:
Ertuğrul Özkök bu yazıyı yazdığında Hürriyet’te o manşetler atılmış, Ahmet Kaya da sürgünde ölmüştü.
* * *
Düşünün:
Ertuğrul Özkök’ü “attığı manşetlerle Ahmet Kaya’nın bir nevi sürgünde ölümüne neden olmak” ile suçlayan Perihan Mağden, bir bahar sabahı, Ertuğrul Özkök’ün telefonunu tatlı tatlı çaldırıyor.
Bir “cici kız” edasıyla Özkök’e şirinlik yapıyor.
“Sizin haftanız başlıyor Ertuğrul Bey... Küçük fareniz geldi” falan diyor.
Şirinlik yaparken de “Attığı manşetlerle Ahmet Kaya’nın bir nevi sürgünde ölümüne yol açtı” cümlesi aklının ucundan bile geçmiyor.
* * *
Dün sevimlilik yaptığın adama bugün “Ahmet Kaya’nın ölümüne yol açtı” diye saldıracaksın.
Dün “Küçük fareniz geldi Ertuğrul Bey” diye şirinlik yaptığın adama bugün -biraz da o “küçük fareler” nedeniyle- “medyanın yellozu” diye alenen hakaret edeceksin...
Nedir? Ne olmaktadır?
Belki de olayı kavramak için Perihan Mağden’in, Taraf’taki yazıda Özkök için kullandığı “köşe ihsan etmişti / sütun bağışlamıştı” nitelemelerini deşmemiz gerekir.
Ertuğrul’un “köşe ihsan ettiği” günlerde “Sizin haftanız başladı, küçük fareniz geldi” diye şirinlik yapmalar...
Köşenin ihsan edilmeyeceğinin anlaşıldığı günden itibaren ise Özkök’e sistemli bir şekilde her fırsatta çakma faaliyeti.
Ve en sonunda işi “medyanın yellozu / Ahmet Kaya’nın katili” noktasına getirme.
Acaba bu çelişkinin arka planında bir “ihsan edilmeyen sütunun sancısı” yatıyor olabilir mi?

PERİHAN MAĞDEN'İN TARTIŞMA ÇIKARAN ÖZKÖK YAZISI


Bir utanmazlığın anatomisi

Dün gece geç vakit bir intemet sitesinde kan dondurucu bir arsızlığın görüntüleri, altyazılarıyla karşılaştım, Bu dönemde "ancak dayanamadığı zaman kalemi eline alan biri" farz edin beni. Hakikaten durunamadım; yazıyorum. Merkez Medyanın en kurnaz, en tahripkâr, en yelloz kalemi gitmiş Ahmet Kaya'nın mezarının önünde melül mahzun dikilmiş, bol bol fotoğraflatmış kendini; bir de alt metin "düzenlemiş" feci aklınca: Efendim, aralarına bîr manşet tatsızlığı girmiş olan ve "Saza niye gelmedin" şarkısına bayıldığı Ahmet Kaya'yla "helalleşmiş." (Öyle istermişmiş.)

Şimdi biliyorsunuz ekürisi Ahmet Hakan'la umreye de gitmiştî. Din imanda da kîmse bunların -muhakkak- eline su dökemez. Ama "helalleşme" birisi sağken yapılır. Gidenîn cenazesinde imamın üç kere (İslamiyet'te âdet bu) "Hakkınızı helal ediyor musunuz" diye kalanlara sorduğu bir kısım var. Ölüye sorulamıyor; ancak kalanlar haklarını helâl edebiliyorlar. Ahmet Kaya'ya sorulsa, Ertuğrul özkök için NE cevap vereceğini ise, muhayyelenize bırakıyorum. Bu "kalan" gidip kendi hakkını mı helal edîyor dolaylı yoldan da olsa ölümüne neden olduğu Ahmet Kaya'ya, ne halt ediyor uhrevî olarak; onu çıkartamıyoruz.

