Haber365 Ana Sayfa » Gündem » 17 Yaşında İdam Edilen Erdal Eren'in 'Son Bakış'ı (Galeri)

17 Yaşında İdam Edilen Erdal Eren'in 'Son Bakış'ı (Galeri)

17 Yaşında İdam Edilen Erdal Eren'in 'Son Bakış'ı (Galeri)
13.12.2011 Salı 15:19
Bu Habere 0 Yorum Yapıldı
Bu Haber 4831 Defa Okunmuştur
12 Eylül darbesinin sembol ismi, 17 yaşında idam edilen Erdal Eren'in son fotoğrafının, yani 'Son bakış'ın birbirine geçen öyküleri.
BİR FOTOĞRAF ETRAFINDA DÖNEN BİRÇOK ÖYKÜ OKUYACAKSINIZ

12 Eylül darbesinin hemen ardından henüz 17 yaşındaki Erdal Eren idam edildi. Hücresinin önündeki son fotoğrafını Savaş Ay çekti. Son röportajını Emin Çölaşan yaptı. “Önce İnsanım Sonra Gazeteci” kitabına ilham kaynağı oldu. Sezen Aksu, Aysel Gürel ve Onno Tunç fotoğraftaki bakıştan etkilenip “Son Bakış” şarkısını yaptı. Yıllar sonra Teoman “17” şarkısını bu fotoğrafa yazdı.

Siyah-beyaz bir fotoğraf… Yakası kürklü paltosuyla bir “çocuk” koğuşun kapısında dimdik ayakta duruyor. Belli ki hava her anlamda “soğuk”, çok “soğuk”… Bakışlarında öyle yüksek perdeden bir “kahramanlık” da yok, pişmanlık da, korku da… Ama ağır dozda hüzün var, okuyabilene…

Fotoğraf, çekildiği tarihten bir gün sonra asılacak; “12 Eylül karanlık tablosu”nun sembol isimlerinden Erdal Eren’e ait. O anı ölümsüzleştirense dönemin genç foto-muhabiri Savaş Ay…

Eren’e biçilen suç “bir eri öldürmek” . Oysa tutanaklar “kurşununun yakından sıkıldığını” gösteriyor. Eren “Evet, ben de o tarafa doğru sıktım ama uzaktan, üstelik er öne doğru düştü. Belli ki arkadan ateş edilmişti” diyor. Tutanaklar da aynı şeyi söylüyor. Ama çare yok… Dönem karanlık, tablo karanlık, Eren’in talihi de…

17 yaşında ama daha önce aileyi ilgilendiren bir arazi davası için yaşı mahkeme kararıyla bir sene büyütülmüş. “Kemik raporu” 17’yi gösterse de kâr etmiyor…
Şartlar uygun, “uydurulmuş”… Kalem kırılmış…

İç içe geçen öyküler

Savaş Ay’ın Emin Çölaşan’la, sol ve sağ görüşlü mahkûmları “kaynaştırmak” için uygulanan “karıştır-barıştır” koğuş sistemini haberleştirmek için gittiği Mamak Cezaevi’nde çektiği o kare sadece bir dönemi anlatmakla kalmadı, şarkılara ilham kaynağı oldu, kitaplaştı… Emin Çölaşan’ın “Önce İnsanım Sonra Gazeteci” kitabı, Sezen Aksu- Aysel Gürel-Onno Tunç üçlüsünün “Son Bakış” şarkısı hep o fotoğrafın ilhamıyla yazıldı… Teoman’ın '17'si de

Savaş Ay’la çektiği bu tarihi fotoğrafın hikâyesini ve “o dönemde” gazeteci olmayı konuştuk…

Savaş Abi, biraz geriye gidelim. Erdal Eren’in hücresine yolculuk nasıl başladı?

25-26 yaşlarındaydım. Milliyet’te çalışıyorum o zamanlar… Folklor yarışmaları var. Oteldeyiz. Gösterimiz bitmiş otururken garson elinde bir kâğıtla geldi.“Telefon var, sizi arıyorlar” dedi. Gazeteden santralci Hasan arıyor; “Abi hemen gazeteye gazeteye gelmeniz lazım”... Geceyi bıraktım, fırladım gittim. Eren Güvener şöyle dedi bana: “Yarın sabah en yeni elbiselerini giyip, en yeni makinelerinle havaalanına gidiyorsun. Saat 7 uçağıyla Ankara’ya gideceksin.” Ankara’ya vardıktan az sonra Emin Çölaşan geldi. Çok teknik konularda çok iyi kalem oynatıyordu. Yeni bir yazardı ve beğeniliyordu. Bürokraside sıkı tanıdıkları vardı.