Çıkartmamızı istediği: ne kadar uzlaşmacıt kutupsuz, insanî-zartzurt! Bilye. Çıkartmamızı istediklerini böyle bir zihnin, zihniyetin tam olarak bilemeyeceğîm: Topaçlıyor işte bir şeyler! Zaten Paris'teki ünlü Pere Lachaise mezarlığına takım taklavat/ceket kravat Ahmet Kaya'yla "helalleşme seansını" teşhir edip cümlemizin cinlerini (üstadı olduğu üzre) bir kez daha bir kez daha tepesine çıkarmak için de; gitmemiş. Edith Piaf bölümü îçin Devlet'in TRT'si adına çekilen; o mezarlığa götürülüyor. Büyük bir Edith Piaf üstadıymış anlaşılan; Doğan Müzik'ten CD çıkartmışlığı da var» Paris'te kıytırık doktorasını yazmak için kalmışlığı da. (Vakti zamanında Atılgan Bayar köşesinde doktoranın konusunu - kofluğunu filan konu edip yazmıştır.)

Her neyse TRT bütçesinden orda bulunmuşken, bu kan dondurucu teşhirciliği de yapıyor; arada çok mühim enformasyonlar da dayıyor. Onöre etmek için herhalde (yine bu müthiş karakterin derin motivasyonlarını bilemiyoruz) çektikleri programın prodüktörünün adını da veriyor: Serhat Akinan! Aa! olursa bu kadar olur: DJ Dobi'nin erkek kardeşi demek TRT'ye bu programı yapıp satan prodüktör! O Dj Dobi ki daha yakın zamanda gastesi Akşam adına mıdır, en azından ordan manşet manşet Murat Karayılan'la görüşmesiyle gündemi sarsalamıştı. Aralarında bir Taraf yazarının da bulunduğu "Ölüm Listesi" olayının arkasında da, onun bilgilendiriciliğinin olduğu ortaya çıkmıştı!

Bu Serdar Akinan (Dobi Kardeş) "Kan Uykusu" adlı "Türk Ordusu Ne Merhametlî öldürür" alt yazısıyla "pazarlanabilecek" Osman Pamukoğlu şaheserinin de, pardon belgeselinin de yaratıklandırıcısıdır. Şimdi "Kandil Belgeseli" çekmekle meşgul oralarda. Medyalamamızın nasyonalist figürleri "pro-PKK" kesildiler bir nevi başımıza; biliyorsunuz. Kürt Siyaseti'ne de birden bir sempati taşması içîndeler: Seçimler öncesi Merkez Medya'nın şekere bulanmış Ergenekon İdeolojisi neferleri Kürt politika ağalarının yanı yanıbaşında röportaj almaya olsun, onları övmeye olsun doyamadılar! Serdar Akinan'ın datam bu dönemde Karayılan röportajı olsun, Kandil belgeseli olsun bir zamanlama şahikasıdır yani. Bakın Özkök prodüktörünün adını vermese tüm bu düşüncelere garkolmayacağız. Bu nedenle Paris KabirZiyareti nedeniyle kendisine "ajan prodüktör" lakabını vermeme izin veriniz rica ederim.

Bu akıl/vicdan almaz adamın Ahmet Kaya açılımı bu kadarla da kalmıyor: inanılmaz bir benzetme patlatıyor! Paris'e gitmeden önce Berlin'de birlikte konsere gittiği Oray Eğin'in gözlerinde de aynı acıyı görmüşmüş! Yani Amerika'da ikamet buyurduğunu bildiğimiz Oray Eğin (hani 'davet edildîği îçin çılgınca sevindiği') Türkçe Olimpiyatlarrna Berlin'de bir konser yüzünden "katılamadığını" köşesinden duyurmuştu. O konser bu konser olmalı! 2 Kanka Berlin'de buluşuyorlar (O. Eğin ta Amerikalar'dan kalkıp birkaç günlüğüne geliyor) ve gözlerindeki acı, Hürriyet manşetleriyle bir nevi sürgünde ölümüne neden olduğu adamın gözlerindeki (farazi benzer) acıyı hatırlatıyor Eski Genel Yayın Kaptanına! O-HA! Insan burda ister istemez Gülten Kaya'yı düşünüyor. Ahmet Kaya'nın iki kızını düşünüyor. Bu fotoğrafları görüp bu yazıyı okuyunca duyacaklan öfkeyi, çekecekleri acıyı, utanmazlığın/arlanmazlığın BU DENLİSİNİN onlarda yaratacağı tahribatı düşünüyor. Eski günlerde köşemde yazdığım bir dizi "Ahmet Kaya'nın ölümüne kim-ler neden oldu" yazım üstüne bana inanılmaz güzellik ve incelikte bir mail yollamıştı Gülten Kaya. Orda, en çok kızım için endişelendiğini yazmıştı. Kendi kızlarının her gün okula sırt çantasmda Hürriyet gazetesinin manşetinin ağırlığını da yüklenip gittiğini de. Bunları yazarken dahi tüylerim diken diken oluyor. Böylesi bir gamsızlık, aldırışsızlık, utanmazlık ancak BU ülkenin Merkez Medya'smın figürleri için mümkün!