İşin rengi biraz belli oldu yani…


Araçla Ankara dışına çıkıyoruz. “Emin Abi nereye gidiyoruz?” diye soruyorum, aldığım yanıt şu: “Gidiyoruz, gidiyoruz!” Bir zaman sonra Mamak Muhabere Okulu önüne geldik. Nizamiye Kapısı’nda subaylar karşıladılar bizi. Üstümüz, başımız, çantalarımız... Her şey arandı. Ve dediler ki; “İçeri soktuğunuz ne varsa dışarı çıkarken ne bir eksik ne bir fazla olacak”… Emin Çölaşan o zaman söyledi: “Karıştır- Barıştır öyküsünü yazacağız”.

Ne düşündünüz o zaman?

E sevindim tabii ki. Çoğu arkadaşım orada. Mamak’ta yatıyor. Onları göreceğim. O insanların yaşamlarını belgeleyeceğim. Oranın komutanı ise Raci Tetik; İlhami Soysal’ı falan tokatladığı anlatılır. Var-yok dinlemez bir asker o dönemlerde.

Karıştır-Barıştır koğuşları

Nasıl bir yerdi Mamak?


Bir yere getirdiler bizi. Ytong taşından özel yapılmış bir bina. Girdik kapıdan içeri. Herkes tek sıra dizilmiş, tek tip elbiseli. Yan yana duruyorlar ve fakat yaş ortalaması yüksek bir koğuş. Birini çok iyi tanıyorum ama çıkaramıyorum. Dimdik duruyor hazırolda ve karşıya bakıyor. Herkes birbirine benziyor ama onu çok iyi tanıyorum; dikkatlice baktım; Yaşar Okuyan.

1980 öncesinin MHP MYK Üyesi…

Evet... Koğuş çavuşu yapmışlar onu. Hemen yanında Doğu Perinçek. Onun yanında Taha Akyol, Süleyman Arif Emre… Komutan oradakilere dönüp konuştu: “İki grubun lideri olarak şöyle bir sarılın el sıkışın da görsünler. Arkadaşlar fotoğraf çekecekler!” Yaşar Okuyan’ın böyle daha çelebi bir havası vardır. Biraz daha munis davranıp o tarafa doğru yöneldi ama Doğu Perinçek sert çıktı: “Ben burada olmamdan sorumlu tuttuğum adamı ne sarılıp öpeceğim!” Bunu söylerken de mahkeme duvarı gibiydi yüzü. Çok kızmıştı. Bunu duyan Raci Tetik resmen gürledi orada. Sinirlendi ve bir şeyler söylemeye başladı. Hemen Emin Çölaşan müdahale etti: “Çok rica ederim komutan. Biz olağan şeyleri görüntülemeye geldik! Suni bir şey yapıp da tansiyonu yükseltmeyelim.”

Nasıl gelişti sonra olaylar?

Apar topar çıkardılar bizi oradan. Sonradan ne olmuştur bilmiyorum. Doğu Perinçek de Yaşar Okuyan da sonradan çok hayırlı şeyler olmadığını söylediler gerçi…

Mahkûmların durumu nasıldı?

Karıştır-Barıştır” koğuşlarına soktular bizi. Devrimci Yol davasından insanların yattığı koğuşlara geldik. Tepeleme insan dolu içerisi. HDÖ, Acilciler, MLSBP, Halkın Yolu… Bakın bu gruplardan insanlar geçmişte çok sert konuşurlardı; çok sert. Basın açıklamalarından röportajlardan biliyorum. Ben öylesi bir alışkanlıkla öyle bir jargon bekliyorum karşımda. Bölge sorumlusu olduğu söylenen adam ağlayarak Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okuyor.

Nasıldı tavırları?

Ben her türlü hüznü ağlamayı çile çeken insan hâlini gördüm. Madenci karısı nasıl ağlar, trafik kazasında anasını kaybetmiş biri nasıl ağlar… Bu ağlama başkaydı. Adamın çile çektiği, ciğerinin söküldüğü belliydi. Adam düştüğü duruma ağlıyordu. Açıkçası onu çözebilmek için iyi bir gözlemci hatta psikolog olmak lazım. Biriyle konuşuyoruz
şöyle dedi bize: “Tarlaya biri orakla girdi. Vurdu; küçükleri küçük düşürdü, büyükleri büyük düşürdü ama herkesi aynı boya indirdi!”

Sonra…

Başka bir koğuşa geçtik. O arada tutukevinde hoparlörden ne kadar marş varsa hepsi çalınıyor. İstiklal Marşı da var Mehter Marşı da… Hasan Mutlucan’ın bütün repertuarı da… Sonra avluya çıkardılar; voltaları gösterecekler bize. Tam karşımızdakini tanıdım. Doğan Öz’ün katili olmaktan yargılanan İbrahim Çifçi. Düşünün şimdi siz bir adamı
öldürmekten yargılanıyorsunuz, gözü kara biri olarak biliniyorsunuz. Sigara içip volta atıyor. Orada elinde jopla bekleyen bir ere doğru koştu; “Sigaram bitti, atabilir miyim komutanım!” dedi. Emir alınca gitti sigaraların atıldığı yere attı sigarasını, sonra aynı ere tekrar döndü ve sordu; “Sigaramı attım, komutanım voltama dönebilir miyim?”

“Yarın Erdal’ı asacaklar”

Askerler ne yapıyor peki? Erler, daha alt rütbeliler?


Sonra bizi yemekhaneye götürdüler. Orayı fotoğraflayacağız. Subaylarla erlerin aynı yerde yemek yediklerini gösterecekler bize. Önce komutan tadıyor yemekleri. Bir şey olsa komutan gidecek önce. Subayların oturduğu masaya doğru baktım. İçlerinden birini görünce çok şaşırdım. Tabii o da. Bana, beni tanıma gibisinden işaret yaptı. Sonra bir biçimde yan yana geldik. Bana eğildi ve fısıldadı; “Yarın Erdal Eren’i asacaklar!”

Erdal Eren nerede kalıyordu?

İdam mahkûmlarının kaldığı bloklara getirdiler en sonunda… Yan yana üç hücre var. Birinin diğerlerinden bir farkı var; ampulü dışarıda yanıyor. Kabloyu hücrenin içine sokmamışlar. Kabloyu söküp kendine elektrik vermesin diye yapmışlar bunu. O hücre Erdal Eren’in hücresiydi işte. İsa Armağan, Mustafa Pehlivanoğlu’nun yanındaki hücre. İki ülkücü, bir devrimci…

Erdal Eren’le neler konuştunuz? Ne yaptı sizi görünce?

Erdal’ın hücresinin kapısını açtılar. Karaltıyı gördüm ben. Erdal arkasını bize dönmüş, yüzü duvara bakıyordu. Talimat böyleymiş. Komutan gelirse arkan dönük tutuluyorsun. Komutan içeri girip seslendi: “Erdal yüzümüze bakabilirsin!” Bunu üç kere söyledi. Bu da talimatlar gereğiymiş. Erdal bize döndü. Bir komutan ve biz... Dört kişiydik hücresinde. Emin Çölaşan kilitlendi kaldı Erdal’ı görünce, çok etkilendi. Benim de muhabirlik sürecim olduğu gibi bu tür olaylar üzerine ama yarın asılacağını bildiğin bir “çocukla” karşı karşıyasın. Çorum, Kahramanmaraş, Sivas, Malatya, 1 Mayıs olayları, infazlar, kahve taramaları… Bütün bu olayların içinde gazetecilik yapıyorum. Afrika’da kabile savaşlarını da gördüm. On binlerce insanın bir kerede nasıl doğrandığını kareledim.

Nasıl bir diyalog yaşandı aranızda?