Geçenlerde kitabı üstüne verdiği bir röportajda "'Ergenekon Çetesi'nin bir kısmı içerde olabilir. Ama Ergenekon İdeolojisi toplumumuzda müthiş bir yaygınlık kazandı" tarzında laflar ediyordu Alper Görmüş. Evet, mesele tam da bu! Ben televizyonda "Medyanın Ergenekon ayağı kazınmadı" derken tam da bunu kast ediyordum. Silahlı külahlı bu çeteye "yardım ve yataklık" sırf evinde bomba paketleri saklamakla olmuyor ki. Diyelim bu: Kaba Yardım. Asıl Merkez Medya'nın bu ideolojiye, yıllardır süren ve son zamanlarda iyice tırmandınlan "ince yardımlan" sözkonusu.

Soner Yalçın'ın gözaltına alınmasından sonra Hürriyet'teki tarihçilik tam sayfasını bir-iki hafta daha yayınlamaya devam etmek; "tarih" bilgisiyle hakiki tarihçileri dumura uğratmış bu isme o tam sayfanın açılması kadar anlamlıdır, semboliktir, dayanışmacıdır, trajikomiktir, Keşke Özkök yayın yönetmenliği titrini başının üstünde taşımaya devam etseydi de: Akşam'da harcanacağına, tam sayfa bir tarihçikçîlik sayfasını diyelim Serdar Akinan'a devredebilseydi.

Hoş, kankası Oray Eğîn'e neden bir köşe ihsan etmedi tüm Hürriyet partilerinde "dışardan" tek insan olarak ağırlandığı halde, orası meçhul! E tabii konsere gitmek, "onun gözlerinde o acıyı görmek" ayrı, köşe ihsan etmek ayrı. Köşeyi; Taraf'ın yorum sayfasında yol inşaatlarıyla askerî harekâtların TARİHİMİZDEKİ paralelliğîne dikkat çeken yazıdaki fikri apartıp Berlin'deki konferansta ve Brüksel'deki Kürt televizyonunda "döküp saçan" akademisyen hanım kaleme (Nuray Mert'e) bahşetmişti mesela.

O akademisyen doçent doktor N.Mert'tir ki: "Sivil dikta kavramını yurda ben armağan ettim" diye müdavimi olduğu münazara programlarında yırtınmaktan perişan oldu. Oysa "mahalle baskısı"ndan sonra tedavülde en uzun süre kalan o kalp paranın, pardon "kavramın" patentinin Soner Yalçın'a (iki yıl kadar mı ne öncesinden) ait olduğu; "Bu kavramı dolaşıma sokmalıyız" vs. tarzı notlarından evi basıldığında ortaya çıkmıştı! Tanrım bütün yollar nasılda Roma'ya çıkıyor! Ergenekon İdeolojisî'yle ben Askerî Vesayet bağımlılığını/ tercihini, kendi halkına/ onun tercihlerine duyulan alerjiyi/ çeşitli kılık ve kılıflar altında yutturulmaya kalkılan antidemokratik temayüllerin toplamını kast ediyorum.

Cürmünden çok fazla yer (nefes alıp verebileceğimiz: orman) yakan bu ideolojiden, medyadaki temsilinin vahim ağırlığından (yandaş medyada' dahi onların meşrebi egemen) bu aktörler aktristler arasındakî müthiş dayanışmadan, paslaşmadan daha tehlikeli bir şey de görmem mümkün değil naçar demokrasimiz için. Demokrasimiz adına.

Advertorial
Anahtar Kelimeler
Bu Habere Oy Verin
Bu Haber Oylanmadı. İlk Siz Oy Kullanın.
Bu Habere Yorum Ekle
  • Misafir
    24.06.2011 15:17
    yazık
    Ahmet Hakan artık tahammül edilemezlikten çıkıp mide bulandırmaya başladın.