Erdal’a sordum; “Bizimle duygularını paylaşır mısın Erdal?” Bana bir baktı Emin Abi ve koluma vurdu. Hani “burada soruları ben sorarım” havasında. Doğru da aslında. Muhtemelen kimin ne yapacağı, hangi görevi üstleneceği yazılmıştı. Ama ben iyi ki de sormuşum. Yanıtladı Erdal: “Beni ibreti âlem için asacaklar. Çünkü hiçbir savunmamı ve söylediklerimi dikkate almadılar. Karar verilmiş. Tamam, erin bulunduğu tarafa doğru bir el sıktım ama vurulan er yüzüstü düştü. Mermiyi benden yese arkaya doğru düşmesi gerekirdi. Arkadan vurulmuştu. Hem de iki mermiyle. Arazi davamız vardı; benim yaşımı büyüttüler; ben 17 yaşındayım 18’ime tamamlamadım! Kemik raporum ortada, bunu dikkate almadılar! Beni burada bitki hâline getirtmek istiyorlar. Ailemle görüştürmüyorlar, gazete bile okuyamıyorum. Çözmek istiyorlar. Halkımı korumak için yaptım. Kitlemi korumak görevini üstlenmiştim, bunun için canımı bile verirdim.” Başbakan hani söylüyor ya; “Diklenmeden dik durmak!” Erdal aynen öyleydi. Son derece ağırbaşlı, bu kadar tertemiz bir yüz. Düşün 17 yaşında çocuk karşında duruyor. Yakası kürklü bir palto var üstünde. Ekim ayı. Nasıl soğuksa o hücre. Konuştuk yatağının üzerinde. Sonra çıktık. Bitmişiz hepimiz duygusal olarak.

Emin Çölaşan ne yapıyordu bu arada?


Emin Çölaşan bana dedi ki; “Yahu kardeşim karşında idam edilecek bir adam var, ona sorulur mu böyle bir durumda duyguların ne diye?” Dedim ki; “Gazeteci duygularını erteleyen adamdır! Şimdi ağlayacağız! Şimdi kafamızı duvarlara vuracağız. Bizim duygulanma hakkımız yoktur! Gazete bizi buraya duygulanmaya göndermedi! Onu son görenler bizleriz. Bak neler çıktı; vasiyetini yazdırdı bize!” Neyse, İstanbul’a geri döndük… Gazeteye geldim. Açtım sayfaları… Flaş, flaş, flaş… Erdal Eren bu sabaha karşı idam edildi! Odaya kapanıp çöktüm. İki saat ağladım.

Erdal Eren’in idamının yankıları nasıl oldu?

Sonradan Emin Çölaşan bunları anlattı seminerlerde, toplantılarda. Ve bizim öykümüzü de. “Önce İnsanım Sonra Gazeteci” kitabının adı buradan çıkmadır. Ben o soruyu ona iyi ki sordum. Benim meslekteki hocalarımdan biri Hasan Pulur’dur. Onun dediği gibi; “Gazeteci insandır evet. Ama duygularını erteleyebilen insandır!” İnsanlık bizim sayemizde, bizim yarattığımız olanaklarla bir şeye tanıklık eder, haberdar olur. Sen tanık olacaksın önce. Benim bireysel olarak duygusal davranma hakkım olabilir ama bu herhangi biri olduğumda olabilirdi.

Hikâye burada da bitmiyor tabii…

Bütün filmleri gazeteye teslim ettim sonra. Bir kasada sakladılar. Sonra beni Sezen Aksu aradı bir gün. “Biz o fotoğrafı şarkı yaptık” diye. Ne müthiş bir şey. Duyarlılık gösteriliyor, sözler yazılıyor. Onno Tunç yapıyor düzenlemeyi…

ŞARKI NASIL YAZILDI

Sezen Aksu, gazetede yayınlanan Erdal Eren fotoğrafından çok etkilenir. Öylesine masum, öylesine ölümden uzak, öylesine gençtir ki... Sonra bir de hikâyesini okur. O “son bakış” fotoğrafı aksu’yu çok derinden etkiler. Sözleri Aysel Gürel’le yazılır. Ve Onno Tunç’la birlikte bestelenip hayata karışır, bir ağıt gibi söylenir.

SON BAKIŞ

Bir an duruşu gibi,
Ömrün gidişi gibi,
Veda ederken
Aşk ateşi gibi,
Söner iç çekişler.
Aman aman,
Yandım aman…
Acı yüzler
Kurşun gibi izler,
Son bakıştaki o gözler,
Kaldı aklımızda.

TEOMAN’DAN ERDAL EREN ŞARKISI

Ünlü rock’çı Teoman da 17 adlı şarkısını Erdal Eren için yazmıştı…

17

Boşver beni
Mühim değilim.
Bu O’nun hikâyesi.
Çok beyazdı, kir tutardı,
Ömrü kelebek kadardı.
Mektupları şişedeyken
Bir de bakmış deniz
yokmuş.
Tek başına dans ederken
Mutsuzluktan sarhoşmuş.
Daha 17, 17, 17
17’ymiş.
Advertorial
Anahtar Kelimeler
Bu Habere Oy Verin
Bu Haber Oylanmadı. İlk Siz Oy Kullanın.